ÇANAKKALE'NİN DÜNYAYA AÇILAN PENCERESİ ::.  

Burası Çanakkale'yi Giriş Sayfanız Yapın Sık Kullanılanlara Ekleyin...



 

 

 

SAĞLIK                                                                                                                                                                                                                Son Güncelleme : 06.05.2009


 


Başhekim Prof. Dr. F. Sefa Dereköy, “11 Kasım 2008'de poliklinik hizmetiyle başlayan hastanemiz, 16 Mart 2009 itibari ile yataklı servisleri açmış ve 4 Mayıs 2009 itibari ile de ameliyatlara başlamış ve 1. Sınıf ameliyathanelerimizde başarılı operasyonlar gerçekleşmektedir dedi.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğimizden Doç. Dr. Mert Göl, “Hastamız 45 yaşında. Şikayetlerini inceleyerek Halk arasında ‘kapalı yöntem’ olarak bilinen laporaskopik histerektomi yönteminde karar kıldık. Hastamızın kabul etmesi ile bu yöntemi uyguladık. Laporaskopik histerektomi özel video endoskopi sistemi ile yapılan bir ameliyat yöntemidir. Hastanın karnını kesmeden 3 ya da 4 adet 5 mm'lik deliklerden girerek özel aletler kullanılarak rahmi çeşitli yerlerinden kesip vajinadan çıkarmak şeklinde uygulanan bir ameliyat. Ameliyat çok başarılı geçti, hastamızın durumu şu anda çok iyi. Karnı kesilmediği için bu ameliyatın birtakım avantajları var. 75 dakika süren bu operasyonda, hasta daha çabuk iyileşmekte, daha az ağrı duymakta, ve ertesi gün hastaneden taburcu olabilmektedir. Daha az ağrı kesici ihtiyacı duymaktadır. Kozmetiktir, karında herhangibir kesi izi olmadığı için delikler 3-4 ay sonra tamamen kaybolmaktadır. 1 hafta 10 günlük bir istirahat döneminden sonra hastalar işlerine dönebilmektedir. Artık çağımızda kadın hastalıklarında laporaskopik ameliyatlar altın standart olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden bizler de Çanakkale halkına tüm dünyanın kullandığı bu yöntemi sunuyoruz. Türkiye'de çok az sayıda merkezin yaptığı bu ameliyatlara biz burada başladık. Bundan sonraki hedefimiz, kanser cerrahisini laporaskopik yöntemle yapmak olacaktır. Öncelikle rahim kanserleri ile başlamak istiyoruz.” dedi.

Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Kliniğimizden Yrd. Doç. Dr. Gülden Avcı, “Dünkü hastamız, 45 yaşında erkek hastaydı. Alın bölgesinde saç derisine uzanan bir kitle söz konusuydu. Kendisi doğuştan olan bu kitlenin izinden çekindiği için aldırmamış. Kitleyi çıkardık ve sonrasında minimal bir alın germe yapıldı. Sonra saçlı deri içinden flep dediğimiz doku kaydırma yöntemi ile parçayı aldığımız bölge kapatıldı. Burada amacımız o kitleyi çıkarmak ve estetik kaygısını en az olacak şekilde izi kalmayacak şekilde müdahale etmekti. Hasta akşam üzeri taburcu edildi. Bugün aldığımız hasta ise, Anestezi ekibinin genel anestezi vermesi sonucunda ameliyata aldık. Hastanın parmaklarını açamama, elin yumruk halde durması şikayeti vardı. Hastamız 50 yaşlarında erkek. El derisi kaldırılarak, derinin altındaki hastalıklı doku tamamen çıkartıldı. Kanalların hareketlenmesi ve açılması sağlandı. Bundan sonra hastamız fizik tedavi görecektir. Hastamızın durumu gayet iyi. Gözetim altında tutuyoruz. Belki bu akşam bile taburcu edebiliriz. Artık hastanemizde el cerrahisine tamamen başlamış bulunuyoruz. Mikrocerrahi aktif olarak yapılacak. Yani kopan uzuvların mikroskop altında geri yerine dikimi yapılabilecek. Hem estetik hem de rekonstrüktif, plastik ve cerrahi müdahaleleri hastanemizde yapabilmekteyiz.

Göğüs Cerrahisi Kliniğimizden Yrd. Doç. Dr. Timuçin Alar, “Hastamız 59 yaşında erkek. Sol göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran bir hasta. Daha önce başka hastanelere de başvuran hastada tanıya ulaşılamamış. Sol akciğerinde mezotelioma (asbest toprağı ile sıvanmış evlerde oturan kişilerde görülen ve akciğer zarı kanserine kadar giden hastalık) ön tanısı ile yatırıldı. Bu ameliyatı Çanakkale'de ilk kez kullanılan VATS (laporaskopik yöntem) ile yaptık. Ekstra bir özelliği var, tek enstrüman ve 2 cm'lik tek kesi ile yaptık. Sadece tek bir kesiden girerek direk görüş altında plevradan biyopsiler aldık. Hastamızın bir problemi yok. Genelde akciğer hastalıklarında cerrahi müdahaleden dolayı hasta 24 saat kendine gelemeyebilir. Bizim hastamız şu anda odasında yürüyor, ayağa rahatça kalkabiliyor. Elini kolunu rahatça kaldırabiliyor. Laporaskopik yöntemlerin, ameliyat sonrası hastanın hayat kalitesini yükselttiği ortadadır.” dedi.
Anesteziyoloji ve Reanimasyon Bölümü sorumlu hekimi Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Oğuzalp, “Ameliyathanelerimiz tam donanımlıdır. Hepafiltre dediğimiz havalandırma sistemimiz mevcut. Odanın havası ameliyat sırasında sürekli değişmekte, bu da ameliyat sırasında herhangibir enfeksiyon gelişmesini önemli ölçüde azaltmaktadır. Ameliyattan sonra hastalarımızı uyandırma odasına alıyoruz. Burada hastalarımızı bir miktar izliyoruz. Anestezinin etkisinde bir sıkıntı var mı diye gözlemliyoruz, ondan sonra hastamızı servise alıyoruz. Sterilizasyon ünitemiz de tam donanımlı çalışmaktadır. Ameliyatlar bir ekip işidir. Biz de burada başarılı bir ekip oluşturduk. Her türlü ameliyat için donanımız bulunmaktadır. ” dedi.


Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi’nde ameliyatlara başlandı.
Çanakkale’de ilk kez gerçekleştirilen ameliyatla bir hastanın rahim ve yumurtalıkları, ÇOMÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Mert Göl ve Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç Dr. Hüseyin Oğuzalp'in katılımlarıyla laparoskopik sistemle alındı. Doç Dr. Mert Göl, laparoskopik rahim ve yumurtalıkların alınma ameliyatının 75 dakika sürdüğünü belirterek, bunun Çanakkale’de ilk kez yapıldığını belirtti. Bunun dışında üniversite hastanesinde değişik ameliyatların da yapıldığını belirten Doç. Mert Göl, hastalara en iyi şekilde hizmet vermeye çalıştıklarını sözlerine ekledi.


''OTTUR, ZARARI YOKTUR'' DEMEYİN

Bitkisel ürünlerden oluşan zayıflama ilaçları, aktarlarda satılan karışımlar, zayıflama çayları son günlerde çok popüler. Yıllardır kullanılan birçok bitkisel kaynaklı ürünün yararlı olduğu biliniyor. Bununla beraber bazı bitkisel ürünlerin ciddi yan etkileri olabiliyor.

Bitkisel ürünler, ilaçlardan daha güvenli değil. Hepsinin olmasa bile bitkisel ürünlerin birçoğunun zararlı etkilerinden bahsedilebilir. Ticaretini yapanlar kullanıcılara bu bitkisel ürünlerin çoğunun natürel oldukları söyler. İlaçlardan farklı olarak bitkisel ürünler kullanılmadan önce test edilmezler ve dolayısıyla güvenli oldukları söylenemek çok zordur. Bu ürünlerden bazıları toksik maddeler ve polen içerir ki; bu durum bazı kişilerde hastalıklara neden olur. Bazılarının içersinde üzerindeki etikette belirtilmeyen steroid ve östrojen gibi maddeler bulunabilir. Bir kısmının içerisinde ise arsenik, civa, kurşun ve pestisid gibi zehirli maddeler vardır.

Bitkisel ürün kullanırken dikkat!

Bitkisel ürünün üzerinde doğal olduğunu belirten etiket bulunması güvenli olduğunu göstermez. Örneğin kava ve eşek kulağı bitkisi ciddi karaciğer hastalığına neden olabiliyor.

Bitkisel ürünler doğru kullanılmadığında veya çok miktarda alındığında ciddi problemlere neden olabilir.

Hamile kadınlar veya emziren anneler özellikle dikkat etmeli.

Bazı bitkisel ürünler ilaç gibi etki gösterdiğinden, kullanılan diğer ilaçlarla etkileşim gösterebilir.

Birçok bitkisel kaynaklı ürünlerin içerisindeki aktif madde bilinmiyor. Bu ürünlerin içerisinde yüzlerce madde veya bileşik var.

Araştırmalarda bitkisel ürünlerin etiketleri üzerindeki bileşiklerin haricinde daha pek çok madde tespit edilmiş.

Bazı bitkisel ürünlerin içerisinde metaller, etiketsiz ürünler, mikroorganizmalar ve diğer maddeler bulunuyor.

Bitkisel ürünleri kullanan ve cerrahi müdahale geçirecek olan kişiler bu durumu mutlaka doktoruna belirtmelidir.

Bitkisel ürünler böbrek ve diyaliz hastalarında zararlı olabiliyor.

Bitkisel ürünler sizi hasta edebilir

Tedavi veya destek amacıyla kullanılmakta olan yüzlerce bitkisel ürün mevcut. Bunlar içerisinde en çok bilinenler; sinameki, bitkisel çaylar, papatya türleri, yosun hapları, kondriotin sülfat, ekinezya, efedra, garlik, ginkgo biloba, ginseng, kava, glukozamin, melatonin ve fitoöstrojenlerdir. Sinameki, vücuttaki suyun atılmasını hızlandırıcı etkiler içerir. Zayıflama ve form çayları, bağırsaklardaki 'mikrovillus' adı verilen tüycüklerin kısalmasına ve düzleşmesine, dolayısıyla kabızlığa yol açar. Sinameki kullanıldığında besin öğelerinin emilimlerinde sıkıntılar yaşanabilir. Mesela potasyum emilimi azalınca kalp kaslarına olumsuz yönde etki eder. Sonuç, kalp hastalığına kadar gidebilir.

Yosun haplarının yan etkileri

Bu tip hapların içerisinde "sibutramin" adlı iştah azaltıcı bir madde yer alır. Gerçekte insanlar yosunla değil sentetik bir madde ile zayıflıyor; bu madde kontrolsüz kullanılırsa ölüme bile yol açabilir. Papatyalar da kimi zaman ciddi zehirlenmelere neden olabilir. Çok çeşitli papatya türlerinden bazıları böcek öldürücü, bir başkası migren, diğeri ise soğuk algınlığı tedavisi amacıyla kullanılıyor.


SAĞLIKLI YAŞAM İÇİN HAFTADA 3 GÜN BALIK

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Su Ürünleri Fakültesi Temel Bilimler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Alparslan, balığın, haftada 3 kez tüketilmesi gerektiğini söyledi.
Prof. Dr. Alparslan, balık etinin, yağıyla birlikte son derece yararlı bir besin olduğunu bildirdi.

Balıkta "OMEGA 3 ve OMEGA 6" yağ asitleri, A, B ve K vitaminleri ile magnezyum, selenyum, fosfor gibi minerallerin yoğun olarak bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Alparslan, hangi balığın ne kadar sıklıkla ne ölçüde ve de hangi mevsimde tüketileceğinin de önemli olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Alparslan, Türkiye'de her mevsim yenilebilecek balık türlerinin bulunduğunu, pişirme yöntemlerinin de sağlıklı beslenmede etkin rol oynadığını bildirdi.

Balığın kızartılmadan, tava, ızgara, pilaki ya da sebzeli olarak tüketilmesinin sağlık açısından daha uygun olduğunu, bu besinin, beslenme diyetine dahil edilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Alparslan, "Hepimizin, özellikle de sporcu ve mankenler gibi meslekleri gereği ince ve zarif kalmaları gereken kişiler, diyetlerinde balığı asla uzak tutmasınlar" dedi.

Prof. Dr. Alparslan, çok lezzetli ve yararlı bir gıda olan balığın, haftada ortalama 3 kez tüketilmesinin faydalı olacağını söyledi.


KANSERLİ HÜCRELERİ YOK EDEN PROTON TERAPİ YÖNTEMİ ÇANAKKALE'YE GETİRİLİYOR

Türk Kızılayı, kanserle mücadelede etkin bir tedavi yöntemi olan "Proton Terapi" yöntemini Türkiye'ye getirecek Amerikalı firma ile anlaşma imzalayacak.
Türk Kızılayından yapılan yazılı açıklamaya göre, Çanakkale Kestanbol'da bulunan bir araziyi, Çanakkale Valiliğiyle yapılan protokol ile üzerine alan Türk Kızılayı, bir süre önce "Proton Terapi" yönteminin öncülerinden olan ABD'li The Sunland ile temasa geçerek yatırım için davet etti.

Türkiye'ye gelerek bölgenin yüzey, iklim ve yer altı özelliklerini inceleyen ABD'li uzmanlar, yatırım yapma kararlarını Türk Kızılayına bildirdi.

Dünyada sayılı merkezde uygulanan yöntem, Orta Doğu, Balkanlar, kuzey komşular ve Türk Cumhuriyetlerinde bulunmuyor. Kansere karşı en etkin ve yan etkisiz tedavi yöntemi olarak bilinen "Proton Terapi" yönteminde, kemoterapiden farklı olarak sadece kanserli hücre hedef alınıyor ve vücudun diğer organları herhangi bir zarar görmüyor.

Türk Kızılayı Genel Başkanı Tekin Küçükali'nin de görüşlerine de yer verilen açıklamada, Küçükali, yüzde yüz yabancı sermaye ile kazandırılan projeyle, hem kanser hastalarına yönelik son teknoloji ürünü bir tedavi yöntemini kullanımına sunacaklarını, hem de Türk Kızılayını çok önemli bir gelire kavuşturacaklarını belirtti.


ÇOMÜ ARAŞTIRMA VE UYGULAMA HASTANESİNDE BAŞHEKİM DEĞİŞİKLİĞİ

ÇOMÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesine Başhekim vekili olarak, 23.02.2009 tarihinden itibaren Prof. Dr. F. Sefa DEREKÖY görevlendirilmiştir.

1963 yılında doğan Dereköy, ilk, orta ve yüksek eğitimini Ankara ve İstanbul’da tamamlayarak 1987’de Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Mecburi hizmetini pratisyen doktor olarak Samsun’da yaptı. 1993’te Ankara GATA’dan Kulak Burun Boğaz Uzmanlığını aldı ve Kars-Sarıkamış’ta 2 yıl süreyle doğu hizmetinde bulundu. 1996-1999 yıllarında Niğde Bor Devlet hastanesinde kurucu uzman, başhekim yardımcısı ve başhekim vekili olarak çalıştı. Bu sürede İngiltere-Londra ve ABD-Boston Harvard Tıp Fakültesi’nde uzmanlık alanıyla ilgili eğitim ve çalışmalarda bulundu. 1999 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kurucu öğretim üyesi olarak atandı ve 2002 yılında doçent oldu. Aynı üniversitede anabilim dalı başkanlığı, dekan yardımcılığı ve sağlık bilimleri enstitü müdürlüğü görevlerini yürüttü.
2008 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı başkanlığına ve profesörlüğe atanması gerçekleşti. TED Okul Aile Birliği Başkanlığı, Afyon Kocatepe Öğretim Elemanları Derneği Başkanlığı, Rotary Genel Sekreterliği ve yerel gazete yazarlığı yaparak bu ve benzeri STK’larda bir çok sosyal aktivite içinde yer aldı. SCI kapsamında 20, ulusal dergilerde 40 basılı makalesi ve çok sayıda tebliğleri vardır. Prof. Dr. F. Sefa DEREKÖY, İngilizce bilmekte olup evli ve iki çocuk babasıdır.


ÇOMÜ HASTANESİNE GENETİK BÖLÜMÜ...

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nden yeni bir hizmet daha! Tıbbi Genetik bölümü hizmete açılıyor

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Çanakkale ve çevresindeki ilçeleri için bir ilk daha gerçekleştiriliyor. Tıbbi Genetik bölümünün açılmasıyla mevcut hastalıklar ile ilgili hastaların geçmiş hikayeleri takip edilebilecek ve elde edilen bulgular doğrultusunda tedavi yöntemleri belirlenebilecek. Doç. Dr. Fatma Sılan önderliğinde oluşturulan bölüm 10 Şubat 2009 salı gününden itibaren her salı ve perşembe günleri öğleden sonra hizmet verecek.

“Çağdaş bilgi birikimi ve uzman kadrosu ile, meslek ahlakını benimseyen yapısıyla hasta ve hasta yakınlarının özel hayatına saygılı, hasta memnuniyetini en üst düzeyde tutan, bilimsel, yenilikçi ve öncü tedavi yöntemleri ile öncelikle Çanakkale ve ilçeleri için lider olmayı hedefleyen kaliteli sağlık hizmetleri sunmak” misyonu ile hizmete başlayan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Çanakkale’deki sağlık hizmetlerinin kalitesini artırma hedefindedir.”


PROSTAT ŞİKAYETLERİ BÖBREK YETMEZLİĞİNE NEDEN OLABİLİYOR

Memorial Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Op. Dr. Erdal Alkan, “Özellikle 50 yaş üstü erkeklerin korkulu rüyası prostatın tedavi edilmediği takdirde böbrek yetmezliği gibi pek çok önemli soruna yol açtığını belirterek, prostat ve tedavi yöntemleri hakkıda bilgi verdi.

PROSTAT MUAYENESİ GÖZÜNÜZÜ KORKUTMASIN

Erkekler yaşlandıkça prostat bezleri büyür. “Benign Prostat Hiperplazisi( BPH) ” adı verilen “iyi huylu prostat büyümesi” prostat vakaları arasında en sık rastlanılanıdır. 50 yaşın üzerindeki erkeklerin %50'sinde, 60-70 yaş arasının %65'inde, 80 yaş üzeri erkeklerin ise %90'ında iyi huylu prostat büyümesi gelişmektedir.
Prostat büyümesinin sebebi tam olarak bilinmemektedir. Ancak prostat bezi, testosteron uyarısına oldukça duyarlı olduğu için, prostattaki büyümenin yaşla değişen hormonal duruma bağlı olduğu sanılmaktadır. Büyümeye yol açan asıl neden, testosteron miktarındaki artmaya bağlı değildir. İlerleyen yaşla beraber testosteron düzeylerinde düşüş gözlenmektedir. Bu nedenle prostat büyümesi, bu bezdeki testosteron reseptörlerinin sayısının yaşla artmasına bağlanmaktadır. Prostatın iyi huylu büyümesini prostat kanseri ile karıştırmamak gerekir.
Prostat dokusu, her erkekte bulunan bir seks organı olup çocuk yapımı ile direkt ilgili bir bezdir. Mesane boynunda yer alan bu bez, yaşla beraber büyüyerek bulunduğu bölgeyi daraltır ve mesaneden dışarı doğru rahatça gidebilecek olan idrar aynı rahatlıkla dışarı atılamaz. Bunun sonucunda hastalıkla ilgili belirtiler ortaya çıkmaya başlar.

PROSTAT, BÖBREK YETMEZLİĞİNE NEDEN OLMADAN…

İyi huylu prostat büyümesi, genellikle yavaş gelişir ve uzun süre, önemli sorun çıkarmayabilir. Bu hastalarda; idrar yapmayı hemen başlatamama ve bekleme, idrar akım hızının yavaş olması, idrar kalınlığının azalması, mesaneyi tam boşaltamama hissi, kesik kesik idrar yapma gibi belirtiler görülür. Diğer belirtiler arasında; sık idrar çıkma, gece sık tuvalete kalkma, çok acil idrar yapma hissi, idrar kaçırma veya çok ileri olgularda idrarın tam olarak tutulması sayılabilir. İlerlemiş olgularda idrar atılamadığı için böbreklerde önceleri şişme ve büyüme meydana gelir. Bunun sonucunda, idrarın basıncı ile böbrek dokusu erir. En son safhada ise; böbrek dokusu çok fazla incelerek balon gibi şişer. Fonksiyonunu kaybettiği için atması gereken zararlı maddeleri atamaz. Kanda ürenin yükselmesi ile böbrek yetmezliği oluşur. Orta yaş ve üzerinde, bu şikayetler görüldüğünde mutlaka bir üroloji uzmanına başvurulması gerekir.

ERKEN TANI HAYAT KURTARIYOR

Makattan yapılan prostat muayenesi, prostat kanser tarama testi olan PSA düzeyi, ultrasonografi ve “üroflovmetri” denilen işeme testi ile prostat büyümesinin teşhisi konulur. Muayene ve tetkikler neticesinde, prostat büyümesinin iyi veya kötü huylu olduğu büyük ölçüde anlaşılabilir. Prostat kanseri şüphesi olursa, prostat biyopsisi yapılarak kesin tanı konulabilir.

Bu hastalıkta tedavi 2 ana başlık altında değerlendirilir:
1- Medikal ve koruyucu tedavi: Prostat hastalığı olanların yiyecek ve içeceklerine dikkat etmesi gerekmektedir. Alkollü, asitli, gazlı içeceklerden ve baharatlı yiyeceklerden uzak durmaları önerilir. Özellikle soğuk havalarda çok dikkatli olunmalıdır. Şikayetlerin arttığı dönemlerde sıcak oturma banyoları oldukça faydalıdır. Prostat hastalarının kabız kalmaması önerilmektedir. Kabızlık, şikayetleri daha çok artırarak idrar yapmayı güçleştirebilir. Prostat büyümesinde genellikle ilk olarak ilaç tedavileri uygulanmaktadır

2.Cerrahi tedavi: İyi huylu prostat tedavisinde kesin tedavi, cerrahi yöntemle sağlanır. Çünkü ilaçlar çoğu zaman yeterli değildir. Yıllarca ilaç kullanan bir hasta, ilacı kestiği gün tedavi açısından başa dönmüş demektir. Yani bu tedaviler yapıldığı gün etkilidirler. Cerrahi tedaviler de genel olarak 2 gruba ayrılır:
-Açık ameliyatlar: Genellikle 100 gramdan daha büyük prostatlar için uygulanır. Hastanede yatma süresi 5-7 gündür.
- Kapalı ameliyatlar: Bu operasyonlardan 2 tanesi şu an için gündemdedir.
1-TUR- Prostat: “Rezektoskop” denilen optik bir cihazla penisten mesaneye girilir. Mesane boynunu tıkayan prostat dokuları, elektrik akımı ile küçük parçalar halinde kesilir ve vücuttan çıkartılır.

2-Greenlight-lazer prostatektomi: Ameliyat sırasında ve sonrasında görülen komplikasyonlar nedeniyle, prostat büyümesinin tedavisinde olumsuz etkileri olmayan yöntemler üzerinde çalışmalar devam etmektedir. Bugün için bunlar arasında en sık kullanılan yöntem, lazerle prostat ameliyatlarıdır. Greenlight-Lazer, genellikle küçük prostatlarda ve ameliyatın risklerini kaldıramayacak kadar yaşlı hastalarda tercih edilen bir yöntemdir.


SOĞUK ALGINLIĞINA EV ÇARELERİ

Etiler Memorial Tıp Merkezi KBB Bölümü’nden Op. Dr. Atilla Şengör, “Soğuk algınlığına ilk müdahale” ile ilgili bilgi verdi.
SOĞUK ALGINLIĞININ ÜSTESİNDEN GELEBİLİRSİNİZ

Soğuk algınlığı hepimizin zaman zaman yenik düştüğü kronik bir rahatsızlıktır. Nezle-grip virüsleri nedeniyle kırgınlıkla birlikte burun tıkanıklığı, burun akıntısı, hapşırma ve hatta öksürme başlar. Ne yazık ki soğuk algınlığına birden etki edebilecek mucizevi bir tedavi şekli yoktur. Bakteri enfeksiyonlarında etkili olan antibiyotikler ise bu virüslere etki etmezler. Böylece burnumuzu çeker dururuz, soğuk algınlığı için birkaç hap alırız ve belirtilerin geçmesini bekleriz. Ancak soğuk algınlığını biraz daha konforlu geçirebilmek, çevremize ve yakınlarımıza bulaştırmamak için yapılabilecek pek çok şey vardır. Bu sayede hastalığın üstesinden daha da çabuk gelinebilir.

ÖNERİLER

• Stres bağışıklık sistemini zayıflatarak kolay nezle-grip olmamıza neden olabilir. Her türlü stresten uzak durmaya çalışmak bu açıdan da önemlidir.

• Olumlu düşünün. Olumlu düşünmek çok önemlidir; yapılan çalışmalar hayata olumlu bakan insanlarda bağışıklık sisteminin daha iyi çalıştığını göstermektedir. Vücudumuzun dirençli ve dayanıklı olduğunu düşünmek iyileşmeyi kolaylaştırabilir.

• İstirahat ve gevşeme, belki de nezle ve gribin en eski tedavi önerisidir.

• Kendinizi sıcak tutun. Bu durumda aşırı terlemeye yol açmadıkça, vücudun bağışıklık sistemi enerjisini infeksiyona karşı savaşta kullanmak için odaklayabilir.

• Hafif, yorulmadan yürüyüş yapın. Bu şekilde kan dolaşımını arttırılarak infeksiyon bölgesine akyuvarların gelmesine katkıda bulunulur. Açık havada yapılan kısa yürüyüşler havasız bir odada yorganın altında yatmaktan daha iyidir.

• Beslenmenize dikkat edin. Soğuk algınlığı sırasında infeksiyona karşı önlem almaya çalışan vücudun metabolizması, hazmı zor gıdalarla yorulmamalıdır. Az yağlı gıdalar, et ve süt ürünleri, taze meyve ve sebzeler yenmelidir.

• Tavuk çorbası burundaki salgının kıvamını azaltarak, tıkanıklığı gidermektedir. Ayrıca özellikle sıcak tavuk çorbası salgı üretimini artırır, hapşırma ve sümkürme yoluyla mikropların vücuttan dışarı atılmasına yardımcı olur.

• Bol bol sıvı alın. 6-8 bardak su, meyva suyu, çay ve diğer içecekler ile nezleye bağlı kaybedilen sıvı yerine konabilir. Ayrıca yabancı maddelerin vücuttan atılması kolaylaşır.

• Su buharıyla odanın havasını nemlendirmek çok iyi bir yöntemdir.

• Sigara içmeyin, içilen ortamdan uzak durun. Sigara içilmesi veya dumanına maruz kalınması zaten infeksiyon nedeniyle duyarlı olan boğazın daha kötüye gitmesine neden olur. İnfeksiyona karşı mikropları solunum yollarımızdan temizlemeye çalışan hücrelere olumsuz etki yapar.

• Yeterli miktarda C vitamini alın. Öksürük, hapşırma ve diğer belirtilerin azalmasını sağladığına eskiden beri inanılmaktadır. Yüksek doz C vitamini doktor gözetiminde, kısa süreyle kullanılabilir. Fakat sıvı alımını da artırmak açısından portakal, mandalina, kivi ve greyfurt gibi C vitamininden zengin meyvelerin suları içilebilir.
• Tuzlu su ile burnunuzu temizleyin. Burun içindeki ödemin azalmasına ve burun tıkanıklığında azalmaya yardımcı olur. Ayrıca mikropların mekanik olarak temizlenmesini sağlar. Eczanelerde alınabilecek bu tip tuzlu su spreyleri kullanılabilir veya evde de basitçe hazırlanıp kullanılabilir. Bir bardak suya birçay kaşığı saf tuz koyup karıştırdıktan sonra burun damlalıkları ile buruna damlatılarak belirgin rahatlık sağlanır.

MİKROPLARDAN KORUNMA VE ÇEVRENİZDEKİLERE BULAŞMASINI ÖNLEMENİN YOLLARI

1. Ellerinizi yıkayın. Ellerin yıkanması mikropların uzaklaştırılmasında oldukça önemlidir. Sabun ve akan sıcak su ile nezle virüsleri el ve parmak cildinden temizlenir. Sabun ve deterjanlar nezle virüsünü etkilemezler; virüsler yıkama ile mekanik olarak ortamdan uzaklaştırılırlar. El yıkama nezle olan kişi veya eşyaları ile temastan sonra çok önemlidir. Özellikle çocuklara hasta olan kişi ile temas ettiklerinde, ellerini yıkamaları öğütlenmelidir.
2. Fincan veya bardakları paylaşmayın. Tek kullanımlık kağıt bardaklar, özellikle okul ve iş yerlerinde mikropların yayılımını önlemede başarılıdır.
3. Kağıt mendil kullanın. Kağıt mendile sümkürerek çöpe atmak en iyisidir. Burun akıntısı burundan temizlenir. Kirlenmiş mendili hemen atmak önemlidir; zira masaya, koltuğa, sandalyeye vs. temas ile başkasına virüs bulaşabilir.
4. Gözlere, burun ve ağza dokunmayın. Nezle olan biriyle temas ettiyseniz, asla gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza elinizi sürmeyiniz. Böylece mikroplar bu bölgelerden size bulaşamaz. Çocuğunuza sık el yıkamasını öğütleyiniz.
5. Kağıt havlu kullanın. Mutfak veya diğer yerlerde, özellikle nezle olunduğunda pamuklu havlu yerine kağıt havlu tercih edilmelidir.
6. Oyuncakları temiz tutun. Oyuncaklar mikropları barındırabilirler. Oyuncaklar düzenli olarak sıcak, sabunlu suyla yıkanmalıdır.
7. Başka yöne hapşırın. Diğerlerinden uzağa veya mendile hapşırılması önemlidir. Ağzınızı elleriniz ile kapadıysanız, sonrasında mutlaka elinizi yıkayınız. Bu modeli çocuklarınızın da örnek almalarını sağlayın.
8. Bulunduğunuz ortamı havalandırın. Mikroplar durağan havada asılı kalırlar. Pencereler açıldığında temizlenirler. Ayrıca oda nemlendirilmelidir. Kaloriferin üzerine ıslak bez konulması yeterli olur. Burun mukozasının kuruması önlenir.
9. Mikropları temizleyin. Mikroplar üç saate kadar, kapı kollarında, trabzanlarda, ışık düğmelerinde, telefon, uzaktan kumanda gibi sıkça dokunulan yüzeylerde yaşayabilirler. Bunların arasıra dezenfektanlarla silinmesi faydalıdır.

Bu uygulamalar dışında belirtiler ağırlaşmaya devam ediyorsa veya geçmiyorsa mutlaka bir hekime başvurulmalıdır. Ciddi hastalık belirtileri olmayan basit nezlede, belirtileri azaltmak amacıyla semptomatik tedavi uygulanır. Ek olarak yatak istirahati, bol sıvı alınması, ılık tuzlu su ile gargara, akıntı kesici ilaçlar ve parasetamol gibi ağrı kesici ve ateş düşürücüler önerilir.

Grip belirtileri olduğunda ise ev istirahati gereklidir. Nezle tedavisinde kullanılanlara ek olarak nadiren ve zorunlu kalındığında gereksinim duyulan virüslere karşı (antiviral) ilaçlar, belirtilerin süresini ve ciddiyetini azaltmak için kullanılabilir. Bu ilaçlar, genellikle yaşlılar ve gribe bağlı komplikasyon riski yüksek olan genel durumu bozuk hastalar için kullanılır. Bu gibi durumlarda belirtilerin ikinci gününde mutlaka doktor önerisiyle başlanır.

Antibiyotikler ise virüslere etki etmezler. Antibiyotikler gibi reçeteye tabi olan ilaçlar, bakteriyel enfeksiyonun bulunduğu orta kulak iltahabı ve sinüzit gibi durumlarda, doktor tarafından teşhis edildikten sonra reçete edilirler. Basit nezle ve grip durumlarında antibiyotik kullanımının bir yararı olmadığı gibi, hastanın karaciğer ve böbreklerinin işlevlerini ağırlaştırır ve ayrıca mikropların antibiyotiklere karşı direnç geliştirmesine de neden olur.


TANSİYONU İHMAL ETMEYİN

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi Başhekim Yardımcısı ve Kardiyoloji Anabilim Dalı Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Bahadır Kırılmaz, hipertansiyonun, yaşamsal organları etkileyerek, kalıcı sakatlık, organ yetmezliği ve ölüm gibi istenmeyen sonuçlara yol açabileceğini, bu nedenle erken teşhis ve tedavinin son derece önemli olduğunu bildirdi.

Kırılmaz, Türk Kardiyoloji Derneği verilerine göre Türkiye'de yaklaşık 15 milyon hipertansiyon hastası bulunduğunu, 9 milyon kişinin ise bu hastalığa yakalandığını bilmeden yaşadığını söyledi. Hipertansiyonun, sağlıksız beslenme, stres, fiziksel egzersizin az olduğu yaşam tarzı ve genetik nedenlerle ortaya çıktığına işaret eden Kırılmaz, hastalığın başta kalp krizi ve kalp yetmezliği olmak üzere, beyin kanaması, felç, böbrek yetmezliği, damar tıkanıklığı gibi ciddi sağlık sorunlarına zemin
hazırladığını ifade etti.

Kırılmaz, belirti vermemesi nedeniyle insanların hipertansiyon hastası olabileceği konusunda endişe yaşamadıklarına, hatta Türkiye'de hiç tansiyonunu ölçtürmemiş insanların mevcut olduğuna dikkati çekerek, çocukluk çağından başlayarak yılda en az 2 defa tansiyon ölçümü yaptırılması gerektiğini bildirdi. Kırılmaz, şöyle dedi:

''Hipertansiyon, kan basıncının normalden fazla olmasıdır. Kan basıncının normalden fazla olması başta kalp, beyin, böbrekler ve gözler olmak üzere vücutta birçok organı etkiler. Hipertansiyon bu organları etkileyerek kalıcı sakatlık, organ yetmezliği ve ölüm gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Bunun için hipertansiyonun erken fark edilmesi ve tedavi edilmesi son derece önemlidir.Büyük tansiyon 14, küçük tansiyon 9'dan fazla ise yüksek tansiyon olarak kabul edilir. O yüzden kan basıncı yüksek olan kişilerin ileride daha ciddi sağlık sorunları ile karşılaşmamaları için kan basıncı değerlerini ciddiye almaları gerekmektedir. Hipertansiyon hastalarının yarıdan fazlasının hastalığının farkına varmadan yaşamaları, farkında olanların pek çoğunun ise kan basınçlarının kontrol altına alınmaması hipertansiyon konusundaki bilgi eksikliğine bağlıdır. Unutulmamalı ki hipertansiyon kolay tedavi edilebilir bir hastalıktır.''


ÇOMÜ ARAŞTIRMA VE UYGULAMA HASTANESİNİN HEDEFİ
''LİDER SAĞLIK KURULUŞU OLMAK…''

2008 Nisan ayından itibaren hastane yönetmeliğinin resmi gazetede yayınlanmasıyla birlikte hizmete 12 Kasım'da başlayan ÇOMÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi, özellikle Çanakkaleli’lerin en az 350 km uzaktaki illerden almayı umduğu sağlık hizmetlerini veriyor.

Otuz iş gününü dolduran Araştırma ve Uygulama Hastanesi, verdiği sağlık hizmetleri ile ilgili bir değerlendirme toplantısı yaptı. Toplantıda konuşan Başhekim Prof. Dr. Yılmaz Akgün, “Üniversite hastanemiz Çanakkale Halkınındır. Hastanemizdeki gelişmeleri halkımıza sizin aracılığınızla duyurmak, aşama aşama geldiği noktayı halkımızla paylaşmak için bugün böyle bir değerlendirme toplantısı düzenledik. Periyodik olarak da toplantılarımız devam edecektir.” dedi.

Bugün itibari ile Çanakkale'de 3. basamak sağlık hizmeti veren ilk ve tek kurum olarak 30 iş gününün dolduğunu belirten Akgün, “Poliklinik hizmeti vererek başladık. Bunun en temel sebebi, kendi eksiklerimizi de görebilmekti. Yavaş yavaş eksiklerimizi çözeceğiz. Ocak ayından itibaren yatan hasta bölümümüzü açacağız. Şubat ayının 2. haftasından sonra da ameliyatlarımız başlayacak.

Ama bizler yatan hasta kabulü ile birlikte küçük cerrahi müdahalelere de başlamayı planlamaktayız. Polikiliniklerimizde 5.000 hastayı aşmış bulunuyoruz. Bu hastaların, çok büyük bir kısmı Çanakkale merkezden, bir kısmı Kepez'den, %10'u ise başka illerden, örneğin Balıkesir'den geliyor. Ameliyatları yapmaya başladığımızda daha fazla bir hasta potansiyeli ile karşılaşacağımızı öngörüyoruz. Çevremizde 70 km yakınlarda 3. basamak sağlık kuruluşu olmadığı için çevre illerden de hasta kabulü yapmaktayız. Bu bağlamda lider sağlık kuruluşu olmayı hedefliyoruz.” dedi.

Basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Akgün, “Hastane açılmadan önce yapılan fizibilite raporunda Çanakkale halkının özellikle kardiyovesküler ve kanser hastalıklarında kendi şehirlerinde şifa bulamadıkları için şehir dışına çıktıklarını saptadık. Bu nedenle belirttiğim hastalık tipleri üzerinde halkımızın, yakınlarının yanında, kendi şehirlerinde tedavilerini yapmalarını sağlayacağız.” dedi. Gastroskopi, kolonoskopi, bronkoskopi, retkoskopi, taşkırma ünitelerinin de hizmete girdiğini belirten Akgün, mikrobiyoloji ve biyokimya laboratuvarlarının da teknolojik donanım ve hizmet kalitesi anlamında lider olduğunu vurguladı.

Prof. Dr. Yılmaz Akgün bir başka soruyu ise şöyle cevapladı: “Devletimizin ve Çanakkale halkının desteğiyle yaklaşık 20 trilyonluk bütçe sayesinde hastanemizi bu hale getirdik. Sağlık kurumlarındaki cihazların bir süre sonra güncellenmeleri gerekmektedir. Hiçbir zaman çok uzun süre kullanılamazlar. Biz de bir süre sonra bu cihazları güncellemek zorunda kalacağız. MR cihazımızı aldık, ayrıca idari bölümlerimizin olduğu yeri de poliklinik katı yapacağız. Poliklinik sayımızı artıracağız. Önümüzdeki günlerde fizik tedavi ve dermatoloji polikliklerimizi de açacağız. Hastanemizin bahçesine ek bir bina yapacağız. Nükleer Tıp, MR ünitesi ve sualtı hekimliği ile ilgili ünitelerimizi ve idari bölümlerimizi bu ek binada konumlandıracağız. Ayrıca koroner anjiyografi ünitemiz de hizmete başlayacak. Stent ve balon işlemlerini yapabileceğiz. Sualtı Hekimliği ile ilgili araştırmalarımız ve çalışmalarımız devam ediyor. İstanbul Üniversitesi'nden uzman konusunda yardım istedik. Bu desteği bekliyoruz. Basınç odamızı da bu uzman desteğiyle oluşturacağız.”

Akgün, toplantı bitiminde basın mensuplarına poliklinik katında eşlik ederek, yeni gelen cihazlar hakkında bilgi verdi.

Akgün yeni yıl mesajı olarak ise, “Tüm Çanakkalelilerin yeni yılını kutluyorum. Yeni yılın başarı, sağlık ve esenlikler getirmesini diliyorum.” dedi.

Tüm laboratuvar ve poliklinik hizmetinin başladığı hastanede vatandaşların hastane hizmetinden yararlanabilmeleri için tek yapmaları gereken (askeri ve resmi kurum çalışanları hariç) sağlık karneleri ile müracaat etmeleri veya gelmeden önce 0286 263 59 50 (5 hat) nolu telefondan randevu almaları. Sadece askeri ve resmi kurum çalışanları için sevk kağıdı istenmekte.

Bodrum kat, zemin kat ve 3 normal kattan müteşekkil toplam kapalı alanı 8.350,00m2 olan Hastanede hizmete giren poliklinikler şöyle:

Cerrahi Grup:

Anestezi ve Ağrı Poliklinikleri, Genel Cerrahi, Göğüs Cerrahisi, Göz Hastalıkları, Kulak Burun Boğaz ve Baş - Boyun Cerrahisi, Kadın Hastalıkları ve Doğum, Kalp - Damar Cerrahisi, Ortopedi ve Travmatoloji, Plastik Rekonstrüktif Cerrahi, Üroloji.

Dahili Grup:

Aile Hekimliği, Çocuk Hastalıkları, Dahiliye, Endokrinoloji, Enfeksiyon Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz, Kardiyoloji, Nöroloji, Psikiyatri, Radyoloji, Diyet poliklinikleri.

Yeni yıl ile birlikte yataklı hasta kabulü yapılacak olan Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde Şubat Ayında ameliyatların başlaması planlanmakta. Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi ile Göz Hastalıkları poliklinikleri ise Ocak ayının 2. haftasından itibaren operasyonlarına başlayabilecekler.
İlk ve Acil Yardım Ünitemiz ise Haziran 2009’dan sonra hizmete açılacak.

ÇOMÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nden yenilikler:

*Tüberküloz Laboratuvarı
*Androloji Laboratuvarı
*Koroner Anjiyografi
*4 boyutlu renkli ultrason
* Anne karnındaki bebeğe kalp ekosu
* Kan bankası
*Yoğun Bakım ünitesi
*Yeni doğan yoğun bakım ünitesi
* Gebelikte Anomali Ultrasonu
*Gebelikte ikili tarama testi
*Allerji testleri
*Hormon analizleri
*Nükleer Tıp
*Sualtı Hekimliği
*MRG (Manyetik rezonans)
*Kalp cerrahisi


1996 yılında 75 yataklı Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi olarak projelendirilmişken, 2006 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesine (ÇOMÜ) devredilen Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi açıldı.

Hastaneye açıldığından bugüne kadar gelen hasta sayısı 813'e ulaştı. Ortalama her gün 150 kişi muayene olabilmek için Üniversite Hastanesi polikliniklerini tercih etmiş.

Araştırma ve Uygulama Hastanesi yetkilileri gösterilen ilgi nedeniyle hoşnutken, yıllarca Üniversite Hastanesinin açılmasını bekleyen vatandaşlar da gördükleri hizmetten fazlasıyla memnunlar.

Tüm laboratuvar ve poliklinik hizmetinin başladığı hastanede vatandaşlarımızın hastane hizmetinden yararlanabilmeleri için tek yapmaları gereken (askeri ve resmi kurum çalışanları hariç) sağlık karneleri ile müracaat etmeleri veya gelmeden önce 0286 263 59 50 (5 hat) nolu telefondan randevu almaları. Sadece askeri ve resmi kurum çalışanları için sevk kağıdı istenmekte.

Hizmete giren poliklinikler ise şöyle: Cerrahi grupta:

genel cerrahi, üroloji, kalp-damar cerrahisi, göğüs cerrahisi, göz hastalıkları, KBB, ortopedi, ve travmatoloji, çocuk cerrahisi, plastik rekonstrüktif cerrahi, anestezi ve ağrı poliklinikleri.

Dahili grupta: genel dahiliye, endokrinoloji, kardiyoloji, göğüs hastalıkları ve tüberküloz, psikiyatri, intaniye, çocuk hastalıkları, diyet poliklinikleri.

Çanakkale'de gerçekleştirilecek ilkler:

*Tüberküloz laboratuarı *Androloji laboratuarı *Nükleer Tıp Ünitesi *Koroner Anjiyografi *4 boyutlu renkli ultrason *Kan bankası *Yoğun Bakım ünitesi *Yeni doğan yoğun bakım ünitesi *Gebelikte ikili tarama testi


EKONOMİK KRİZ KALBİ VURUYOR!

Bütün krizler, kalp krizi üzerinde olumsuz etki yapıyor. Ekonomik kriz dönemlerinde öncelikle kişide bir endişe oluşuyor. Bunu gelecek korkusu takip ediyor, yarınından emin olamayan insanlar büyük bir sorun ile karşı karşıya olduklarını düşünüyor ve içine kapanıyor.

Güven bunalımı, insanların olaylara ve hayata karşı direncini kırmaktadır. Psikolojik bir varlık olan insanın olumsuz olaylardan en çok etkilenen organı da kalbidir. Ekonomik kriz ve bunun getirdiği endişe, korku kalbi olumsuz etkilemektedir.

Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Kani Gemici, ekonomik krizin kalp sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri hakkında bilgi verdi.

Ekonomik krizler mevcut olan kalp hastalıklarını tetikleyerek seyrini kötüleştirebilir. Belirtileri daha da alevlendirerek hastanın ağırlaşmasına neden olabilir. Hasta sonunda hastaneye yatırılmak zorunda da kalabilir. Gizli olan ya da o güne kadar gün yüzüne çıkmamış, belirti vermemiş ancak aslında var olan kalp hastalıklarının belirti verir hale gelmesi ve ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca kalp hastası olmayan ya da kalbinde hiçbir sorun bulunmayan kişiler de böyle yoğun zamanlarda kendilerini rahatsız ve huzursuz hissettiklerinde de kalpn hastası olduklarını düşünerek kardiyoloji kliniklerine başvurmaktadırlar.

Kalbe indiriyor

Ekonomik kriz, kişiye ağır bir kalp krizi yaşatarak hayatını kaybetmesine neden olabilir. Özellikle kalp sorunu olan kişilerin, düzenli ilaç kullanan kalp hastalarının ekonomik haberlerin çok fazla izlememelerini öneriyoruz. Televizyon karşısında bu tür ekonomik kriz haberlerini izlemek bir anda kalbin ritminin kötüleşmesine hatta ölümlere yol açabiliyor. ‘Kalbe inmek’ tabiri bu durum için çok doğru bir ifade. Çünkü bu tür durumlarda aşırı üzüntü ve gerginlik nedeniyle ortaya çıkan inmeler, özellikle kalbi etkiliyor. Tabi ekonomik kriz ile ilgili öyle haberler yapılıyor ki, insanlar umutsuzluğa sürükleniyor. İnsanlara ümitsizlik veren bu haberler nedeniyle basına da çok büyük görevler düşüyor.
Ümit aşılayıcı ya da çıkış yolu gösterici haberler yapılması gerekiyor. ‘Eyvah kriz geliyor!’, ‘Mahvolduk, bittik’ edebiyatının yapılması çok yanlış. Çünkü herhangi bir çıkış yolu göstermeyen bu tür haberlerin insanlara hiçbir faydası yok. Bunun yerine gerek basının, gerekse ekonomik anlamda adı olan sivil toplum kuruluşlarının tüm dünyada bir kriz olduğunu, bu krizin Türkiye’yi de etkileyeceğini, global ekonomiden tüm dünya ülkelerinin zarar görebileceğini anlatmaları ve girişimcilere yol gösterici alternatifler sunmaları daha doğru olacaktır.

En çok iş adamlarının kalbi etkileniyor!

Ekonomik sıkıntının kişinin kalbine inmemesi mümkün değil. Örneğin; ev sahibiniz size bu ayın sonunda ‘evi boşalt’ diyor. Ne kadar zorlanacağınızı düşünün. Yeni bir ev, daha pahalı ve çok masraflı. Gerçekten ödemekte çok zorlandığınız borçlarınız var tam da o ay ekonomik kriz nedeniyle patron maaşınızdan büyük bir miktar kesileceğini söyledi. Büyük bir ekonomik sıkıntının içine girmek çok normal. Aynı şekilde patronlar için de sıkıntılı bir durum. Çünkü onlar da çalıştırdığı elemanlarını işten çıkarmaktan mutlu olmuyor. Çünkü ekonomik sıkıntılar yüzünden bünyesinde çalıştırdığı işçi sayısını azaltacak, işlerini küçültecek ve yatırımlarını durduracaktır. Bu da özellikle iş adamları için çok sıkıntılı bir süreçtir. Krizler, iş adamlarının kalbine indiriyor. Çünkü yük daha ağır ve onlar bu durumdan daha çok etkileniyorlar.

Mutsuzluk hastalıkları getiriyor

Birçok hastalığın kaynağı mutsuzluktur. Bir insan mutlu ise sağlıklı olur çünkü organizma kendini tamir, telafi eder. Hastalık tolere edilebilir, kabul edilebilir, sürdürülebilir bir biçime gelir. Ama eğer organizmanın düzeni bozulur, direnci kırılırsa mevcut hastalık artık taşınamaz hale gelecektir. Hasta gecenin bir saatinde acil servise düşecektir. Ekonomik krizler sonucu borç batağına düşen, tüm düzeni bir anda bozulan ve emekleri boşa giden insanlar büyük bir üzüntü yaşıyor. Bu durum bir süre sonra tolere edilemeyecek hale gelince, hastalıklar, özellikle kalp hastalıkları beraberinde geliyor.

Güzel bir arkadaş çevresi kalp krizini önlüyor

Öncelikle kriz dönemlerinde bu ortamdan en az zararla çıkabilmek için savurganlığı önlemek “ayağını yorganına göre uzatmak” çok önemlidir. Giderleri azaltmak suretiyle verimliliği artırmak da kişinin ve şirketin, kurumun daha az zararla krizi atlatmasını sağlayabilir. Kişinin kendini güçlendirmesi, inancını koruması, geleceğe olan güvenini koruması, psikolojisini bozmaması, yarına umutla bakması sağlığı açısından çok önemlidir. Tersi bir davranış biçiminin hiçbir getirisi yoktur. Mümkün olduğu kadar insanın kendini toparlayarak, yeni alternatifler üretmesi de onu rahatlatacaktır. Özellikle böyle sıkıntılı ortamlarda insanın iyi bir çevresinin, iyi bir arkadaş grubunun olması çok önemlidir. Danışabileceği dostlarının olması, ziyaretler yapması, mümkün olduğu kadar yalnız kalmaması, kendisini destekleyenlerin olduğunu bilmesi onu büyük ölçüde rahatlatacaktır. Vücut direncinin artırılması için insanın kendi yaptığı işin dışında bir uğraş edinmesi çok önemlidir. İş stresinden uzaklaşmak için özellikle hafta sonlarını iyi bir arkadaş çevresi ile geçirmek, örneğin birlikte gidip ağaç dikmeleri, spor yapmaları onların üzerlerindeki negatif enerjiyi atmalarına yardımcı olacaktır. Eğer insan yalnız kalırsa, içine kapanırsa ve hep yalnız olduğunu sanırsa o zaman kalbi bu ağır yükü taşıyamayacak hale gelecektir. Medyada felaket edebiyatı haberleri yerine çözüm önerileri ya da çıkış yolları sunulması da bu tür ortamlarda rahatlatıcı bir etki yapacaktır.


BALIĞI YAĞDA KIZARTMAYIN

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Su Ürünleri Fakültesi Avlama ve İşleme Teknolojisi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatma Arık Çolakoğlu, balığın insanın büyümesi, gelişmesi ve sağlıklı yaşaması için vazgeçilmez bir besin kaynağı olduğunu, ancak yağda kızartıldığında bazı vitaminlerini kaybettiğini söyledi.

ÇOMÜ Su Ürünleri Fakültesi Avlama ve İşleme Teknolojisi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatma Arık Çolakoğlu, protein oranının yüksek olması, bünyesinde doğada bulunan hemen hemen tüm amino asitleri bulundurması, içerdiği vitaminler, mineraller ve yağ asitlerinin özellikleri nedeniyle balığın insanın büyümesi, gelişmesi ve sağlıklı yaşaması için vazgeçilmez bir besin olduğunu söyledi. 200 gram tüketilen balık etinin, bir insanın günlük protein ihtiyacının yüzde 70’ini karşıladığını kaydeden Doç. Dr. Çolakoğlu şöyle konuştu:
“Balık eti kolay sindirilir ve sindirim sonucu vücutta kısa sürede kullanıma sunulur. Bu denli değerli olan balık eti, maalesef ülkemizde istenilen düzeyde tüketilmemektedir. Aslında sindirimi kolay olduğu için özellikle yaşlılar, çocuklar ve mide hassasiyeti olanlar tarafından bol miktarda tüketilmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra balık eti, kalp ve damar rahatsızlıkları bulunan kişilere de doktorlar tarafından önerilmektedir. Normal koşullarda sağlıklı beslenmek adına haftada en az iki- üç kez balık tüketmek yeterlidir. Düzenli olarak balık yemenin fiziksel ve ruhsal sağlığa iyi geldiği yapılan araştırmalarla da doğrulanmıştır.”

EN SAĞLIKLISI IZGARA VE BUĞULAMA

Yıl içerisinde her mevsimde lezzetli balık tüketiminin mümkün olduğunu belirten Doç. Dr. Fatma Arık Çolakoğlu, balıkların beslenme ve üreme zamanları dikkate alınarak uzmanlar tarafından balık tüketim takvimleri oluşturduğunu ve içinde bulunduğumuz sonbahar aylarında sardalya, palamut, lüfer ve hamsinin tercih edilmesi gerektiğini söyledi. Balıkları tüketme şeklinin, balığın içerdiği yağ oranına göre değişiklik gösterdiğini kaydeden Doç. Dr. Çolakoğlu şunları söyledi:
“Yağlı balıkların genellikle ızgara yapılarak, az yağlı olanların fırında, yağsız olan balık türlerinin de genellikle yağda kızartılarak tüketilmesi gerekmektedir. Ancak yağda kızartılan balıklar, daha kalorili olmakta ve yağda çözünen vitaminler pişirme sırasında yağa geçtiğinden, vitamin açısından daha fakir hale gelmektedir. Bu sebeple mümkün olduğunca balıkları ızgara veya buğulama şeklinde tüketmek sağlık için daha faydalı olmaktadır.”


GÜZELLİĞİNİZ VE SAĞLIĞINIZ İÇİN SU İÇİN

Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Dr. Ayfer Aydın, “Cilt sağlığı için suyun önemi “hakkında bilgi verdi.

Su, bedenimizi toksinlerden arındırmada çok önemlidir. Hücrelerimizi atıklardan temizler ve vücuttan atar. İdrara çıkma, terleme ve sümkürme, vücudun toksinlerinden arınmasının çeşitli yollarıdır. Dışkımız bile, sindirimi harekete geçiren suyu ihtiva eder. Susuzluk, vücutta dolaşan atıkların birikmesine yol açarak, toksinlerin atılmasına engel olur ve dokuların zarar görmesine yol açar.

Su, besinleri taşıyan ve vücut enerjisini hücrelere ileten bir çözücüdür. Vücut ısısını düzenler; beyin, omurilik gibi hayati organlar için bir dengeleyici olarak çalışır; eklemlerimizin daha etkin hareket edebilmesi için adeta yağ görevi görür. Susuzluk, enerji seviyesini ve vücudun yaşamını sürdürme kabiliyetini azaltır.

Susuzluk, cildimizin kırışmasını ve yaşlanmayı hızlandırır

Doğduğumuzda vücudumuzun yüzde 75'i sudur. Ancak yetişkinlerde bu oran yüzde 50'lere düşer. Bu da vücuttaki sıvının tükenmesi yani yaşlanma sürecine geçiş demektir. Pek çok insan susuzluğun belirtilerini göz ardı eder ya da bunu kahve, alkol ya da diğer içeceklerle geçiştirir. Bu içeceklerin idrar söktürücü etkileri ve vücutta asit birikimine neden olmaları nedeniyle durum daha vahim bir hal alır.

Günlük ihtiyacımız olan su miktarı en az 2 lt

Günde en az 2 litre su içmeliyiz. Bitki çayları veya sebze suları da bu miktara dahil olabilir; ancak alkol, siyah çay, kahve ve meşrubatlar, asitli iç içecekler sıvı olmalarına rağmen asla su içmek gibi algılanmamalı ve bu sıvılardan mümkün olduğunca kaçınmalıyız. Bu içeceklerden tükettiğiniz zamanlarda her bir bardak karşılığında, bir bardak da su içmek bu içeceklerin zararlarından bizleri korur. Eğer ekmek, kraker gibi kuru gıdalar yiyorsanız veya sıcak bir iklimde yaşıyorsanız ya da yoğun egzersiz yapıyor ve sauna veya buhar banyosuna giriyorsanız, buna uygun olarak çok daha fazla su içmelisiniz.

Günde 8-10 kez idrara çıkmak ideal miktarda su içtiğinizin göstergesidir. Bu miktar dokularımız için gerekli su ihtiyacının karşılandığını, vücuttan dışkıların atılmasında böbreklerimizin ve mesanemizin suyla yeterli derecede desteklendiğini gösterir.

İçme suyunun kalitesi önemlidir

Şebeke suyu ağır metaller tarım ilaçları ve hormon atıkları gibi pek çok zararlı madde ve toksin içerebilir. Suyun mikroplardan arınması için içine klor, florür gibi zararlı kimyasallar da katılmış olabilir. Bu nedenle mümkün olduğunca yüksek kalitede filtre edilmiş alkali veya doğal maden suyu için.

Suyu ne zaman içmeliyiz?

Sabah uyandığınızda 1-2 bardak su için. Bu su gece boyunca metabolize edilen atıkların vücuttan atılmasına yardımcı olur. Gün boyunca da yemeklerden en az yarım saat önce ve yemeklerden en az 2 buçuk saat sonra 1-2 bardak su için. Yemeklerle su içmemeye çalışın, çünkü yemekle içilen su sindirim için gerekli mide asitlerini sulandırarak hazmı güçleştirir. Yemek sırasında susamak günlük olarak yeterli miktarda su içmediğinizin göstergesidir.

Susamadan Su İçin!

Susama, susuz kalmanın gecikmiş bir işaretidir. Eğer susamışsanız veya ağzınız kuruyorsa çok fazla susuzluk çekiyorsunuz demektir. Konsantrasyon bozukluğu, depresif ruh hali, baş ağrıları ve diğer organ ağrıları, susuzluğun işareti olabilir.

Kronik susuzluk dünyadaki en yaygın sağlık problemlerinden biridir. Vücudumuzdaki ağrılar, iltihaplar ve alerjiler de dahil olmak üzere pek çok sağlık sorunun ardında yeterince su tüketmemek yatmaktadır. Kronik susuzluk her seviyede tüm sağlığımızı tehlikeye sokabilir.

Hem bütün vücut sağlığımız için, hem de genç, diri, parlayan, sağlıklı bir cilt için bol bol su için!


 


Sağlıklı Anne Olmanın Yolu Düzenli Sağlık Kontrollerinden Geçer...

ANNELER, ÇOCUĞUNUZUN GELECEĞİ İÇİN
ÖNCE KENDİ SAĞLIĞINIZI KORUYUN!

Anneler çoğu zaman kendi sağlığını ailesinin ihtiyaçlarının arkasında tutar. Çocuklarının ve eşinin sağlığı her zaman kendi sağlığından önce gelir. Ancak bir anne çocuklarının geleceği için, öncelikle kendi sağlığını güvence altına almalıdır. Düzenli sağlık kontrolleriyle hastalıklardan korunmalıdır ki; çocuklarına sağlıklı bir anne olabilsin.

Bu nedenle uzmanlar, Anneler Günü vesilesiyle anneleri düzenli sağlık kontrolleri konusunda uyarıyor. Unutmayın, rutin doktor randevularına gitmemek, hastalıkları en iyileştirilebilir dönemlerinde yakalama fırsatını kaçırmak anlamına gelebilir. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Dahiliye Uzmanı Dr. Erdoğan Selçuk Şeber, geleceğin sağlıklı anneleri için düzenli kontrollerin önemini anlattı.

21 Yaşından İtibaren Kontrollere Başlanmalı!

Kimler Hangi Düzenli Kontrolleri Yaptırmalı?
21 yaşından büyük tüm kadınlar senede bir defa düzenli sağlık kontrolü yaptırmalıdır. Bu yıllık görüşme esnasında mutlaka,
Boy, kilo ve kan basıncı ölçümleri alınmalıdır.
Bir sağlık profosyoneli tarafından meme dokusunda kitle veya anormallikleri saptama amacıyla klinik meme muayenesi yapılmalıdır.
Klinik meme muayenesi 20 – 39 yaş arası kadınlarda her üç senede bir
40 yaş üzeri kadınlarda senede bir defa yaptırılmalıdır.
Üreme sağlığını değerlendirme amacıyla jinekolojik muayene yaptırılmalıdır.
Jinekolojik muayene Pap testini de içermelidir.
40 yaşından sonra senede bir defa mammografi yaptırmaları gerekir.
Tüm kadınlar menopoz dönemine girdiklerinde rahim kanseri için risk faktörleri ve belirtileri konularında bilgi edinmeli ve tüm beklenmeyen kanamaları doktorlarına iletmelidirler.
Akrabalarında kalıtımsal kalın bağırsak kanseri olan kadınlarda 35 yaşından itibaren yıllık tarama ve biyopsi yapılmalıdır.

Kadınlarda En Sık Kalp Hastalıkları Görülüyor!

Kadınlarda En Sık Rastlanan Rahatsızlıklar Neler?

Kadınlarda ölüme neden rahatsızlıkların başında kalp hastalıkları gelmektedir. İstatistiksel veriler kalp damar rahatsızlıklarının görülme sıklığının kadınlarda her geçen yıl erkeklerde görülme sıklığına daha çok yaklaştığını göstermekte.

İkinci sırada ise kanserlerler yer alıyor. Kadınlarda ölüme sebebiyet veren kanserlerden en sık görülenleri meme, kalın barsak ve akciğer kanseridir. Deri kanserleri sıklığında da son yıllarda hızlı bir artış gözlenmektedir. Hemen bir sonraki sırada ise, artık neredeyse bir salgın boyutuna gelmekte olan diyabet yer almaktadır.

Sağlık Kontrollerinin İçerikleri Yaştan Yaşa Farklılık Gösterir mi?

20 yaşından itibaren tüm kadınlar rutin muayene sırasında doktor tarafından kalp damar hastalıkları yönünden ailede kalp hastalığı öyküsü, sigara içme alışkanlığı, sağlıksız beslenme ve fiziksek aktivite sıklığı gibi risk faktörlerinin varlığı değerlendirilmelidir. Yüksek kolesterol ve diyabet riskine göre açlık kolesterol , HDL kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyi bakılmalıdır. Eğer risk faktörleri mevcutsa bu testler her 2 senede bir yaptırılmalı eğer mevcut değilse her 3 senede bir yaptırılmalıdır
40 yaşından itibaren her 5 senede bir kalp damar hastalığına yakalanma için risk değerlendirilmesi yapılmalıdır. Bu tarama eğer birden fazla risk faktörü (düşük HDL düzeyi, ailede erken kalp hastalığına yakalanma öyküsü (65 yaşından önce erken menopoz, şeker yüksekliği vb) varsa daha sık yaptırılmalıdır.
50 yaşından sonra tüm kadınlarda tiroid hastalıkları için TSH düzeyine bir kez bakılmalıdır

Aşılara Dikkat!
Uyulması Gereken Bir Aşı Takvimi Var mıdır?

Genel kadın sağlığı muayenesinin yanında kadınlar doktorlarıyla yaşa uygun aşılanma takvimi konusunda görüş alışverişinde bulunabilirler. Çocuk doğurma çağındaki kadınların çoğu, grip, hepatit Ave B, kızamık kabakulak ve kızamıkçık hastalıklarından koruyucu aşılar için uygun aday konumundadırlar. 55 yaşın üstündeki tüm kadınlar zatüreeden korunmak için pneumoni aşısı ve 60 yaşın üstündeki tüm kadınlar zonadan korunmak için su çiçeği aşısı yaptırabilirler. Tüm kadınlar her 10 yılda bir tetanoz – difteri-boğmaca aşısı olmalıdır.


KALP KRİZİ RİSKİNİ 6 ADIMDA ÖNLEYİN

Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Deniz Şener’e göre 6 risk faktörünü ortadan kaldırmak, kalp krizi riskini yarı yarıya azaltıyor.

Bir kişinin hiçbir risk faktörü altında olmasa bile hayatı boyunca kalp krizi geçirme riski yüzde 1’dir. Ancak; yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, sigara kullanımı, ailede kalp hastalığı öyküsü, hareketsiz yaşam ve 40 yaş üzeri olma gibi faktörler, kişinin kalp krizi geçirme riskini yüzde 50 oranında artırmaktadır.

Kalp krizi geçirme riskini en aza indirmek, kişinin kendi elinde. Sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam kalp krizini önlemenin en etkili ve klasik yolları. Ancak göz ardı edilen bazı ayrıntılar var ki, işte onları uygulamak bu riski en aza indirmek için yeterli.

Mutlu evlilikler kalbe iyi geliyor

Düzenli ve mutlu bir evlilik, kalp krizi riskini düşürmektedir. Evli olmak, genelde toplumda kabul görme anlamına geldiği için evli olan insanlar toplumda sosyal barışı yakalar ve bunun getirdiği stres faktörlerinden de uzak olurlar. Mutlu bir evlilik ve düzenli bir yaşam, kişinin kafasındaki bir takım sorumlulukların eve yönlendirilmesine neden olur. Her şeyden önce eş ve çocuklar ile belli sorumluluklar düşünülür. Bu durum kadın için de erkek için de geçerlidir. Bekar insanların konsantrasyonları dağınık olur. Sosyal açıdan da toplum tarafından kabul görmedikleri için büyük bir stres altına girerler. Bu stres de kalp krizi riskini tetiklemektedir.

Sağlıklı bir kalp için gülün

Gülmek ve ağlamak aslında aynı şey. Her ikisi de duyguların boşalması anlamına gelir. Genellikle aşırı üzüntü, öfke, aşırı yük gibi faktörler ağlama ya da gülmeye neden olur. Kişi gerçekten durumu kafasında algılayarak mizah duygusu ile hareket ederek gülerse, büyük oranda rahatlar. Gülmek, keyif hormonlarını salgılar ve stres hormonlarının baskılanmasına yardımcı olur. Bu sayede kalbe zararlı olan faktörler de ortadan kalkar.

Çevrenizdeki olayları dert etmeyin

Savaşlar, doğal afetler ve patlayan bombalar kalbi yorar. Anlık üzülmeler kalbe çok büyük zarar vermez. Kişinin bir yakınını kaybetmesi halinde üzülmesi çok olağan bir durumdur, bunun dışında hareket etmesi düşünülemez. Ancak kişilik yapısı üzülmeye çok meyilli olan insanlar kendisi dışında çevresinde gelişen olaylara ve insanların yaşadıklarına çok hassas yaklaşabilir. Sürekli kederlenebilir ve olayları kendine dert edinebilir. Bu durum özellikle doğu kültürlerinde çok yaygındır. Günlük yaşantıda bunun dışına çıkabilmek çok önemli. Çevredeki olayların çok fazla etkisi altında kalmak ve onlar için kederlenmek, kalbe oldukça zararlı. Çünkü kişinin sürekli kendini memnun ve mutlu edecek bir şeyler bulması, kalp krizi geçirme riskini düşürmektedir. Mutluluk, var olan hastalıklarının ilerlemesi de yavaşlatır. Hastalara önerimiz, kendilerini mutlu edebilecek ayrıntıları yakalamaları. Bunun için bir uğraş bulmak, bahçe işleri, hayvan besleme, beyni mutluluk verici detaylarla doldurmak gerekir. Savaşlar, doğal afetler, patlayan bombaları sürekli düşünmek kalbi hırpalanmaktadır.

Hareketsiz yaşam sürmeyin

Sürekli masa başında olan insanların kalp hastalıklarına yakalanma riski çok yüksektir. Bu kişilerin öncelikle masa başından kalkmaları gerekir. Hareketsiz olarak 2 saati masa başında geçirmek ciddi bir kalp krizi riski oluşturmaktadır. Öncelikle günlük 45 dakikalık yürüyüş yapmak çok önemlidir. Otururken yapılabilecek egzersizler çok önemlidir. Bunlar; boyun çevirme, bacakları karna çekip uzatma, pedal hareketi yapma ve kolları arkaya doğru açarak germedir.

Öğlen bir saat uyuyun

Öğle saatlerinde ya da öğle sonrası bir saatlik uyku, son derece dinlendiricidir ve vücuttaki bütün stresi alır. Uyuduktan sonra geri kalan zamanı daha verimli değerlendirmeyi sağlar. Öğle uykusu uyuyanların uyumayanlara göre kalp krizi geçirme riski yarı yarıya düşmektedir. Çünkü uykuda beden ile birlikte ruhsal dinlenme de vardır. Fizik olarak uykusuzluğa dayanılabilir ama ruhsal olarak dayanmak mümkün değildir. Ruhsal gerilim de vücutta zararlı hormonların salgılanmasına neden olur bu da kalp krizi riskini tetikler.

Doğum kontrol hapı kullanmayın

Doğum kontrol hapı kullanımı, kalp damarlarında pıhtılaşma meylini artırmaktadır. Bu pıhtının damarların dışında akciğerlerde ve beyinde oluşma riski de çok yüksektir. Doğum kontrol hapını çok büyük bir mecburiyet yoksa kullanmamakta yarar vardır. Hele ki kişide kalp hastalığı söz konusu ise doğum kontrol hapından kesinlikle uzak durması gerekir. Çünkü uzun kullanımlarda damar içindeki pıhtı oluşma riski de artmaktadır.


GÜZELLİĞİNİZ İÇİN ÇİĞ YİYİN

Cilt esnekliği için C vitamini, saç beyazlamasına karşı çinko, sağlıklı tırnaklar ve parlak saçlara sahip olmak için salatalık ve domateste bulunan silika… Cilt güzelliğinizin anahtarı sağlıklı beslenmek.

Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Ayfer Aydın cildinize, saçlarınıza, tırnaklarınıza ve gözlerinize canlılık katabilmenin için önerileri sıraladı.
Dış görüntümüz iç sağlığımızın aynasıdır ve yediğimiz gıdalar da dış görünüşümüzü önemli ölçüde etkiler. Cildimiz yalnızca vücudumuzu kaplamaz aynı zamanda vücudumuzun önemli ve en büyük parçasıdır; yediklerimizden doğrudan etkilenir. Yiyip içtiğimiz herşey, meyveler ve sebzeler cilt sağlığımız için büyük önem taşır. İşlenmiş ve katkı maddeleri içeren hazır gıdalar, tütsülenmiş etler, dondurucuda bekletilmiş hazır yiyecekler son derece sağlıksızdır.

Su, cildiniz için hayattır

Cildimiz önemli bir toksin atma yoludur. Vücudumuz yabancı maddelerle, zararlı atıklarla dolduğunda diğer boşaltım kanalları zorlanır ve vücudumuz bu atıkları cildimiz yoluyla, ter ile dışarı atmaya çalışır. Bu durum da ciltte çeşitli hastalıkların baş göstermesine neden olabilir. Yaşla birlikte deri giderek nem oranını ve esnekliğini kaybeder. Bunu çok ucuz ve çok sağlıklı bir şekilde çözecek tek şey bol su içmektir. Bol su içmekle derinin hem nem oranı artar hem de su yolu ile çok sayıda toksin atılarak cildimiz parlak, diri ve genç kalır.
Günde an az iki litre su içerek hücreleri temizlemek, dolgunlaştırmak ve kırışıklıkları azaltmak mümkündür. Kahve, çay ve meyve suyu gibi farklı sıvı gıdalar tüketmek cildin su ihtiyacını karşılamaz. Alkol almayın, kahve ve soda içmeyin çünkü bunlar idrar söktürücüdür ve su kaybına neden olurlar.

Taze bir cilt için taze meyve sebze

Canlı ve ışıltılı görünümlü bir cilt için bol miktarda çiğ meyve, sebze ve bunların sularını tüketmek gerekir. Çünkü bu besinler pişirildiklerinde zarar görür ve faydalı özelliklerini kaybeder. Bu besinlerin içerdiği yüksek miktarda sıvı da vücuda alınan suyu destekler. Çiğ sebze ve meyvelerin ağırlıklı olduğu bir beslenme düzeni; cildi korur, yeniler, esnekliğini sağlar ve sağlıklı bir ışıltı verir. Kabuklu çiğ yemişler ve tohumları tüketmek de son derece faydalıdır. Unutmamak gerekir ki; bunlar ısıya duyarlıdır ve pişirildiklerinde hücrelere fayda sağlayacak pek çok özelliklerini kaybederler.

Cilt sağlığını korumak için;

• C Vitamini: Kolajen yapı için gereklidir, cilt esnekliğini sağlar. Narenciyelerde, kivi, orman meyveleri ve maydanozda bulunur.
• Çinko: Kolajen yapı için çok önemlidir ve saçın beyazlamasını engeller. Kabak çekirdeği ve zencefil kökünde bulunur.
• Sülfür: Bütün bağlayıcı dokuların inşa edilmesine yardımcı olur. Lahana, brokoli, sarımsak ve soğan en zengin kaynaklarıdır.
• Silika: Cilt esnekliğinin korunmasını sağlar, kemikleri güçlendirir, sağlıklı tırnaklar ve parlak saçların oluşmasını sağlar. Salatalık, domates, dolmalık biber ve yulafta bulunur.
• Magnezyum: Hücre zarlarındaki su pompalamayı kontrol eder, bu da atıkların temizlenmesini sağlar, aşırı tuz ve diğer toksinlerin neden olduğu fazla su tutulmasının önüne geçerek hücreyi rahatlatır. Yeşil yapraklı sebzeler en iyi kaynaklarıdır.
• Beta karoten: Güneş yanığına karşı korur. Havuç ve yeşil yapraklı sebzeler önemli beta karoten kaynaklarıdır.
• E Vitamini: Çözülebilir antioksidan bir yağdır, hücre zarlarının korunmasına yardımcı olur. Zeytin, avokado, kabuklu yemişler, tohumlar ve tabii ki yeşil sebzelerde bulunur.
• Temel yağ asitleri: Bütün hücre duvarlarının önemli bir bileşkenidir. Cildin elastikiyetinin korunmasında anahtardır. Cildin doğal yağlarını dengeler ve canlı bir görüntü sağlar.
Zayıf beslenme alışkanlıklarınızı değiştirerek sağlıklı gıdalar tüketin, cildinizdeki, saçlarınızdaki ve tırnaklarınızdaki değişimi izleyin. Güzelliğiniz için yiyin, hem kendinizi daha iyi hissedin hem de daha güzel görünün.


CİLDİNİZDE İYİLEŞMEYEN YARALAR HASTALIK HABERCİSİ OLABİLİR

Suadiye Memorial Tıp Merkezi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Vildan Şengöz, “Ciltteki yaraların hastalıklarla ilişkisi” hakkında bilgi verdi.

6 haftayı geçen yaralara dikkat!

Cildin bütünlüğünün bir hastalık nedeniyle veya herhangi bir dış etkenden darbe alması, bozulması sonucunda yara oluşur. Yara iyileşmesi belli bir doğal süreci izleyip, yaklaşık 1 haftada tamamlanır. Bazı durumlarda; yaraların geç iyileşmesi, kapanmaması ve kendiliğinden ortaya çıkması, çeşitli hastalıkların işareti olabilir. Özellikle 6 haftayı tamamladığı halde yara kapanmazsa; kabuklanma, kaşıntı veya akıntıyla kendini belli eden deri değişiklikleri varsa, mutlaka dermatoloğa başvurmak gerekir.

Bir yaranın nasıl ortaya çıktığı, yeri, ne zamandır devam ettiği, ağrı varlığı, kanamanın olması önemli kriterlerdir.

Bazı bulaşıcı hastalıklar, cilt kanserleri, cildin damarsal yapısının bozulmasına neden olan iç organ hastalıkları, sistemik hastalıklar, uzun süre devam eden allerjik durumlar, güneş hassasiyetine bağlı bazı hastalıklar, iyileşmeyen yaralarla kendini gösterebilir.

Cilt kanseri öldürücü sonuçlar doğruyor

Saçlı deri, yüz, dekolte bölgesi, eller gibi özellikle güneşe maruz kalan yerlerde, açık tenli kişilerde oluşan yaralar, vücutta alacalı renkli, kırmızı kabuklu alanlar, cilt kanserinin işareti olabilir. Düzensiz, sınırlı, arada kanayan ve kapanmayan yaralarda öncelikle cilt doktoruna başvurmak gerekir. Özellikle kenarları kabarık ve ortası çukurlanma şeklinde, krater gibi görülen yaralar risklidir.

Haftada bir, tüm vücudunuzu aynada kontrol edin

Vücudun kapalı bölgelerinden veya benlerin üzerinden başlayan renk ve şekil değişikliği gösteren yaralar “Melanom” ismi verilen tehlikeli ve öldürü cilt hastalığının işareti olabilir. Bu nedenle mutlaka cilt doktoruna görünmeyi gerektirir. Dermoskopik, gerekirse patolojik incelemeyle tanı koyulur. Cilt kanserlerinin başlangıç evresinde yakalanması, yaşam süresi ve tedavinin seyri açısından çok önemlidir. Haftada bir, tüm vücudun tepeden tırnağa aynayla değerlendirilmesi; yeni çıktığı veya büyüdüğü, renginin koyulaştığı fark edilen benlerin, kabuklu, kanamalı iyileşmeyen yaraların mutlaka cilt doktoruna gösterilmesi gerekir.

Erken tanı tedaviyi kolaylaştırıyor

Ağızda ve genital organlarda çıkan ağrısız yaralar “sifilis” ve AIDS başta olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıkların belirtisi olabilir. Bazen hafif ateş, yorgunluk gibi bulguların ayakta atlatılmasından sonra; beyaz renkte, zımbayla delinmiş gibi görünen, keskin sınırlı yaralar oluşabilir. Bu yaraların fark edilmesi durumunda, enfeksiyon kökenli veya Behçet hastalığı gibi bağ dokusu kökenli hastalıklardan kaynaklanıp kaynaklanmadığının ayırt edilmesi gerekir. Bu amaçla; bazı kan tetkiklerine bakılması, yara yerinden kültür alınması uygundur. İyileşmeyen yaralı alandan etrafa saçılan mikrobik etkenler, hastalığın başka insanlara geçmesine neden olabilir. Behçet hastalığı gibi bağ dokusu hastalıklarının tanısının erken dönemde yakalanması, hastalığın ilerlemesini ve iç organların tutulmasını önlemek açısından önemlidir.

Eş, dost tavsiyesi ile ilaç kullanmayın, mutlaka bir cilt uzmanına başvurun

Herpes virüsü başta olmak üzere diğer virüsler, mantar ve bakteriler; cildin direncini kırıp, sık tekrarlayan, ağız çevresini ve genital bölgeyi tutan yaralara veya kıl dibi iltihabı şeklinde oluşumlara neden olabilirler. Mikrobik etkenler çoğu zaman birebir yarayı oluşturabilir veya var olan yaranın kapanmasını engeller. Etrafı kırmızı kabarcıklanmalar, çoğu zaman ağrılı sivilcelenmeler gibi kendini belli eden alanlar varsa; herhangi bir krem sürmeden, ilaç kullanmadan cilt doktoruna görünmek gerekir. Sivilce gibi görünen veya kabarcık yapan yerlerden mikroskobik inceleme örnekleri veya kültür yapmak gerekir.
Şeker hastalığı da yara oluşumuna zemin hazırlıyor

Şeker hastalığı, pek çok yönden organlarımızı olumsuz yönde etkilerken cildimizde yaralarla kendini gösterebilir. Hastalık, damar yapısına zarar vermesi nedeniyle yara oluşmasını kolaylaştırır. Şeker hastalarında bakteri ve mantarlar daha kolay enfeksiyon oluşturdukları için yara iyileşmesi de gecikir. Özellikle ayaklarda; iyileşmeyen ve 3 haftadan fazla bir süre kapanmayan yaralar varsa şeker hastalığı akla getirilmeli ve hekime başvurulmalıdır.
Derinin beslenmesini ve toksik maddelerden temizlenmesini sağlayan, sağlıklı kan dolaşımıdır. Damarların tıkalı olması, damar sertliği, varislerin varlığı, bacaklar başta olmak üzere tüm vücutta yaralar yapabilir. Sigara içilmesine bağlı olarak ortaya çıkan damarsal hastalıklar da ciltte yaralarla kendini gösterebilir.

Cildiniz için sağlıklı beslenin

Sağlıklı ve dengeli beslenme, yaralarımızın iyileşmesi için çok önemlidir. Çinko, selenyum, B vitaminleri başta olmak üzere antioksidan desteğinin alınması, yara kapanmasını ve cildin kendini tamir etme sürecini hızlandırır. Özellikle bebekler ve çocuklarda; ağız çevresinde ve bez bölgesindeki iyileşmeyen yaralar, çinko eksikliğinden kaynaklanabilir. Şüpheli durumlarda kanda çinko düzeyi bakılabilir.


ÇOCUĞUNUZ SÜREKLİ YORULUYORSA BİR DOKTORA BAŞVURUN!

Çocukların bitip tükenmez enerjisi çoğu zaman büyükleri şaşırtır. Ancak çocuklar da zaman zaman yorulabilir. Eğer çocuk uzun süreli bir yorgunluktan bahsediyorsa mutlaka bir doktora başvurmak gerekir. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Pediatri ve Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı Dr. Neslihan Güngör, çocuklarda yorgunluğa yol açan hastalıkları ve yorgunluğu önlemenin yollarını anlattı.

• Çocuklarda yorgunluk hangi hastalıkların belirtisi olabilir?
Çocuklar çoğuunlukla enerji dolu olmalarıyla anne babalarını ve büyüklerini şaşırtır. Aktivite, oyun, okul nedeniyle yorulabilirler ancak genellikle normal bir dinlenme/uyku düzeni ile yorgunlukları kısa sürede geçer. Dolayısıyla, bir çocuk sürekli yorgunluktan yakınıyorsa bunun nedeninin araştırılması gerekir.

• Hangi hastalıklar çocuklarda yorgunluğa yol açar?
Çeşitli fiziksel rahatsızlıklar çocukta yorgunluğa yol açabilir:

• Herhangi bir akut enfeksiyon. (yeni gelişmiş mikrobik hastalık): Özellikle boğaz enfeksiyonu, üst solunum yolu enfeksiyonlari, kulak iltihaplanması, alt solunum yolu enfeksiyonu (zatürre gibi), gastroenterit yani ishal ve kusma ile giden rahatsızlıklar, diş apsesi gibi durumlar.
• Tekrarlayan bademcik enfeksiyonları, geniz etlerinde büyüme. Bu durum özellikle uyku bozukluklarına (uykuda solunum durması: uyku apnesi) yol açıyorsa yorgunluğa neden olur.
• Enfeksiyoz mononukleosis (etken virüs tükürük ile de bulaşabildiği için öpücük hastalığı adiyla da bilinir): Yuksek atesle seyreden bir viral hastaliktir. Belirti ve bulguları arasında; yüksek ateş, boğaz ağrısıi, yorgunluk, enerji kaybı, iştahta azalma, kilo kaybı, lenf bezlerinde şişme, hassasiyet, başağrıları, kas ağrıları, bazen cilt döküntüsü ve dalakta büyüme sayılabilir.
• Tüberküloz yani verem hastalığı gibi ciddi enfeksiyonlar.
• Kronik böbrek hastalığı, kanser ve lösemi gibi ciddi rahatsızlıklar.
• Şeker hastalığı. (özellikle henüz tanı almamışsa ve kan şekerleri yüksek seyrediyorsa)
• Tiroid bezinin az çalışması (hipotiroidi) gibi bazı hormonal hastalıklar.
• Alerjiler (ciddi boytutta ise)

• Az aktiviteli bir düzen, TV seyretmek, sürekli bilgisayar karşısında oturmak çocukta yorgunluğa davetiye çıkarır mı?
Evet, çıkarabilir.. Çünkü yaşam tarzı fazla hareket içermeyen çocuklarda giderek fiziksel aktivite alışkanlığında ve kapasitesinde azalma olur. Ayrıca fazla televizyon izlemenin abur cubur yemeyle de ilişkisi gösterilmiştir. Dolayısıyla aldığı enerjiyi yeterince kullanamayan çocukta giderek kilo almaya bir meyil olur ve uzun vadede bu da yorgunluğa davetiye çıkarabilir.

• Diyabetli çocuklar daha mı çok yorulur?
Diyabetli çocuklar, kan şekeri kontrolü iyi sağlanamamışsa çabuk yorulurlar. Ayrıca nedeni açıklanamayan ve uzun süren yorgunluk, bazen çocukta şeker hastalığının ilk belirtileri arasında olup daha önceden bilinmeyen şeker hastalığının tanı almasına yol açabilir.

• Çocuklarda görülen kronik yorgunluk sendromu nedir?
Kronik yorgunluk sendromu aslında her yaşta görülebilen bir durum olmakla beraber, en çok 25-45 yaş arasında görülür. En az dört aylık bir süre için başka nedenlerle açıklanamayan yorgunluk belirtileri olması önemli tanı kriteridir. Ayrıca konsantrasyon veya yakın hafızada azalma, boğaz ağrısı, hassas lenf bezleri, kas ağrıları, eklem ağrıları, baş ağrıları, tam olarak dinlenmeden alınan uyku gibi belirtilerden en az biri daha olmalıdır. Bu hastalığın tam nedeni bilinmemekle beraber bazı virüsler ve genetik yatkınlık üzerinde durulmaktadir. Ayrıca davranışsal ve psikolojik boyutları da vardır.

• Çocuklarda yorgunluğun en önemli sebebi uyku bozukluğu mudur? İyi bir uyku için neler yapılmalı?
Çocuklarda yorgunluğun en önemli sebebi uyku bozukluğu değildir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, çocukta yorgunluğun pek çok nedeni olabilir. Uyku tabii ki enerji toplama açısından çok önemlidir. Uyku süresinin yeterli olmasına önem verilmelidir. Ayrıca günümüzde “uyku hijyeni”olarak tanımlanan ve uykunun kalite ile miktarında değişikliklere yol açan durumun da dikkate alınması gerekir. Örneğin çocuğunuzun odasında televizyon veya bilgisayar varsa, uyku yerine uzun saatlerini TV izleyerek veya bilgisayarda oyun oynayarak, mesajlasarak, internette dolaşarak geçiriyorsa bu uyku hijyenini bozan bir durumdur. O nedenle bu tür cihazların çocuğun odasında bulundurulmaması gerekir.

• Küçük çocuklarda yorgunluk, öfke nöbetini tetikler mi?
Evet, tetikleyebilir.

• Beslenme ne kadar önemlidir?
Kan şekerinin düzenli bir aralıkta tutulması, vücut işlevleri için gereken enerjinin düzenli olarak temini açısından beslenmenin çok önemli yeri vardır.

• Spor yapan çocuk daha mı az, daha mı çok yorulur?
Spor yapan çocuk daha az yorulur. Giderek hareket kapasitesini artıran çocuk (bir baska deyisle kondisyonu iyi olan çocuk) kisa sureli bir aktiviteyle yorulmamaya baslar.

• Yorgunluk okul performansını nasıl etkiler?
Yorgunluk okul performansını olumsiz yönde etkiler. Yorgun çocuk derslere ilgisiz olur, konsantrasyon bozukluğu sorunu yaşar, öğretmen ve arkadaşları ile iletişimi sağlıksız olur.

• Sürekli yorgunluk çocuklarda parazit habercisi olabilir mi?
Özellikle demir eksikliği gibi kansızlığa yol açabilen parazitler yorgunluğa yol açabilir.

• Çocuğu yorgunluktan korumak için alınacak önlemler / öneriler nelerdir?
Günlük yaşamın düzenli olması çok önemlidir. Okul, ders çalışma, uyku, oyun saatleri belirlenmis olmalıdır. Anne ve babalara çocuğun düzenli bir günlük yaşamı olmasının sağlanması konusunda çok önemli görevler düşmektedir. Zira klinikte gördüğümüz çocukların ailelerinden öykü aldığımızda, sıklıkla küçük çocukların geceyarılarına kadar uyumadıklarını duyuyoruz. Anne baba bu düzeni çocuk henüz küçükken uygun disiplin ile sağlamalıdır. Uyku rutini olarak adlandırılan bir düzen, bebeklik zamanlarında hayata geçirilirse bu tür problemler büyük ölçüde önlenmiş olur. Ayrıca çocuğun dengeli ve sağlıklı beslenmesi de cok önemli bir konudur. Günümüzde sağlıklı beslenme denildiğinde mutlaka sağlıklı hareket akla gelmelidir.

ÇOCUĞUNUZU YORGUNLUKTAN KORUMAK İÇİN BUNLARA DİKKAT!

• Çocuğunuzun uyku saatlerinin düzenli olmasına dikkat edin. Bir çocuk en az 10 saat uyumalı. Akşam yatış saatlerini bu süreye uygun olarak ayarlayın,
• Her sabah aynı saatte uyanmasını sağlayın,
• Sağlıklı bir uyku için uyku hijyeninin tam olmasına dikkat edin. Yatak odasında kesinlikle televizyon, bilgisayar ve telefon bulundurmayın,
• Yemek vakitlerinin düzenli olmasını sağlayın. Menüleri sağlıklı seçimlerden oluşturun,
• Uyku öncesi ağır yemekler yedirmeyin,
• Özellikle ergen yaştaki çocukların uykuya olumsuz etkileri olan çay, kahve, kakao gibi içecekleri içmesinin önüne geçin,
• Uyku öncesi rahatlaması için zaman ayırın, banyo yaptırın, beraber kitap okuyun ya da sevdiği bir müziği dinletin,
• Günlük yaşamında fiziksel aktiviteler konusunda çocuğunuzu teşvik edin,


YORGUNLUK BİRÇOK HASTALIĞIN HABERCİSİ!

Çoğu zaman ciddiye almadığımız yorgunluk ciddi bir hastalığa işaret olabilir. Tiroidden kansere birçok hastalığın belirtisi olabilen yorgunluğunuz geçmiyorsa altında yatan neden mutlaka araştırılması gerekiyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Dahiliye Uzmanı Prof.Dr. Birsel Kavaklı, yorgunluğun hangi hastalıkların habercisi olduğunu anlattı.

Yorgunluğu nasıl tanımlayabiliriz?

Yorgunluğun bugüne kadar tam bir tanımlamasının yapılabildiğini sanmıyorum. Yorgunluk kişinin yaşam tarzına bağlıdır. Kimi en hafif bir işi yaparken bile kendini yorgun hisseder, kimisi de ne yaparsa yapsın yorulmaz. Yorgunluğu, normalde bir insanın günlük işlerini yaparken kendini yorgun hissetmesi, yetersiz hissetmesi olarak tanımlayabiliriz. Kimi insanlar yaşından hiç beklenmedik bir şekilde atak olabilir. Mesela kapı çalındığında birçok yaşlı gençlerden hemen önce kapıyı açmak için davranır. Ama gençler yerlerinden kalkmak istemez, yorgun hissederler. Yani yorgunluğun objektif bir kriteri yoktur. Ama tabii ki yorgunluğa sebep olan, yorgunum diyen insanı da ciddiye alıp araştırmak gerekir. Bir kişi kendisini yorgun hissediyorsa mutlaka bir sebebi olmalı.

Yorgunluk en çok hangi hastalıkların belirtisi olarak karşınıza çıkıyor?

Yorgunluğun en sık belirti olarak görüldüğü hastalık herhalde anemidir. Çünkü oksijen taşıyan hemoglobin eksikliği, kişiyi bazı hareketleri yapmaktan alıkoyar. Eksik olduğu zaman yorgunluk meydana getirir. Yorgunluğa yol açan hastalıklardan ikinci sıraya depresyon gibi psikosomotik hastalıkları koyabiliriz. Depresyon da kişilerin kendisini yorgun hissetmesine neden olabilir. Hipotiroid başta olmak üzere endokrin hastalıklar da kişinin kendisini çok yorgun hissetmesine neden olur. Hatta hipotiroid hastalarının etraflarında tembel olarak tanımlanan kişiler olduğu söylenir. İş yapmak istemeyen, yerinden kalkmakta zorlanan, iş yapma gücünü kendinde hissetmeyen insanlardır bunlar genelde. Yine endokrin hastalıklarından şeker hastaları da sürekli yorgundurlar. Bu insanlar kendilerini yorgun, bezgin ve güçsüz hissederler. Şeker seviyeleri yüksek olduğu zaman günlük yaşamları bile kesintiye uğrayabilir.

Kanser belirtisi olabilir mi?

Bir takım erken onkolojik hastalıkların belirtisi de olabilir tabii. Kanser hücreleri hastanın tüm vücut sistemlerini bozarak yorgunluğa neden olabilir. Örneğin kansızlık yapmışsa, beslenmeyi bozuyorsa yorgunluk yaratabilir. Bir de tümörler insan organizmasına göre çok hızlı metabolik aktivitiye sahiptirler. Yani şekeri daha hızlı tüketirler, kişinin kan şekerini düşürürler, oksijeni daha çok harcarlar. Çünkü tümörler hızlı büyüyen dokulardır. Gereksinimleri de çok fazladır ve kişinin aleyhine alıp bunları harcadıkları için de kişi kendini yorgun hissedebilir.

Peki ya kalp hastalıkları?

Kalp yetmezliklerinin de en önemli belirtilerinden birisidir yorgunluk. Hatta kalp hastalıklarının en erken bulgularından birisidir. İster kapak lezyonu olsun, ister kalp damar hastalıkları olsun, bunlar kalbin oksijen ihtiyacını karşılamasına engel oldukları için yorgunluk yaratırlar. Kişi bir kat merdiven bile çıksa yorulur, bacakları kesilir, nefessiz kalır.

Yorgunluğun fiziksel güç ve kondüsyonla da ilgisi var değil mi?

Tabii ki çok ilgili. Kondüsyonlu ve güçlü bir kişinin yorulması daha geçtir. Evde oturan yaşlı bir teyze evin içinde bir odadan diğerine giderken bile yorulabilir. Benim yemek yemekten yorulan hastalarım bile olabiliyor.

Günümüzde herkes kendini yorgun hissediyor. Hastalık belirtisi olan yorgunlukla sıradan yorgunluğu nasıl ayırt edebiliriz?

Kişi, daha önce yorulmadan rahatlıkla yapabildiği işleri artık yorularak yapıyorsa bir doktora başvurmalı, bu yorgunluğun sebebi araştırılmalıdır. Hatta kişinin özgüveninin azalması, kendine bakmaması da bir soruna işaret olabilir. Aslında önemli olan geçici yorgunluklar değil. Kronik yorgunluk olduğunda ciddi bir duruma işarettir. Kısacası yorgunluk bir semptomdur tabii ki. Bundan şikayet eden her hastada bu sebep var mıdır diye baştan tırnağa sistematik bir araştırma gerektirir.

Yorgunluğun şiddeti ve süresi de bir ölçüt müdür?

Evet, tabii. Kişi ne kadar dinlense de kendini dinç hissetmez. Sabahları yorgun uyanır. Ama dediğim gibi bunun bir ölçütü yoktur. Biz, hastanın söylediklerine güvenir daha sonra araştırırız altında ne yatıyor diye. Ancak yanlış mı algılanıyor diye de bakmak lazım. Bazen yorgunluk yanlış da algılanabiliyor. Ayrıca bir hastalık nedeniyle yorgunluk varsa onunla birlikte başka belirtiler de ortaya çıkıyor tabii.

Yorgunluk belirtisiyle ciddi bir hastalığı ortaya çıkan ilginç bir vakanız oldu mu?

Geçtiğimiz günlerde byemek yemekten, bir şeyler çiğnemekten yorulduğunu söyleyen bir hasta geldi. Bu hasta kendini o kadar yorgun hissediyordu ki, ayakta durmakta bile zorluk çekiyordu. Yaptığımız tetkiklerde, hastada nörolojik bir hastalık olan myastenia gravis çıktı. O nedenle bu tip ayrıntılara dikkat etmek gerekiyor. Ama çoğu zaman psikiyatrik sendromlar, depresyon özellikle kadınlarda yorgunluk sebebi olarak karşımıza çıkıyor.

Yorgunluk hisseden bir kişi hangi doktora başvurmalı?

Bunun için yorgunluğun yanında eşlik eden diğer belirtilere de dikkat etmek lazım. Hastalar sadece yorgunum diye doktora gelmezler. Biraz önce tiroid hastalığında örnek verdiğim gibi, yıllarca bunun normal bir şey olduğunu düşünüyorlar. O tabloya kendilerini adapte ediyorlar.

Yorgunluğa hangi belirtiler eşlik ederse doktora başvurmak gerekir?

Üşüme, saç dökülmesi, tırnak kırılması gibi başka bulgular varsa, kabızlık varsa, kilo kaybı varsa ki bu çok ciddi sonuçlara yol açabilir.

Bir kişi çok çabuk yoruluyorsa ve buna eşlik eden başka bir semptomu yoksa yorulmasını geciktirmek için neler yapabilir?
Spor yaparak kişi eforunu artırabilir. Dengeli ve sağlıklı beslenerek, toksik maddelerden uzak durarak, düzenli yaşayarak yorulmasını geciktirebilir.


CİLDİNİZE ÖZEN GÖSTERİN

Kar yağışı, şiddetli rüzgar ve kuru hava… Kış aylarında cildimizi tehdit eden bu faktörlere karşı dikkatli olmak gerekiyor. Cilt sağlığımızı korumanın yolu da; soğuktan kendimizi sakınmanın yanısıra; düzenli bakım ve doğru beslenmeden geçiyor. Peki soğuk havalarda güzelliğin anahtarı cildimizi korumak için neler yapmak gerekiyor.
Etiler Memorial Tıp Merkezi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Zerrin Baysal’la “Kış aylarında cilt bakımı” hakkında bilgi verdi.

Cildinize nem verin!

Ciltteki nem oranı özellikle mevsimsel geçişlerde çok önemlidir. Çünkü yazın cildimiz UV ışınlardan etkilenir ve kış geldiğinde; kararmış, bronzlaşmış, kurumuş ve kırışmış olur. Havaların giderek soğumasıyla birlikte cildin içerdiği su miktarı aniden düşer. Dolayısıyla normal zamanlarda kullandığımız cilt bakım ürünlerini değiştirmek gerekebilir. Mevsim normallerinde sadece su bazlı nemlendiriciler cildimiz için yeteli olabiliyorken, bu durumun ortadan kalkmasıyla artık yağ içeriği ve onarıcı özelliği yüksek olanları kullanmak gerekir.

Sıcak suya dikkat!

Kışın karlı ve soğuk havalarda, ısınmak amacıyla vücudun sıcak su ile yıkanması uygulaması son derece yanlıştır. Çok sıcak suyla yıkamak yüzü kurutup matlaştırıcı etki yapabilir. Sıcak su ile saç yıkanması ise saç kırılganlığını artırır; saçı kurutur, matlaştırır.

Islak saç ile dışarı çıkmayın

Islak saçla dışarı çıkarken unutulmaması gereken şey ıslak deriyle dışarı çıkılmasının zararlı olduğudur. Islak deri kuru ve soğuk hava ile temasta bulunursa deride hücreler arası suyun kaybına neden olur ve kurumalar gelişir.
Soğuk hava, damarların büzülmesine neden olarak derinin sağlıklı beslenmesini engeller. Bu da; soluk, mat ve kuru bir cilt oluşturur. Rüzgar ise hem soğuk havanın etkisini artırır hem de fiziksel travma ile egzema gelişimine neden olabilir.

Soğuk ve rüzgara karşı sadece atkı ve bere ile kamuflaj yapılmadan dışarı çıkılmamalıdır.

Sağlıklı bir cilt için bol bol havuç, kayısı ve domates…

Vitamin ve mineraller cildimizi rahatlatır, deride daha parlak pürüzsüz bir görünüm sağlar. Bunu da deri altı dokusuna gerekli olan nemlenmeyi sağlayarak yapar. A, C, E vitaminleri ile taze havuç, kayısı ve domateste bolca bulunan Beta Karoten'i mümkün olduğunca çok tüketmek önemlidir. Bu vitaminlerin antioksidan değerleri çok yüksektir ve olumsuz hava koşullarının cilde verdiği zararlarla savaşıp cilt hasarlarını onarır. Ayrıca her zaman yediğimizden daha fazla taze meyve ve sebze yemeye gayret etmek gerekir.

Sadece yüzünüze değil vücudunuza da özen gösterin

Her zaman yüz cildimiz ilk planda düşünüldüğü için aslında gerçekten su kaybı yüksek olan vücut derimiz ihmal edilir. Soğuk havaların gelmesiyle vücudu kapatan kıyafetler tercih edildiğinden problemin varlığı da görülmez.
Oysa özellikle her gün banyo sonrasında mutlaka vücut nemlendiricileri sürülmelidir. Deri henüz nemliyken sürülmeleri daha başarılı sonuç verir. Nemlendirici krem ya da losyonlar gelişigüzel seçilmemeli, içeriklerine dikkat edilmeli, bu konuda Dermatoloji uzmanlarından yardım alınmalıdır. Özellikle vazelin, dimetikon, gliserin, linoleik asit, seramid gibi maddeleri içerenler tercih etmek gerekir.

Kış aylarında da güneş koruyucu ürün kullanmaya devam edin!

UV sebebiyle gelişmiş kırışıklıklar için acil önlem almak gerekir. Öncelikle şunun bilinmesi gerekir ki; sonbaharda da kış aylarında da güneş koruyucu ürünler kullanılmaya devam edilmelidir. Çünkü gün ışığının olduğu her mevsimde ve saatte cildimiz UV ışınlarına maruz kalır ve gittikçe yaşlanır. Yaşlanmış ya da kırışmış ciltler için antioksidan özellikleri olan gece kremleri, maske ürünleri ve de cildin kalınlığını azaltmaya yönelik tedavi yöntemleri tercih edilmelidir. Cilt kalınlığını azaltan en etkili tedavi yöntemi peeling tedavisidir ve bu tedavi mutlaka dermatologlar tarafından yapılan kimyasal peeling olmalıdır.

Kimyasal peeling sadece kırışıklıklara yönelik etkili bir yöntem değil, aynı zamanda güneş ışınlarıyla oluşmuş pigmantasyonları ve akneyi azaltıp, yüze canlı şeffaf bir görüntü sağlamak için ideal olan tedavi yöntemidir.

Her mevsim öncesi, cildimizi etkileyen hava koşullarına göre gerekli tıbbi ve kozmetik tedavi yöntemlerini uygulamak ve uygulatmak, hem oluşabilecek hasarları önler, hem de sürekli olarak sağlıklı ve genç bir cilde sahip olmamızı sağlar. Özellikle ani hava değişikliklerinde bilinçli hareket etmek gerekir.


YANLIŞ YAPILAN MASAJ SAKATLIĞA YOL AÇABİLİR!

Gerginlikten kurtulmanın, biraz daha rahatlamanın en iyi yollarından birisi masaj yaptırmak. Ancak uzmanlar masajın doğru eller tarafından yapılması gerektiğini, yanlış yapılacak masajın ciddi rahatsızlıklara yol açabileceğine dikkat çekiyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ebru İlbuldu masaj ile ilgili soruları yanıtladı.

Masaj nedir?

Dilimizdeki masaj sözcüğü Arapça dokunma anlamına gelen “mass” ve Yunanca yoğurma anlamına gelen ”massein” sözcüklerinden türetilmiştir. Masaj; deri, derialtı dokusu, kaslar, iç organlar, metabolizma, dolaşım ve lenf sistemlerinin mekanik ve sinirsel (refleks) yolla tedavi amaçlı uyarılması; çeşitli darbeler ve ovmalarla bölgesel kan dolaşımını artırma, damarları genişleterek dokuya daha fazla kan gelmesini sağlama yöntemidir. Masajla, yumuşak dokuları mekanik olarak uyararak sistematik manipülasyonlarla organizmada fizyolojik ve psikolojik etki yaratılır. Vücut yüzeyinde el, elektrik, su vb. aracılığı ile tedavi, bakım ve rahatlama sağlanır.

Masaj ortalama ne kadar uygulanmalıdır?

Masaj süresi, uygulanacağı bölgeye göre farklılık göstermektedir. Buna göre;
Genel vücut masajı: 45-60 dakika,
Yüz masajı: 5-10 dakika,
Kollar: 10-15 dakika,
Bacaklar: 15-20 dakika olmalıdır.

Masaj, vücutta nasıl bir etki yaratır?

Masaj tedavisinde etkiler ve alınacak sonuçlar, yapılan uygulamalara ve tekniğe göre çok değişir. Masaj tedavilerinin hemen hemen hepsinde, çevresel damar ağında genişleme kızarıklık görülür. Böylece dokulara besin ve savunma maddelerinin akışı hızlanır; genel metabolizma canlanır; oksijen kullanımı artar. Ayrıca metabolizma atıklarının dokulardan uzaklaştırılmasıyla da yorgunluk giderilerek ağrı azaltılır. Masajın uygulama şekline bağlı olarak oluşan bir başka etkisi de uyanıklık düzeyini yükseltmektir. Buna karşın devamlı, ritmik, yavaş ve geniş alanlı ılımlı uygulamalar sakinleştirici, gevşetici ve uyku getirici etki gösterir.

Masajın hangi rahatsızlıklarda uygulanabilir?

Masaj, yara dokuları ve yapışıklıkların çözülmesi ve giderilmesinde, kas spazmı, tendon iltihabı, uykusuzluk ve nevrasteni durumlarında, kas krampları ve yaralanmalarda akut devreden sonra, migren, gerilim tipi ve hipertansiyona bağlı baş ağrılarında, ağrılı adet dönemlerinde, kabızlıkta ve ağrılı noktalarda uygulanabilir.

Masajın uygulanmaması gereken durumlar var mıdır?

Damar darlık ve tıkanıklıklarında, kanama eğilimi ve pıhtılaşma bozukluklarında, eklem zarı iltihaplanmalarında, deri enfeksiyon ve hastalıkları, kanser, akut enfeksiyon hastalıkları ve akut yaralanmalar masajın uygulanamayacağı durumlardır. Ayrıca yemeğin hemen ardından masaj uygulatmak da zararlıdır.

Masajın yanlış kişiler tarafından uygulanması ne gibi sonuçlara yol açar?

Masajın kesinlikle doğru kişiler tarafından uygulanması gerekir. Yoksa uygulanan masaj dokulara zarar verebilir. Vücudun bir bölgesinde tam anlamıyla kaynamamış bir kırık varsa kırığın yeniden büyümesine neden olabilir, damar tıkanıklığı varsa pıhtı atma riskinin artmasına yol açabilir, kaslarda yırtılmalar ve zedelenmeler de oluşabilir. Ayrıca yanlış uygulanan masaj hiçbir vücuda hiçbir yarar sağlamaz.


VİTAMİNLER:

VARLIĞI DERTLERE ÇARE, EKSİKLİĞİ HASTALIKLARA VİZE

Sağlıklı saçlar için A, ışıldayan bir cilt için B3, kanserden korunmak için E, kemikleriniz için K, iyileşmeyen yaralar için D vitamini... Sağlığınızı ve güzelliğinizi korumanın yolu vitaminlerden geçiyor. Peki hangi vitamin ne işe yarıyor, eksikliği ne tür rahatsızlıklara yol açıyor? Suadiye Memorial Tıp Merkezi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Oya Yüksek, “Vitaminlerin faydaları” hakkında bilgi verdi.

Vitaminler, “Yağda Eriyen Vitaminler” ve “Suda Eriyen Vitaminler” olmak üzere iki alt gruba ayrılırlar. A, D, E ve K vitamininden oluşan yağda eriyen vitaminler; sentezleri için kolesterol gerektiren, yağ dokusunda depolanabilen ve ihtiyaç anında salınabilen vitaminlerdir. B vitamin kompleksleri ailesinden ve C vitamininden oluşan suda eriyen vitaminler ise; vücutta depolanamazlar ve her gün belirli miktarlarda dışarıdan alınmaları gerekmektedir.

A VİTAMİNİ

A vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Karaciğerde depolanan bu vitamin ısıya ve pişirmeye dayanıklıdır.
Yararları:

Sağlıklı deri ve saçlar için gereklidir. Diş, dişeti ve kemik gelişiminde önemli rol oynar. Normal görme ve gece görme de etkilidir. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Akciğer, mide, üriner sistem ve diğer organların koruyucu epitelinin düzeninde rol oynar. Kanser, damar sertliği ve katarakt gibi hastalıkları önlediği yolunda önemli bulgular elde edilmiştir. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümörlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır.

Hangi besinlerde bulunur?
Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Ayrıca tereyağı ve peynirde de bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır(alfa karoten). Sonradan A vitaminine dönüşecek olan Beta Karoten ve diğer karotenoidler ise yeşil yapraklı ve sarı sebzelerde ve tahıllarda bulunur.

Eksikliği nelere yol açar?
A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bağışıklık sisteminin zayıflaması, enfeksiyonlara elverişli hale gelme, akne (sivilce) oluşumunda artış, yorgunluk, diş, dişeti ve kemiklerde deformiteler A vitamini eksikliğinin yol açabileceği diğer şeylerdir.

D VİTAMİNİ

D vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. İki şekilde bulunur. Aktif ergosterol, kalsiferol ve D2 vitamini gibi adlarla da bilinen ergokalsiferol ışınlanmış mayalarda bulunur. Aktif 7-dehidrokolesterol ve D3 vitamini gibi adlarla da anılan kolesalsiferol ise insan derisinde güneş ışığı ile temas sonucu meydana gelir ve daha çok balık yağında ve yumurta sarısında bulunur. Isıya ve pişirmeye karşı dayanıklıdır.
Yararları
İnce bağırsaklardan kalsiyum ve fosforun emilimini düzenleyerek kemik büyümesi, sertleşmesi ve tamiri üzerinde etkili olur. Raşitizmi önler. Böbrek hastalıklarında düşük kan kalsiyumu seviyesini düzenler. Kas kasılmalarını önler. Kalsiyumla birlikte kemik gelişimini kontrol eder. Bebekler ve çocuklarda kemik ve dişlerin normal gelişme ve büyümesini sağlar. Güneş ışığı bakımından yetersiz bölgelerde yaşayan çocuklar, yetersiz gıda alan ve fazla kalori yakan kişiler, 55 yaşın üzerindekiler, özellikle menopoz sonrası kadınlar, emziren ve hamile kadınlar, alkol veya uyuşturucu kullananlar, kronik hastalığı olanlar, uzun süredir stres altında olanlar, yakın geçmişte ameliyat geçirmiş olanlar, mide-bağırsak kanalının bir kısmı ameliyat ile alınmış olanlar, ağır yaralanma ve yanığı olan kişilerin D vitaminine özellikle ihtiyaçları vardır.

Hangi besinlerde bulunur?
Süt ve süt ürünleri, ringa balığı, uskumru fileto, somon balığı, tuna balığı, balık yağı

Eksikliği nelere yol açar?
Raşitizm (Çocuklarda D vitamini eksikliği ile oluşan hastalık): Çarpık bacaklar, kemik veya eklem yerlerinde deformasyonlar, diş gelişiminde gerilik, kaslarda zayıflık, yorgunluk, bitkinlik.
Osteomalazi (yetişkinlerde D vitamini eksikliği ile oluşan hastalık) kaburga kemiklerinde, omurganın alt kısmında, leğen kemiğinde, bacaklarda ağrı, kas zayıflığı ve spazmları, çabuk kırılan kemikler.

E VİTAMİNİ

Yararları

En iyi antioksidandır. Serbest radikallerin oluşmasını engelleyerek kanser gibi dejeneratif hastalıkların oluşmasını engeller. Hücre zarı ve taşıyıcı moleküllerin lipid kısmını stabilize ederek hücreyi serbest radikaller, ağır metaller, zehirli bileşikler, ilaç ve radyasyonun zararlı etkilerinden korur. Bağışıklık sisteminin aktivitesi için gereklidir. Timus bezini ve alyuvarları korur. Virütik hastalıklara karşı bağışıklık sistemini geliştirir. Göz sağlığı için hayati önem taşır. Retina gelişimi için gereklidir. Serbest radikallerin katarakt yapıcı etkilerini önler.

Yaşlanmaya karşı koruyucudur. Serbest radikallerin; dokular, deri ve kan damarlarında oluşturduğu dejenaratif etkiyi önler. Yaşlanmayla ortaya çıkan hafıza kayıplarını da önleyici etkisi vardır.

Hangi besinlerde bulunur?
Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur. Badem, ayçiçeği yağı, soya yağı, balık yağı, mısırözü yağı ve buğday tanesi en iyi kaynağıdır.

Eksikliği nelere yol açar?
E vitamini eksikliği ender görülür. Kansızlığa neden olabilir. E vitamini eksikliğinde kalp hastalıkları ve kanser riski artar. Çocuklarda hemolitik anemi ve göz bozuklukları, yetişkinlerde dengesiz yürüme, konsantrasyon bozukluğu, düşük tiroid hormonu seviyesi, sinir harabiyeti, uyuşukluk, anemi, bağışıklık sisteminde zayıflama görülebilir.

K VİTAMİNİ

K Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Genellikle vücutta bağırsak bakterileri tarafından sentezlenir.
Yararları
Kan pıhtılaşmasında önemli rol oynar. Bazı çalışmalar özellikle yaşlılarda kemikleri güçlendirdiğini göstermektedir.

Hangi besinlerde bulunur?
Lahana, karnabahar, ıspanak ve diğer yeşil sebzelerde, soya fasulyesi ve tahıllarda bulunur.

Günlük ihtiyacınız nedir?
Genellikle sebzelerle alınan günlük 60-85 mg. herhangi bir eklemeye gerek kalmadan yeterli olmaktadır.
Eksikliği nelere yol açar?
Kontrolsuz kanamalara neden olan K vitamini eksikliği malabsorbsiyon hastaları hariç ender görülür. Doğumdan sonraki ilk 3-5 gün içerisinde bağırsak florası henüz tam gelişmemiş olduğundan K vitamini eksikliği vardır.

B1 VİTAMİNİ: TİAMİN

Yararları
Vitamin B1 ya da Tiamin, diğer B grubu vitaminlerle birlikte vücudun, özellikle beynin, enerji üretiminimde gerekli bir vitamindir. Bu vitamin öncelikle şeker hastalığı, doku sertleşmesi, sinirsel hastalıklar önlenmesinde kullanılır ve yaşlı insanların zihinsel fonksiyonların sürdürebilmesine yardımcı olur. Merkezi sinir sistemi sağlığını korumakta önemli bir rol oynar. B1 vitamini kan hücrelerinin oluşumu ve sağlıklı bir dolaşım sistemi için gerekli olan hidroklorik asidin üretiminde rol oynar. Ayrıca karbonhidratlardan enerji üretiminde, kalp ve sindirim sistemi kaslarının tonusunun korunmasında anahtar rolü vardır.
Hangi besinlerde bulunur?
Buğday başağı, kepek, bira mayası, sebzeler gibi birçok besinde bol miktarda bulunur. Sebzelerin pişirilmesi, sütün kaynatılması yada sterilize edilmesi çok önemli miktarda tiamin kaybına neden olur, bu nedenle pastörize olmuş sütte az bulunur. Kuru fasulye, yumurta, bütün hububatlar, kahverengi pirinç ve deniz ürünleri B1 kaynaklarıdır. Süt ve süt ürünleri, sebze ve meyveler B1 açısından çok zengin kaynaklar olmasalar da yüksek miktarlarda tüketildiklerinde yeterli B1 vitamini sağlayabilir.

Eksikliği nelere yol açar?
B1 vitamini eksikliği durumunda “Wernicke-Korsakoff” sendromu hastalığı görülür. Ciddi bir beyin hastalığı olan bu sendrom alkol kullanımı ve tiamin eksikliği birleşiminde görülür. Hafif dereceli tiamin eksikliği ise yorgunluk ve depresyon ile sonuçlanır. B1 düzeylerindeki yetersizlik ise; gözlerde güçsüzlük, zihin bulanıklığı ve fiziksel koordinasyonda bozukluğa sebep olur. Ayrıca iştah azalması, sindirim bozukluğu, kabızlık, yorgunluk, başağrısı, sinir ve dolaşım sistemi hastalıkları, kas krampları, ödem gibi sorunlara yol açabilir.
B1 vitaminin uzun süre eksikliklerinde “Beriberi” adı verilen ve merkezi sinir sistemini yıkıcı ve bazen ölümcül derecede etkisi olan bir hastalık oluşabilir. Beriberi'ye beslenme düzeyleri yeterli olan ülkelerde pek rastlanmaz. Ancak uzun süreli alkolizm vakalarında bu hastalığa ratlanabilmektedir. B1 düzeylerini ağızdan alınan antibiotikler, sulfa grubu ilaçlar, antiasitler ve doğum kontrol hapları da etkileyebilir. Ayrıca karbonhidratı yüksek diyetle beslenen kişilerde B1 ihtiyacı artabilmektedir.

B2 VİTAMİNİ: RİBOFLAVİN

B2 suda eriyen bir vitamindir ve vücutta depolanmaz.
Yararları
Riboflavin olarak da adlandırılan B2 vitamini enerji üretimi, enzim fonksiyonu, normal yağ asidi ve aminoasit sentezi için önem taşımaktadır. Besinlerden enerjinin serbest bırakılmasında rol oynar. A vitamini ile birlikte kullanıldığında solunum, sindirim, dolaşım ve boşaltım sisteminin mukozasının sağlıklı olmasını sağlar. Sinir sistemi, deri ve gözleri korur. Normal büyüme ve gelişmeye yardımcı olur. Enfeksiyon, alkolizm, yanık, mide ve karaciğer hastalıkları tedavisine yardımcı olur. Migren, katarakt, orak hücreli anemi tedavisinde kullanılır.
Yetersiz kalorili diyet alanlar, beslenme bozukluğu olanlar veya kalori ihtiyacı artmış kişiler. Gebe veya emziren kadınlar, alkol veya diğer madde bağımlıları, kronik hastalığı olanlar, uzun süreli stres altında olanlar, yakın geçmişte operasyon geçirmiş kişiler, sporcular ve beden işçileri, sindirim sisteminin bir bölümü operasyonla alınmış olanlar, ağır yanık veya yaralanması olan hastalar, doğum kontrol hapı veya östrojen kullananlar yoğun B2 vitamini ihtiyacı duyarlar.

Hangi besinlerde bulunur?
Açık yeşil sebze ve meyvelerde bulunur. Diğer B2 kaynakları: badem, bira mayası, peynir, tavuk, sığır eti, böbrek, buğday.

Eksikliği nelere yol açar?
Ağır B2 eksikliğine nadir olarak rastlanır. Alkol bağımlılarında görülebilir. Ancak çok ağır olmasa da tehlikeli düzeyde riboflavin eksikliği yaşlıların yaklaşık yüzde 33'ünde görülebilmektedir.
B2 eksikliği ağız kenarlarında çatlaklar, dil ve dudaklarda iltihaplanmalar, ışığa duyarlı gözler, ciltte kaşıntı, sersemlik, uykusuzluk, öğrenme güçlüğü, gözlerde yanma ve kaşıntı ve kornea hasarına yol açabilir.

B3 VİTAMİNİ: NİASİN

Niasin, Niasinamid veya Nikotin Amid olarak da adlandırılan B3 vitamini; protein, yağ ve karbonhidrat metabolizması için gerekli olan bir vitamindir.
Yararları
B3 vitamini kan dolaşımını düzenler, sağlıklı bir deri sağlar ve santral sinir sisteminin çalışmasına yardımcı olur. Beyin ve hafızanın ileri fonksiyonlarının denetlemesinden dolayı şizofreni ve diğer zihinsel hastalıklarda tedavi edici rol oynar. Son olarak yeterli B3 düzeyinin insülin ile östrojen, progesteron ve testesteron gibi cinsiyet hormonlarının sentezi için hayati rol oynadığı gösterilmiştir. Son zamanlarda kan kolesterolünü ve trigliseritini yan etki olmadan emniyetle düşürebildiği için doktorlar tarafından bu amaçla sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak B3 vitamininin kullanımında doz ayarlaması mutlaka doktor tarafından yapılmalıdır.

Hangi besinlerde bulunur?
B3 vitamini içeren doğal yiyecekler sığır eti, brokoli, karnabahar, havuç, peynir, mısır unu, yumurta, balık, süt, patates ve domatestir. Ette bol miktarda vardır. Vücut, süt ve yumurtadaki proteinlerden de niasin üretebilir.
Eksikliği nelere yol açar?
B3 vitamini eksikliğinde “pellegra” adı verilen ve sinir sisteminde fonksiyon bozukluğu, mide bağırsak sistemi bozukluğu, ishal, zihin bulanıklığı, depresyon ve ağır dermatit ve çeşitli cilt lezyonlarına neden olan bir hastalık oluşur.

B5 VİTAMİNİ: Pantotenik Asit

Pantotenik Asit olarak da adlandırılan B5 vitamini hem hayvansal hem de bitkisel kaynaklarda bulunabildiğinden Yunanca "heryer" anlamına gelen "pantos" sözcüğünden kökenini almıştır. Vücutta depolanmayan ve suda eriyen bir vitamindir.

Yararları
Depresyonla savaşmakta olan faydasının yanı sıra mide bağırsak sisteminin normal çalışmasına yardımcı olur; kolesterol, D vitamini, kırmızı kan hücreleri ve antikorların üretimi için gereklidir.
Normal büyüme ve gelişmeyi destekler. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesine yardım eder. Birçok vücut materyalinin sentezine yardımcı olur. Böbrek üstü bezinin fonksiyonunu destekler, enerji metabolizmasında gereklidir. Çeşitli böbrek üstü bezi hormonları, steroidler ve kortizonun oluşumunda hayati rol oynadığı için antistres vitamini olarak da tanımlanır. Ayrıca şunlara iyi gelir: yara iyileşmesi, stress, depresyon, alerji, alkolizm, karaciğer sirozu, kabızlık, yorgunluk, mide ülserleri, osteoartrit, romatoid artrit vs…

Hangi besinlerde bulunur?
Dana eti, karaciğer, balık, tavuk, yumurta, peynir, fasulye, tüm tahıllar, hububatlar, karnabahar, bezelye, avakado, patates, mısır, kuru yemişler de bolca bulunur.

Eksikliği nelere yol açar?
Doğrudan B5 vitamini eksikliğine bağlı insanlarda oluşan hiçbir hastalık belirtilmemiştir. Bunun sebebi her türlü besinde bolca bulunmasıdır. Ancak B5 vitamini eksikliğine bağlı bazı belirtilerin oluşabileceği kanıtlanmasa da varsayılmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: sinir harabiyetleri, solunum problemleri, cilt problemleri, artrit, alerji, doğumsal bozukluklar, zihinsel yorgunluk, baş ağrısı, uyku bozukluğu, kas spazmları, kramplar.

B6 VİTAMİNİ: Pyridoxine

Pyridoxine olarak da adlandırılan B6 vücutta depolanmayan ve suda eriyen bir vitamindir. Diyetle veya ek vitamin olarak mutlaka alınmalıdır. Üç farklı formu vardır. Alkol, aldehit ve amin. Hayvansal ve bitkisel besinlerde düşük yoğunlukta bulunur.
Yararları
Vücutta diğer birçok vitaminden daha fazla hayati fonksiyonları destekleyici rol oynar. Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında yer alır. Hormonlar, kırmızı kan hücreleri, sinir hücreleri ve enzimlerin oluşumunda rol oynarlar. Ayrıca B6 vitamini iştahımızı, ağrıya karşı duyarlılığımızı, uyku düzenimizi, ruh durumumuzu etkileyen serotonin adlı maddenin yapımında da etkili olmaktadır. B6 vitamini bağışıklık sistemini güçlendirir, kolesterol birikimine engel olarak kalbi korur, böbrek taşı oluşumunu engeller. karpal tunel sendromu, adet öncesi gerginlik sendromu, artritler, alerjiler, geceleri oluşan bacak kramplarının tedavisinde de kullanılır. B6 vitamini birçok enzimin oluşumuna katılır. Örneğin, demirin hemoglobin yapısına katılmasını sağlayan enzimlerin içinde de bulunurlar. Ensefalopati ve polinevrit gibi nörolojik hastalıkların tedavisinde B6 vitamini etken madde olarak kullanılır.

Hangi besinlerde bulunur?
Başlıca Vitamin B6 kaynakları arasında muz, avakado, tavuk eti, patates, ıspanak, bezelye, bira mayası, havuç, yumurta, balık ve bütün hububatlar gelmektedir. Tavuk, balık, ıspanak, patates, muz, kepekli ekmek, kuruyemiş diğer önemli kaynaklarıdır.

Eksikliği nelere yol açar?
B6 vitamini eksikliği son derece enderdir. Bu durumda deri, sindirim sistemi ve sinir sistemi rahatsızlıkları ortaya çıkar. Dudak ve dil çatlaması, egzama gibi fiziksel belirtiler görülür. B6 vitamini eksikliğinde ani uykusuzluk ve santral sinir sisteminin çalışmasında bozukluklar oluşmaktadır. Eksikliğinde depresyon, kusma, anemi (kansızlık), böbrek taşları, dermatitler, uyuşukluk, bağışıklık sisteminin zayıflamasına bağlı olarak sık hastalanma görülebilir. Yeni doğanlarda B6 vitamini eksikliğine bağlı olarak aşırı sinirlilik, huysuzluk; bazende kasılma nöbetleri görülebilir.

B12 VİTAMİNİ

Yararları
Suda eriyen B12 özellikle sinir sistemi fonksiyonları için gereklidir. Folik asit ile birlikte doğum defektlerini önlemekte önemli rol oynar. Yine folik asit ve B6 vitamini ile birlikte kalp hastalıklarını ve damar tıkanıklığını önleyici rol oynamaktadır. Asetilkolin üretimini arttırdığı ve beyinde sinir iletimini düzenlediği için Alzheimer hastalığında koruyucu rolü olabileceği düşünülmektedir. Normal büyüme gelişmede olumlu rol oynar. Sinir hasarlarında tedavi edici rol oynar. Pernisiyöz anemi tedavisinde kullanılır. Mide bağırsak sisteminin bir kısmı cerrahi olarak çıkartılmış hastalarda oluşabilecek B12 vitamin eksikliğine bağlı belirtileri önler. Vejeteryanlarda ve birtakım emilim bozukluğu olan hastalarda oluşabilecek B12 vitamin eksikliğine bağlı belirtileri önler. Bağışıklık sistemini ve sinir sistemini güçlendirir. DNA molekülünü sentezler ve kırmızı kan hücrelerini üretirler.

Hangi besinlerde bulunur?
B12 vitamini folik asit ile birlikte alınmalıdır. Karaciğerde, sütte, yumurta akında, peynirde, balıkta, ette ve karideste bol miktarda, bitkilerde ise son derece az miktarda bulunur. Dana eti, dana karaciğeri, böbrek, midye, dil balığı, ringa balığı, uskumru, sardalya B12 vitamini içeren yiyeceklerdir. Sebzelerde ise B12 vitamini bulunmaz.

Eksikliği nelere yol açar?
B12 vitamin eksikliklerinde zihinsel ve sinirsel fonkisyonlar bozulabilir ve kulak çınlaması, hissizlik gibi belirtileri görülür. Yaşlı insanlarda depresyonun en önemli nedenidir. Yaşlandıkça B12 vitamininin emilimi için gerekli olan mide asitimiz giderek düşer. Besinlerin emilim yeteneğini kaybeden yaşlı insanlarda, B12 gereksinimi giderek artar. Bu nedenle 50 yaş üzerindeki insanların B12 vitaminini harici alınması önerilir. Diğer suda eriyen vitaminlerden farklı olarak vücut dokularında depolanabilir. Bu yüzden eksiklik belirtilerinin ortaya çıkması yıllar alabilir. Ağır vitamin B12 eksikliğinde ise sinir fonksiyonlarının bozulduğu kronik hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Yaş ilerledikçe vitamin B12 eksikliğinin görülme sıklığı artmaktadır. Araştırmalar 65 yaşın üstündeki kişilerin yaklaşık % 40'ında vitamin B12 eksikliği olduğunu göstermektedir. Bu yaşlarda görülen bazı zihinsel bozukluklar ve depresyonun bu nedenle oluşabileceği düşünülmektedir. Alzheimer hastalığına benzer belirtiler verebilir ve eksiklik uzun yıllar sürerse zihinsel bozulma geriye dönüşümsüz hale gelebilir. B12 vitamini eksikliğinin, iyileşmesi mümkün olmayan sinir tahribatlarına neden olması dolayısıyla, hayvansal ürünlerin hiçbirini yemeyen vejeteryanların, mutlaka ayrıca B12 vitamini alması gerekir. Hafif derecede B12 eksikliği çok sık görülür. Uyuşukluk, unutkanlık, sabahları yataktan yorgun kalkma gibi belirtiler HIV pozitif kişilerin yüzde 35 inde vitamin B12 eksikliği olduğu bulunmuştur. Yararı tam olarak kanıtlanamasa da AİDS tedavisinde vitamin B12 eklenmektedir.

C VİTAMİNİ

Yararları
C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollojeni üretmek ve bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi) destek olmaktır. Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. Yüksek dozda alınması halinde ne gibi yararlar getireceği yolunda çalışmalar sürmekle birlikte; beta karoten gibi, antioksidan etki nedeniyle, kanser, kalp-damar hastalıkları ve katarakta yakalanma ihtimalini azalttığı belirlenmiştir. Ayrıca, soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı da direnci arttırmaktadır.
Hangi besinlerde bulunur?
Turunçgillerde bol miktarda bulunur. Ayrıca; muzda, taze sebzelerde, maydanozda, kabakta, soğanda, domateste, lahana, ıspanak, kıvırcık salata gibi yeşil yapraklı sebzelerde ve biberde bulunur.


SİĞİLLERİNİZİ HAFİFE ALMAYIN

İyi huylu deri kabartıları olarak bilinen siğiller bulaşıcı olmaları ve çok nadiren de olsa deri kanserine sebep olabilmeleri nedeniyle risklidir. Cinsel organlarda çıkan siğiller de bulaşıcı özellik gösterir ve cinsel organlarda tahribata neden olabilir. Kişisel bakım malzemelerinin ortak kullanılması siğillere davetiye çıkarır. Suadiye Memorial Tıp Merkezi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Vildan Şengöz “Siğiller ve korunma yolları” hakkında bilgi verdi.

Siğil, Human papilloma virüs ( HPV) adı verilen bir mikroorganizmanın insandan insana bulaşması sonucu ortaya çıkan cilt hastalığıdır. Bulaşma, temasla olur. Hastalık etkenini cildinde taşıyan insanların temas ettiği eşyaların ortak kullanılması, tokalaşma, öpüşme gibi nedenlerle HPV karşı tarafa verilebilir.

Erkekler de kadınlar da dikkat etmeli

Bağışıklık sistemi engelini aşmayı başaran virüs, deri altına yerleşip kendini sayıca çoğaltmaya başlar. Siğil, deriyle kaplı olan her yerde çıkabilir. Tuttuğu yerlerde kabartılar şeklinde kendini belli eder. Siğiller çocukluk döneminde başta olmak üzere her yaş grubunda ve her iki cinste yaygındır. Tuttuğu bölgeye göre farklı görünümlerde olabilir. Yüzde genelde yanaklarda, erkeklerde özellikle sakal diplerinde susam tanesi şeklinde kabartılar olur. Fark edilmesi zordur. Kaşıntı, ağrı gibi bulgular vermez. Tıraş oldukça kesilen yerlerden yüzün diğer bölgelerine sıçraması çok kolaydır. Yüzlerce sayıya ulaşabilir.

Kişisel bakım malzemelerinizi özenli kullanın

Bazen yüzü tutan siğiller kahverengi lekecikler olarak belirirler. Bunlar da bulaşıcıdır. Genelde ortak kullanılan makyaj malzemelerinden geçer. Yüze yapılan ağda, sir gibi işlemler virüs için kapıyı açar. Bir kez cilt bariyerini aşmayı başaran virüsün çoğalması kolaydır. Yüzden sonra en sık siğil görülen bölge ellerin üzeri ve tırnak kenarlarıdır. Manikür yaptırırken kanamanın olması, tırnak kenarlarının derinden kesilip alınması ortamda bulunan virüsün girişini kolaylaştırır. Manikür ve pedikür aletleri kişiye özel olmalı ve bu işlemleri yapan kişilerin özellikle elleri siğil açısından sık sık kontrol edilmelidir.

Okula giden çocuklar siğili birbirlerine bulaştırıyor

Özellikle okul çağı döneminde ortak eşya kullanan ve birlikte oynayan çocuklarda birbirlerine çok kolay bulaşma olur. Ellerinde siğili olan çocukların dudaklarında hatta ağız içinde bile siğil görülebilmektedir. Tırnak kenarından tırnağın altına doğru siğilin büyümesi tırnağı bozar ve düşmesine neden olabilir.

Ayaklarınızda siğil varsa vakit kaybetmeden tedaviye başlayın

Ayak tabanında birden beliren nasırımsı kabarıklıklar, siyak noktacıklanması olan kabartılar asla kesilip törpülenmemelidir. Bu kabartıların siğil olma ihtimali çok yüksektir. Nasır tedavisi için kullanılan ilaçların veya bantların uygulanması sadece siğilin yayılmasını ve derinleşmesini kolaylaştıracaktir. Ayak altındaki siğiller diğerlerinin aksine birleşip bir araya gelmeyi ve derinleşmeyi severler. Tedavileri bu nedenle uzun sürer. Başlangıçta vakit kaybetmeden tedavinin başlanması bu nedenle önemlidir.

Genital bölge siğilleriniz için doğrudan bir dermatoloğa başvurun

Erkekte ve kadında genital organları tutan HPV yine diğer bölgedekilere benzer şekilde siğiller yapabilir. Bu nedenle cinsel organ üzerinde son zamanlarda fark edilen deri renginde kabartıların olması mutlaka cilt hastalıkları uzmanına başvurmayı gerektiren bir durumdur.
Siğil için en önemli konu; tanısının erken koyulması ve tedavinin doğru şekilde başlanmasıdır. Siğilin vücudun başka yerlerine ve kişinin temas ettiği insanlara bulaşma riski olması nedeniyle bir an önce tedavi yapılmalıdır. Genital bölge tutulumunda cinsel ilişkiyle karşı tarafa hastalık hızla ve çok kolay bulaşacağından eşli tedavi gerekir.

Siğilleri koparmak ve kanatmak doğru değil

Siğilin yayıldığı bölge, sayısı, büyüklüğü ve derinliği gözönünde tutularak sürme ilaçlarla, dondurma ( kriyoterapi) veya elektrikle yakma ( koterizasyon) yöntemiyle en kısa zamanda tedavi edilir. Siğillerin viral kökenli olması nedeniyle tekrar çıkma ihtimali her zaman vardır. Bu nedenle cilt doktorunun belirttiği sıklıkla kontrollere gitmeli ve bir tane bile bırakmadan siğili yok ettirmelidir. Özellikle ailede başka bireylerde olmaması hastalığın yeniden görülmemesi açısından önemlidir. El ve ayaklardaki siğillerin kanatılması, üzerinin koparılıp kurcalanması bulaşmasına neden olur


NEFES DARLIĞI YENİ HASTALIKLARIN HABERCİSİ OLABİLİR!

Uzmanlar, günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız nefes darlığı konusunda uyarıyor. Çoğu zaman ciddiye almadığımız nefes alamama durumu bazı hastalıkların belirtisi olabiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Esra Sönmez Duman, nefes darlığı ile ilgili soruları yanıtladı.

• Nefes darlığı nedir?

Nefes darlığı, hava açlığı, nefes almada güçlük, solunumda hoşa gitmeyen ve kişiyi rahatsız eden bir farklılık, soluk alamama veya göğüste sıkışma hissi olarak tanımlanabilir. Tıpta dispne olarak adlandırdığımız nefes darlığı, tamamen subjektif bir yakınma olup hem hasta hem de sağlıklı kişilerde görülebilir. Göğüs Hastalıkları uzmanlarına en sık başvuru şikayetlerinden biridir. Sağlıklı kişilerde yüksek rakımda yaşamak, ağır egzersiz yapmak gibi durumlarda ortaya çıkabilen nefes darlığı metabolizmanın hızlanmasına bağlıdır ve normal sayılabilir. İstirahat halinde, günlük işleri yaparken veya az bir efor sonrası gelişen nefes darlığı çoğunlukla bir hastalığın belirtisidir ve doktora başvurup incelenmesi gerekir.

• Nefes darlığı neden meydana gelir?

Solunum sistemi ve/veya dolaşım sisteminin vücudun ihtiyacını karşılamada yetersiz kaldığı durumlarda nefes darlığı meydana gelir. Örneğin astım gibi havayolu hastalığı olan bir kişide akciğerlerin yeterince havalanamaması nefes darlığına neden olurken kalp yetersizliği gibi kalbin pompa gücünün zayıfladığı durumlarda sisteme yeterince kan sunulamaması nefes darlığına yol açar. Bunların dışında anemi (kansızlık, oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerimizin azlığı) de önemli bir nefes darlığı nedenidir.

• Daha çok kimlerde nefes darlığı görülür?

Nefes darlığı birçok hastalıkta görülebilmekle beraber en sık akciğer ve kalp hastalıklarında ortaya çıkmaktadır. Ani ve şiddetli bir şekilde ortaya çıkan nefes darlığı, akciğer embolisi (akciğer damarlarına pıhtı atması), pnömotoraks (akciğerin sönmesi), akut astım atağı, pnömoni (zatüre), kalp krizi gibi acil müdahale gerektiren hastalıkların ilk bulgusu olabilir. Eforla gelişen, zaman içinde giderek artan nefes darlığı ise kronik obstrüktif akciğer hastalığı, interstisyel akciğer hastalıkları, akciğer kanseri, akciğer zarı hastalıkları, iskemik kalp hastalığı, kapak hastalıkları, kalp yetersizliği, anemi, göğüs kafesi deformitesi veya kas hastalıklarına bağlı olarak görülebilir. Ayrıca akut bronşit ve zatürenin ilk bulgusu nefes darlığı olabilir.

• Hangi durumlarda doktora başvurmak gerekir?

Kişinin nefes darlığı hissetmesi doktora başvuruyu gerektirir. Özellikle ani gelişen şiddetli nefes darlığı acil durumdur ve hızla doktora başvurmak hayat kurtarıcı olacaktır. Fizik muayene ve hayati bulgular yol göstericidir. Öncelik sırası doktor tarafından belirlenmek üzere akciğer grafisi, solunum fonksiyon testleri, tam kan sayımı, EKG, kardiyak EKO, kardiyopulmoner egzersiz testleri gibi ileri tetkikler ile nefes darlığına yol açan hastalık tespit edilebilir. İleri tetkiklerde nefes darlığına sebep olacak herhangi bir bulguya rastlanmaz ise psikojenik nefes darlığı düşünülebilir. Bu durum hastanın altta yatan bir hastalığı olmaksızın nefes darlığı hissetmesidir.

• Nefes darlığı nasıl tedavi edilir?

Nefes darlığı bir hastalık değil belirtidir. Tedavi, nefes darlığına sebep olan hastalığın tanısını koymak ve uygun şekilde tedavi etmek ile olur. Örneğin astım atağı geçiren hastaya bronş gevşetici ilaçlar vererek, akciğer zarları arasında sıvı toplanmış ise sıvıyı boşaltarak, kansızlığı bağlı ise anemi tedavisi yaparak nefes darlığını tedavi edebilirsiniz.

• Tedavi edilmediği takdirde ne gibi sonuçlara yol açar?

Ani gelişen ve şiddetli nefes darlığı ile ortaya çıkan ve acil müdahale gerektiren akciğer embolisi, akciğerin sönmesi, kalp krizi, ağır astım atağı, zatürre ve solunum yetersizliği gibi hastalıkların müdahalesinde gecikmek hastanın hayatına mal olabilir, hızla en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), interstisyel akciğer hastalıkları gibi hastalıklarda nefes darlığı önce eforla ortaya çıkar, süreç içinde sinsice ve yavaşça ilerleyerek şiddetini artırır. Hasta nefes darlığı ile yaşamaya o kadar alışır ki bu durumu normal solunum sanar hale gelebilir ve doktora başvurmaz. Bu durum hastalığının ilerlemesine ve hastanın solunum yetersizliğine girmesine sebep olabilir. Nefes darlığına sebep olan hastalığının tespit edilip uygun şekilde tedavi edilmesi hastalığın ilerlemesini önleyecek ve hastanın hayat kalitesini artıracaktır.


HAMİLELİK DÖNEMİNDE MECBUR KALMADIKÇA İLAÇ KULLANMAYIN

Hamilelik süresince anne adaylarının sadece hekimlerinin önerdiği ilaçları kullanması gereklidir. Hekim önerisi olmadan eczaneden alınan kabızlık giderici, uyku yapıcı ilaçlar, sakinleştiriciler, ağrı kesiciler ve aspirin kullanılmamalıdır. En doğrusu çok mecbur kalmadıkça ilaç alınmamasıdır. Memorial Hastanesi Genetik Laboratuvarı Sorumlusu Genetik ve Farmakoloji Uzmanı Dr. Gülay Özgön, kadınların korkulu rüyası olan “Hamilelik döneminde ilaç kullanımı” hakkında bildi verdi.

Hamilelik süresince ilaç kullanımı felaketlere mi yol açar?
Klinik farmakolojideki gelişmeler, hamilelik süresince ilaç kullanılmasının felaketlere ve öngörülemez sonuçlara yol açabileceği korkusunu doğurmuştur. Bu korku doğal olarak gebelik süresince deneysel çalışmaları da kısıtlamış ve günümüzde elde edilen bilgilerin yalnızca yaşanan deneyimlerle sınırlı kalmasına sebep olmuştur. Örneğin; hipertansiyon, epilepsi, astım ve bakteriyel enfeksiyon gibi ilaç tedavisinin zorunlu olduğu durumlarda hangi ilacın hangi dozda uygulanması gerektiği farklı yorumlanmıştır.

Hamilelik döneminde en sık kullanılan ilaçlar:
Yapılan incelemeler ve araştırmalar göstermiştir ki hamilelerdeki ilaç kullanımı sıralamasında birinciliği antibiyotikler alır. Sonraki sıraları; analjezikler, sakinleştiriciler ile bulantı ve kusmayı engelleyen ilaçlar almaktadır.

İlacın kullanıldığı dönem önemli mi?
Hamilelikte ilaç kullanma risklerinden bahsederken, gebeliğin hangi dönemde olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü gebelik dönemlerine göre ilaç etkilenmeleri de farklı olmaktadır. Örneğin gebeliğin ilk 3 ayı -bebeğin organlarının oluştuğu dönemde- anomalilerin oldukça ağır ortaya çıktığı bir dönem iken, sonraki dönemlerde alınan ilaçların etkileri o kadar ağır olmayıp daha çok büyüme ve gelişmeyi olumsuz olarak etkilemektedir.

Bebekte anomali yaratan (Teratojen) etkenler:
Gelişmiş ülkelerde bile tüm doğumların yüzde 2’sinde anomali görülmektedir. Genetik nedenler, bebeğin rahim içinde geçirdiği enfeksiyonlar, anne adayının şeker, epilepsi gibi kronik hastalıkları ile anne adayının; alkol, diğer madde bağımlılığı ya da radyasyona maruz kalması gibi nedenlerin yanında bazı ilaç kullanımları da sakat bebek doğumuna sebep olabilmektedir. Ailede daha önce sakat bebek doğumu ya da tekrarlayan düşükler de riski artıran faktörlerdir. Bu ailelerin de gebelik süresince daha dikkatli izlenmeleri gerekmektedir.

ANNENİN ALDIĞI İLAÇ BEBEĞE NASIL GEÇER?

Annenin aldığı ilaç, bebeğin beslenme aracı olan göbek bağından (plasentadan) geçer. Annenin aldığı ilaç ya da besinler plasentadan geçerek, etkilerini gösterecekleri bebeğin dokularında olumsuz etkilerini gösterirler. Yapılan çalışmalar ile her ilacın eşit şekilde plasentayı geçmediği gösterilmiştir. Bunun nedenleri arasında; ilacın yağda çözünürlüğü, annenin ilacı kandaki proteinlere bağlama kapasitesi ve anne ile plasentanın ilacı metabolize etme hızı olarak belirlenmiştir. Sonuçta ilaçların plasenta bariyeri geçme yüzdeleri ne kadar bilinmiyor olsa bile, toplumdaki bireysel farklılıktan ötürü hiçbir zaman bebeğe geçen ilaç miktarı net olarak bilinmemektedir.
Bebeğin ilaçtan etkilenmesinin değerlendirilmesinde uygulanan esaslar:
• Bebeğin ilaçtan etkilenmesindeki yatkınlık, genetik olarak belirlenmektedir.
• Özel bir plasental geçiş bulunmamaktadır.
• İlaca maruz kalma zamanı çok önemlidir.
• Bebeğin ilaçtan etkilenme derecesi genellikle doza bağımlıdır.
• Kullanılan ilaçlar anneye yararlı olabilirken, fetusa zararlı olabilir hatta ölümcül sonuçlar doğurabilir.
Bebeğin ilaçtan etkilenmesi ileri yaşlarda da bazı sorunlara sebep olabiliyor!

Son yıllarda yapılan çalışmalar; okul yaşına gelen çocuklarda saptanan psikomotor geriliklerin nedeninin ilaç etkilenmesinin geç etkisi olabileceğini göstermiştir.


MİDE DÜŞMANI İLAÇLAR

Sık kullanılan aspirin, ağrı kesiciler ve özellikle antiromatizmal ilaçların mide zarına zarar vererek ülser oluşumunu kolaylaştırdığı bildirildi.
Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Gastroentroloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Macit Gülten, toplumda oldukça sık görülen ülserin, mide veya özellikle onikiparmak bağırsağının iç yüzeyinde meydana gelen yaralar olduğunu söyledi.

Gülten, erkeklerde daha fazla görülen ülserin, karın bölgesinde, genellikle önde ve üst-orta bölgede rahatsızlık hissi, ağrı, bulantı, yanma, ekşime gibi belirtilerle kendini gösterdiğini, bazı ülserlerin de hiç belirti göstermediğini belirtti.

Gülten, şunları kaydetti:

"Peptik ülserler, kanama veya delinme gibi durumlara yol açarak ölüm riskini arttırlar. Peptik ülserin meydana gelmesinde midenin ürettiği asit, ülserin ortaya çıkmasında en önemli etkendir. Normalde mide ve onikiparmak bağırsağı mide asidine karşı dirençlidir. Ancak 'Helicobacter Pylori' bakterisinin varlığı, aspirin ve antiromatizmal bazı ilaçlar, mide ve onikiparmak bağırsağının iç yüzeyinin bütünlüğünün ve direncinin, mide asidine karşı bozulmasına, böylece ülserlerin meydana gelmesine sebep olurlar."

Gülten, 1980'li yıllardan itibaren "Helicobacter Pylori"nin saptanması ve tedavi edilmesi sonucunda peptik ülser hastalığının daha az görülmeye başladığını belirterek, "Helicobacter Pylori'ye bağlı ülserler azalmasına rağmen aspirin ve antiromatizmal ilaçların gereksiz ve kontrolsüz kullanımına bağlı ülser ve ülser kanamalarına son yıllarda daha sık rastlamaktayız. Aspirin ve bazı antiromatizmal ilaçlar mide veya onikiparmak bağırsağında ülser oluşturarak veya mide iç çeperinde gastrit oluşturarak, ciddi kanamalara yol açabilirler" dedi.


SİGARAYI BIRAKMAYI İSTİYORSANIZ BAŞARABİLİRSİNİZ!

Son günlerde yaklaşan sigara yasağı ile ilgili tartışmaların alevlenmesi ile birlikte sigaranın zararlı etkileri de ciddi biçimde masaya yatırılmaya başlandı ve sigara tiryakileri de bu zararlı alışkanlıklarından kurtulmanın yolunu kara kara düşünür oldu. Suadiye Memorial Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. İlkay Keskinel, “Sigaranın zararları ve sigarayı bırakma süreci” ile ilgili bilgi verdi.

AŞAĞIDAKİ GİBİ DÜŞÜNÜYOR OLABİLİRSİNİZ:

Zevk alıyorum, neden bırakayım?
Şimdiye dek sigaranın hiç zararını görmedim ki...
Daha gencim ve kısa süredir içiyorum.
Zaten ben dudak tiryakisiyim. Hiç içime çekmiyorum ki!
Ağızlık kullanıyorum, sigaranın zararını azaltıyor.
Dedem 80 yaşına dek içti, sağlığı hiç bozulmadı.
Sigara içmeyenler de kanser olup ölmüyor mu?
Zaten her şey zararlı, bir de sigara içmişim ne fark edecek?
Tiryaki değilim, istediğim zaman bırakabilirim.
Çocuğumun yanında içmiyorum.
Tek keyfim bu!

Bu hatalı kalıplarla ilgili detaylı bilgiyi hekiminizden edinebilirsiniz.

SİGARAYI BIRAKMALI, ÇÜNKÜ:

Sigaranın her nefesiyle vücudunuza ortalama 1017, yani 100.000.000.000.000.000 adet oksidan molekülü girmektedir. Oksidan maddeler, hücrelerin zarlarına ve yapıtaşlarına zarar vererek yaşlanmadan kansere, bronşitten kalp hastalıklarına dek pek çok hastalığın oluşumunda rol oynamaktadır.

Sigara içen her 4 kişiden biri, yaşamının beklenenden daha erken bir döneminde hayata veda etmektedir.

Ülkemizde her yıl 120.000 kişi sigaraya bağlı nedenlerden ölmektedir (trafik kazası nedeniyle ölenlerin 12-13 katı!!!)

Her sigara sizi kansere bir adım daha yaklaştırır. Sigara içen bir insanın akciğer kanserine yakalanma olasılığı, içmeyen birine göre tam 20 kat fazladır.
Genel kanının aksine, sigara yalnızca akciğerde değil, diğer pek çok organda da kansere yol açar:

Ağız
Dil
Gırtlak
Soluk borusu
Yemek borusu
Mide
Pankreas
Böbrek
Mesane
Rahim ağzı

AKCİĞER KANSERİNDEN ÖLÜMLERİN %90’ININ, TÜM KANSER ÖLÜMLERİNİN %30’UNUN SORUMLUSU SİGARADIR

Kronik bronşit ve amfizemin başlıca sebebi sigaradır. Bu hastalıklar, kişiyi yatağa ve oksijene bağımlı hale getirebilmektedir.

Sigara, akciğerin doğal savunma sistemini bozar, solunum yollarını kaplayan titrek tüylerin felce uğramasına neden olur, zatürre gibi mikrobik hastalıklara yakalanma riskini arttırır.

Sigara, kalp krizi riskini 3 kat arttırır, yüksek tansiyona yol açabilir.

Sigara, damar tıkanıklığına, el ve ayaklarda gangrene ve bunun sonucunda bu uzuvların kesilmesine yol açabilir.

Sigara, cildi erken yaşlandırır.

Sigara, mide rahatsızlıklarına yol açabilir.

Sigara, vücutta C vitamininin tüketilmesine, ve bu vitaminin eksikliği sonucu hastalıklara eğilimin artmasına neden olur.

Hamilelikte sigara içilmesi düşüğe, erken doğuma, bebeğin küçük doğmasına neden olabilir. Bu bebeklerde ileride astım ve allerjik rahatsızlıkların gelişme olasılığı artar.

Anne veya babası sigara içen çocuklarda öksürük, hırıltı, astım, sinüzit, bademcik ve orta kulak sorunları daha sık görülmektedir.

Sigara, cinsel organlara giden kan miktarını azaltarak iktidarsızlığa neden olabilir, seks hormonlarının azalmasına ve spermlere zarar vererek kısırlığa neden olabilir.

Sigarayla alınan karbonmonoksit gazı, hücrelere oksijen taşınmasını engeller.

Sigara, yalnız içene değil, çevresindekilere de ciddi boyutlarda zarar vermektedir. Sigara dumanıyla ortama yayılan zararlı maddeler, hem nefes almayla, hem de ciltten emilerek kana karışmaktadır. Ortamda içilen her 5 sigara, içmeyenlerin 1 sigara içmesine neden olur.

Sigara içerek çocuklarınıza kötü örnek olduğunuzu unutmayın.

Sigara içenlere bazı durumlarda ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılabilmektedir.

“LIGHT” (HAFİF) SİGARA DAHA MI AZ ZARARLI?

Sigara içenlerin çoğu, “light” ya da “mild” sigaraların daha az zararlı olduğunu düşünür. Oysa İngilizce’de “hafif” anlamına gelen light sigaralar, normal sigaralar kadar, hatta belki biraz daha fazla zararlıdır. Çoğu light sigaradaki tütün miktarı, normal sigaralardaki kadardır. Light sigaralar normal sigaralara oranla daha az katran içeriyor olabilirler. Ancak sigara, hem ruhsal, hem fiziksel bağımlılık yapabilen bir maddedir ve kişi light sigara içmeye başlasa da vücudunun alışık olduğu nikotin miktarı değişmez. Bu nedenle sigara bağımlısı, nikotin ihtiyacını light sigarayı daha derine çekmekle, sigaradan daha uzun nefesler almakla, sigarayı sonuna kadar içmekle ya da içe çekilen nefesi daha uzun süre akciğerde tutmakla gidermeye çalışır. Hatta bazen kişi günde birkaç adet daha fazla light sigara içme ihtiyacı bile duyabilir. Bu şekilde günlük toplam nikotin gereksinimini telafi etmiş olur.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, sigara dünyadaki en önemli ikinci ölüm nedenidir. Sayısız hastalığa neden olabilir. “Zararsız” ya da “az zararlı” sigara yoktur. Düşük ya da yüksek katranlı, light ya da normal, tüm sigaralar ciddi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Sadece akciğerlerde değil, vücudun neredeyse tüm organlarında hasar yapabilen sigaranın zararlarından korunmak isteniyorsa, yapılacak en iyi şey sigarayı azaltmak ya da “daha hafifine” geçmek değil, sigarayı tamamen bırakmak olmalıdır.

SİGARAYI BIRAKTIĞINIZDA:

12-24 saat içinde nikotin ve karbonmonoksitin etkisi kaybolur.
1-2 gün içinde tat ve koku alma duyularınız düzelir.
6 hafta içinde bağışıklığı baskılayıcı etki ortadan kalkar.
Sigaranın yola açtığı hastalıklara yakalanma riskiniz azalır.
Sigarayı bıraktıktan sonraki 1 gün içinde kalp krizi geçirme riskiniz yarı yarıya azalır.
Solunum fonksiyonlarınızdaki hızlı gerileme düzelir.
Fiziksel kapasitenizde artış olur, daha aktif bir insan haline gelirsiniz.
Zamanla dişlerinizdeki ve cildinizdeki nikotine bağlı lekeler kaybolur.
Bir süre öksürük ve balgam miktarınızda artış olabilir. Sanılanın aksine bu bir iyileşme belirtisidir, bronşlarınızdaki titrek tüylerin iyileşip solunum yollarınızın temizlenmeye başladığını gösterir.

ÖNERİLER:

Sigarayı bırakmak için sağlığınızı kaybetmeyi beklemeyin.
Kendinize güvenin.
Kararlı olun. Çevrenizdeki sigara tiryakilerinin sizi yanlış yönlendirmelerine izin vermeyin.
Yakınlarınızın desteğini isteyin. Mümkünse ailenizde ya da arkadaş çevresindeki bir sigara içicisiyle beraber sigarayı bırakın.
Sigara içenlerden ve sigara içilen ortamlardan uzak durun.
Alkol, kahve gibi sigara içme isteğinizi arttıran uyaranları tercih etmeyin.
Evinizde ve işyerinizdeki küllük, çakmak gibi eşyaları ortadan kaldırın.
Sigara içme arzusu duyduğunuzda, ortam değiştirin, şekersiz çiklet çiğneyin, yavaş yavaş su için.
Sigarasız yaşamın getirdiklerini düşünün. Artık daha sağlıklı bir insan olmanın tadını çıkarın.

KENDİNİZE GÜVENİN, İSTİYORSANIZ BAŞARABİLİRSİNİZ!!!


GÖZDEKİ KÜÇÜK TEHLİKE: ARPACIK

Hayatımız boyunca sık sık karşılaştığımız arpacık küçük bir sorun olarak kabul edilse de yarattığı ağrı yaşam kalitemizi düşürebilir. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Usta Uslu, arpacık ile ilgili soruları yanıtladı.

• Arpacık nedir?

Halk arasında arpacık olarak tanımlanan tıp dilinde hordelium veya şalazyon olarak tanımladığımız hastalık göz kapağı kenarında veya altında oluşan lokalize inflamatuar (iltihabi) bir durumdur

• Nasıl meydana gelir?

Arpacık, göz kapağı kenarında sık tekrarlayan enfeksiyonlar sonucu kapak kenarındaki meibomian bezlerinde tıkanma sonucu iltihap gelişmesiyle oluşur.

• Bulaşıcı mıdır?

Kendi floramızdaki enfeksiyon ajanları ile meydana geldiği için uzerine ikincil bir enfeksiyon ajanı eklenmediyse genelde bulaşıcı değildir. Lokal bir enfeksiyondur. Fakat ortak havlu veya kozmetik madde kullanımı hiçbir durumda önerilmez.

• Belirtileri nelerdir?

Arpacık, kapak kenarında veya içinde şişlik, ağrı hissi, kırmızı ağrılı mercimek tanesine benzer kitle hissiyle ortaya çıkar. Bazen beraberinde kapak kenarlarında sarımtrak kepeklenme veya çapaklanma eşlik edebilir.Genelde sık blefarit (göz kapağında oluşan iltihabi hastalık) geçiren bireylerde daha sık görülür.

• Nasıl tedavi edilir?

Tedavide genelde ilk yaklaşım ilaç tedavisi ve ılık kompres uygulamasıdır. İlaç tedavisi tekli veya çoklu olabilir. Tedaviye yanıt alınamaz veya hastalık kronikleşirse cerrahi tedavi gerekebilir. Bazı vakalarda lezyon içine enjeksiyon uygulanabilir.

• Tedavi edilmezse ne gibi sonuçlara yol açabilir?

Tedavi edilmediğinde yerleşim yerine gore kozmetik veya görsel bozukluklara sebep olabilir. Ya da çevresindeki dokulara baskı yapabilir.


BIRAKIN ÇOCUĞUNUZ İSTEDİĞİ HOBİYİ SEÇSİN!

İnsanların zevk için uğraştığı, bu uğraşı esnasında kendini fiziksel, zihinsel, sosyal, duygusal olarak geliştirdiği, öğrendiği ve mutlu olduğu aktiviteler hobi olarak tanımlanmaktadır. Her insana göre değişen hobilerin kişisel gelişime katkısı da önemlidir. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Klinik Psikolog Sevil Usanmaz, çocukları sosyal aktivitelere yönlendirmenin önemini anlattı.

Küçük çocuklar zamanlarının büyük bölümünü oyun oynayarak geçirirler. Çocuklar için oyun en büyük mutluluk kaynağıdır ve oyunla öğrenirler. Oyun ve oyuncaklar çocukların fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimlerinde en önemli yeri tutar, oyunla sosyalleşirler. Çocukların gelişim dönemlerine ve yaşlarına uygun seçilecek oyuncakların yararı bilinen bir gerçektir. Çocuklarda oyun oynamak hobidir diyebiliriz. Defalarca aynı oyuncakla aynı biçimde oynayabilirler.

Çocuklara hobi kazandırmak ilk çocukluk döneminden başlar yavaşça ilerler. Çocuklara teşvik edici, destekleyici olmak, onları iyi gözleyerek ve yeteneklerini tanıyarak sevdikleri ve hoşlanabilecekleri önerilerde bulunmak ve hatta model olmak gerekir. Hobileri olan arkadaş gruplarına dahil etmek, grup oyunlarına ve sporlarına yönlendirmek, sanat aktivitelerine katmak, proje gruplarına yönlendirmek hobiler edinmelerini ve bunları geliştirmelerini sağlayacaktır. Çocuklarımızı yaptıkları işler, uğraşlar, edindikleri hobiler için daima takdir ve teşvik edelim ki, öğrenme istekleri kalıcı ve mutlu çocuklar olsunlar.

Çocuklar istemedikleri sevmedikleri hobileri yapmazlar. Bu, anne baba ile çocuk arasında gerginliğe sebep olur, gerginliğin ise olumlu gelişim ve değişimi sağlamadığını biliyoruz.
Sevmediğimiz aktiviteler zorla yapıldıklarında ise mutluluk vermediği için zihinsel, duygusal, fiziksel, sosyal anlamda bize birşey katmadığı ve kazanım sağlamadığından bir süre sonra bırakılır.

Altı aylıktan küçük: Ses, şekil ve renklere karşı duyarlıdır, hareketli oyuncaklar onun dikkatini çeker ve neşelendirir. Ses çıkaran renkli objeler ve çıngırak bu dönemin vazgeçilmez oyuncaklarıdır. Oturmaya başladığı yedinci aydan itibaren çocuk uzanabildiğini yakalamaya ve her şeyi ağzına götürmeye çalışır. En çok hoşlandığı şeyler bir elinden diğerine kolayca geçirebildiği renkli halkalar, avuçlayabildiği plastik küpler, bozulmayan yumuşak bebek ve hayvancıklardır. Böylece yakalama ve dokunma duyusu gelişir. Tutunarak ayağa kalkabildiğinde ise eline geçen her şeyi yere atmaktan zevk alır. Zıplayan, yere düşünce ses çıkaran oyuncaklar mutlu olur. Büyüklü küçüklü renkli toplar, içiçe geçebilen kutular bu dönemin oyuncaklarıdır.
Yürümeye başladığında: Üstüne binip oturabileceği büyük hayvan türü oyuncakları, küçük sandık, sepet ve tabureleri seçer. Koltuklara tırmanıp dolapların içine saklanabilir, annesinin, onu sesinden bulacağını öğrenebilir.
İki yaşında: Bütünü parçalara ayırmak, kutuyu doldurup boşaltmak, kule ve köprü yapmaktan zevk alan çocuğun ilgisini diğer oyuncaklar arasında mutfak eşyaları, farklı boyutlardaki plastik parçalar, oyuncak telefon, saçları ve elbiseleri olan bebekler ve arabalar yer alır. İtmeli ve çekmeli oyuncaklar, kova-kürek ilgi çekicidir. Elini kullanmayı ve dikkat etmeyi öğrenir.
Üç yaşında: Üç tekerlekli bisiklet en çok sevilen oyuncaktır. Bacakları gelişirken el ve ayaklarını birlikte kullanmayı öğrenir ve yön duygusu oluşur. Yaratıcılığını geliştiren tahta -plastik bloklar, kum, oyun hamuru el becerisini ve hayallerini gerçekleştirmesini, oyun parkları sosyalleşmenin başlamasını sağlar.
4-6 yaş: Fantazi ve keşfetmeye yönelik oyunlar (evcilik, okul oyunları ile bebekler, mutfak ve doktor muayene aletleri) Dil gelişimine katkısı olan (piyano, ağız mızıkası, trampet, müzik ve öykü kasetleri ile kuklalar, resimli renkli hikaye kitapları ) Aritmetiğe hazırlayan (resim ve sayı eşleme oyunları; domino, kızma birader ve sayı kartları) oyuncaklar. Açık hava oyunları, drama oyunları sosyal ilişkilerin düzenlenmesini
7-8 yaş: Toplumsal gelişim ve işbirliği ile ilgili (top, seksek, dama, minyatür arabalar, saklambaç), bilişsel ve algısal becerilerin gelişmesini sağlayan (maketler, yap-boz oyunları) ve yaratıcı-estetik duygusunu geliştiren oyuncaklar (parmak boyası, kağıt hamuru, karakalem-suluboya ya da pastel boyalarla resimler, oyun hamurları, sessiz sinema gibi oyunlar, ),
9-11 yaşları arasında: Karmaşık masa üstü oyunları, satranç ve video oyunları sorun çözme yeteneklerini, küçük parçalı, karmaşık yap-boz oyunları, üç boyutlu model uçaklar, uzaktan kumandalı araçlar, kumaş boyama, ağaç işleme ve akvaryum bakımı ince hareket becerilerini ve sözcük türetme, monopol, tenis, ping-pong, basketbol, yüzme stratejik yeteneklerini geliştirir.
12 yaşın üzerinde: Soyut düşünme ve akıl yürütmeye yönelik oyun ve oyuncaklar (basit mikroskop ya da teleskop, kimya ya da elektronik setleri vb) ile bağımsız yaşam becerileri kazanmaya yönelik (yürüyüş, bisiklet, spor grupları ve kamplar) oyun ve oyuncaklar önerilmektedir.

Hobi çeşitleri ve gelişime katkıları

Çocuklar oyunları sayesinde daha sonra yeteneklerine ve zevklerine göre hoşlandıkları ve mutlu oldukları hobileri seçerler ve bu durum onların meslek, arkadaş, iş seçimlerine yansır ve kendileri için mutlu oldukları zamanları yaratmalarına, bir hayat tarzı oluşturmalarına yardımcı olur.

• Uçurtma ile ilgilenen bir çocuk, maket oyuncaklar yapmaya başlayabilir, daha sonra model uçakla uğraşmayı hobi edinebilir
• Bisiklete binen, tırmanan, yüzen bir çocuk, iyi bir sporcu, takım oyuncusu, iyi bir yönetici olabilir ve onu mutlu eden hobisi dağcılık olabilir
• Oyun hamuru, boyama, renkli kitaplar, yap-boz oyunları, ağaç işleri, resim yapmayı seven bir çocuk, iyi bir fotoğraf sanatçısı, yazar olabilir veya iyi bir matematik öğretmenidir ve resim yaparken bu hobisinden çok mutlu olur.
• Müzik, drama, bahçe oyunlarını seven, minik deniz kabukları toplayan bir çocuk, yetişkinliğinde iyi bir doktor, bankacı, eleştirmen olabilir. Hobileri arasında koleksiyon yapmak bulunabilir.


AĞZINIZDA ÇIKAN YARALAR BEHÇET HASTALIĞININ HABERİCİSİ OLABİLİR

-Ağzınızda senede 3’ ten fazla aft çıkıyorsa,
-Cinsel bölgenizde yaralar oluşuyorsa,
-Vücudunuzda sivilce benzeri lezyonlar, bacaklarınızda ağrılı kızarık şişlikler görülüyorsa;
anlamlandıramadığınız bu şikayetler Behçet hastalığına işaret ediyor olabilir. Tüm dünyada Türkçe olarak anılan tek hastalık olan Behçet hastalığı ilk olarak basit belirtilerle kendini gösterse de vücutta tüm sistemleri olumsuz etkileyerek ölümcül sonuçlara neden olabilir. Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Ayfer Aydın ,“ Ağız yaraları ve Behçet hastalığı ilişkisi” hakkında bilgi verdi.

Behçet hastalığı nasıl bir hastalıktır?

Behçet Hastalığı, başlangıç aşamasında ağız içi ve cinsel bölgede yaralarla ortaya çıkan ;ancak bütün sistemleri tutabilen ve hastanın yaşam kalitesini ciddi bir şekilde etkileyebilen, hatta hastanın ölümüne neden olabilen bir hastalıktır. 1937 yılında bir cilt hastalıkları uzmanı olan Hulusi Behçet tarafından tanımlanmıştır.

Behçet Hastalığının nedenleri nelerdir?
Hastalığın tam olarak nedeni bilinmemekle birlikte, otoimmün (bağışıklık sistemini ilgilendiren )bir hastalık olarak tanımlamaktadır. Otoimmün hastalıklarda bağışıklık sistemi vücuttaki dokulara karşı savaşa geçer. Hastalığın gelişiminde bakteri ve virüs enfeksiyonlarının rolü olabileceği de düşünülmektedir. Genetik geçiş şekli tam olarak bilinmemekle birlikte, hastalığın ortaya çıkmasında kalıtımsal faktörlerinde rol oynadığı bilinmektedir.

Ağızda çıkan yaralar

Ağızda oluşan aftlar Behçet hastalarının hemen hepsinde vardır. Bu belirti, hastalığın diğer belirtileri ortaya çıkmadan yıllarca önce tek başına görülebilir. Yaralar; yanak içi, dil, dudaklar, yumuşak damakta tek ya da çok sayıda ortaya çıkabilir. Yaraların ortası kirli beyaz, etrafı kızarık ve ağrılıdır. Genellikle 7 ile 14 gün içinde iyileşirler. Bu ağız yaralarının en önemli özelliği, yıl içinde tekrar tekrar ortaya çıkmasıdır ancak; tekrarlama sıklığı hastadan hastaya değişir.

Genital bölgede görülen yaralar
Ağızdaki aftlara benzer şekilde genital bölgede de yaralar çıkabilir.

Diğer Deri Belirtileri
---Ağız ve genital bölgede görülen aftlar dışında deride görülen belirtiler, hastalığın başlangıcında veya seyri esnasında sık görülür.
Genelde bacakların ön yüzünde 1-5 santimetre çapında, kırmızı ve ağrılı sertlikler görülür. Bunlar nadiren gövdede düzensiz ve dağınık olarak ortaya çıkabilirler. Bu lezyonlar bir hafta-on gün içinde, yara haline dönmeden, çoğunlukla yerlerinde hafif bir leke bırakarak iyileşirler.

---Sivilce benzeri belirtiler, sırt, yüz, göğüs, kasıklar, kalçalar, cinsel bölge, kol ve bacaklarda ortaya çıkan, mikropsuz; ancak iltihaplı görünümde lezyonlardır. Görünüm açısından sivilceden farklı değildirler. Bu nedenle hastalığın diğer belirtileri ile birlikte değerlendirmek bir anlam taşır.

---Vücudun genellikle; koltuk altı, meme, ayak parmak araları ve cinsel bölge haricinde, ağız içindeki aftlara benzeyen yaralar görülebilir. Bunlar diğer belirtilere göre daha az ortaya çıkar.

Behçet hastalığı deri dışında hangi organları tutar?
Behçet Hastalığı Tüm organ sistemlerini tutabilen ve ciddi sonuçlar doğurabilen bir hastalıktır.

Göz tutulumu: Bu, hastalığın en ciddi tablolarından biridir. Tutulum genellikle iki taraflıdır. Gözler hastalığın başlangıcından sonraki ilk 3 yıl içinde tutulabilir. Bu tutulum alevlenmelerle giden, tekrarlayıcı bir seyir gösterir. Gözün hem ön hem arka kamaraları tutulur. Her alevlenmeden sonra, giderek körlüğe neden olacak bazı yapısal hasarlar oluşturabilir.

Eklem tutulumu: Genellikle, ayak bileği, diz, el bileği ve dirsek eklemleri etkilenir. Monoartiküler (tek eklem tutulumu ) ya da oligoartiküler (4 ya da daha az eklem tutulumu) gözlenir. Bu iltihap genellikle birkaç hafta sürer ve eklemde hasar bırakmadan düzelir.

Nörolojik tutulum: Sara nöbetleri, artmış kafa içi basıncıyla ilişkili baş ağrısı ve beyin bulguları karakteristiktir. En ağır biçimi, erkeklerde görülür. Bazı hastalar, psikiyatrik problemler geliştirebilir.

Gastrointestinal tutulum: Mide- bağırsak sisteminde de ülserler (yaralar) görülebilir.

Hastalığın Tanısı

Behçet hastalığı bir vaskülittir yani bir damar duvarı iltihabıdır. En önemli ve diğer belirtiler henüz ortaya çıkmadan kendini gösteren ilk bulgu: ağızda tekrar eden yaralardır(aftlar)

Behçet hastalığında bütün bulgular bir arada olmadığında tanı koymak zor olabilir. Eğer hastada ağızda, cinsel bölgede, göz ve deride bulgular varsa tanı kolaylaşır.

Hastalığın tanısı aşağıdaki kriterlere göre konulur:

Yılda en az 3 kez ağızda tekrar eden aft ile birlikte aşağıdaki kriterlerden iki veya daha fazlasının bulunması:

Cinsel bölgede yaralar
Göz tutulumu (Üveit ve retinada hasar)
Deri bulguları
Pozitif paterji testi (Behçet hastalığını tanımak için yapılan bir test)

Paterji(Derinin Özgün Olmayan Reaksiyonu) derinin aşırı duyarlılığını ortaya koyan bir testtir. Paterji testi, hastanın önkol derisine steril bir iğne batırılarak yapılır. Reaksiyon 24 saatte belirginleşip 48 saatte maksimum seviyeye ulaşır. Önce kırmızı 1-2 milimetrelik bir kabarıklık iken steril cerahatli sivilce haline de dönebilir. Paterji testinin pozitif olması Behçet hastalarında pozitif tanı kriteri olarak kabul edilir.

Tedavisi
Tedavinin seçimi hastanın klinik belirtilerine bağlıdır. Alevlenmeler ve düzelmelerle seyreden bu hastalık zaman içinde belirtilerinin hafiflediği veya kaybolduğu devreler gösterebilir. Tedavi lokal(haricen) ve sistemik olmak üzere iki kısımdan oluşur. Lokal tedavi deri, ağız içi ve cinsel bölge belirtilerinde uygulanır. Sistemik tedavi ise organ tutulumlarında kullanılır.

Behçet hastalığı bütün organları tutabilen bir hastalık olduğu ve sonuçları tutulan sisteme bağlı olarak (Örneğin göz tutulumu körlük ile sonuçlanabilir) hastanın yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemesinin yanı sıra hastanın ölümüne dahi neden olabilir. Bu nedenle hastalığın erken tanı ve tedavisi çok önemlidir. Hastalık tekrarlayıcı olması sebebiyle bir uzman tarafından düzenli takip gerektirir.


GIDALARIN RENKLERİ ÇOCUĞUNUZUN HAREKETLERİNİ ETKİLEYEBİLİR

Çocukların severek tükettiği abur cuburlar renk ve şekilleri ile göz alırken aynı zamanda farklı tatları ve aromaları ile damak zevki için farklı alternatifler sunuyor. Çocukların yanı sıra zaman zaman yetişkinler tarafından dahi tercih edilen; cips, çikolata, şekerleme gibi gıdalar sanıldıkları kadar masum mu? Araştırmalar, gıdalardaki katkı maddelerinin küçük çocuklardaki hiperaktivite ve dikkat eksikliği gibi psikolojik bozukluklarda da rolü olabileceğini ortaya koyuyor. Suadiye Memorial Tıp Merkezi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Oya Yüksek, “Gıdalardaki katkı maddelerinin çocuk gelişimindeki olumsuz etkileri” hakkında bilgi verdi.

Gıda Katkı Maddesi; tek başına gıda olarak tüketilmeyen veya gıda ham veya yardımcı maddesi olarak kullanılmayan, tek başına besleyici değeri olan veya olmayan, seçilen teknoloji gereği kullanılan işlem veya imalat sırasında kalıntı ve türevleri mamul maddede bulunabilen, gıdanın üretilmesi, tasnifi, işlenmesi, hazırlanması, ambalajlanması, taşınması, depolanması sırasında gıda maddesinin koku, tat, görünüş, yapı ve diğer niteliklerini korumak, düzeltmek veya istenmeyen değişikliklere engel olmak ve düzeltmek amacıyla kullanılmasına izin verilen maddelerdir.

E Kodu Nedir ?
Gıda katkı maddelerini tanımlamak ve herhangi bir karışıklığa yol açmamak için kullanılan Avrupa Birliği’nin (EC) simgesi olarak E harfi ve üç rakamlı sayıdan ibaret kodlardır. Avrupa Birliği tarafından her katkı maddesi için belirlenir. Doğal veya sentetik olsun gıda maddelerinde kullanılan ve katkı maddesi olarak tanımlanan tüm kimyasallar bu kodlama sisteminin içindedir.

Katkı Maddeleri Sınıfları Nedir?
Gıda katkı maddeleri işlevlerine göre şu şekilde sınıflanabilir: koruyucular, tatlandırıcılar, antioksidanlar, renklendiriciler, tatlandırıcılar, kekleşmeyi önleyiciler, stabilizerler, emülgatörler, taşıyıcılar, taşıyıcı solventler, asitler, asitliği düzenleyiciler, aroma arttırıcılar, emülsifiye edici tuzlar, hacim arttırıcılar, itici gazlar, jelleştiriciler, kabartıcılar, kıvam arttırıcılar, köpük oluşturucular, köpüklenmeyi önleyiciler, metal bağlayıcılar, modifiye nişastalar, nem tutucular, paketleme gazları, parlatıcılar, sertleştiriciler, stabilizörler, taşıyıcılar, topaklanmayı önleyiciler, un işlem maddeleri…

RENKLENDİRİCİLERE DİKKAT!!!
İngiltere’de Southampton Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçları The Lancet medical journal’da yayınlanmış ve buna göre; renklendirici denilen boya katkı maddelerinin çocukların hiperaktivite veya ADHD (Attention Deficit Hyperactivity Disorder) davranışları üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceği bildirilmiştir. Bu yüzden hiperaktif davranışlar sergileyen çocuklarda da bunları içeren gıda tüketiminde dikkatli olunması yönünde uyarılmıştır.
Çalışma sonunda; 8-9 yaş arası çocukların boya katkılarından olumsuz etkilendiği tespit edilmiştir.3 yaş grubunun ise sadece ilk karışımdan etkilendiği belirlenmiştir.
RENKLENDİRİCİ BULUNDUĞU GIDALAR
Sunset yellow ( E 110) Meyve ezmelerinde, boyalı gazlı içeceklerde, hazır pudinglerde, kek karışımlarında, toz kremalarda, çorbalarda, soslarda, dondurmalarda, tatlılarda, sakızlarda, jellerde, marmelatlarda, meyveli yoğurtlarda, reçellerde, ketçap, mayonez, hardallarda ve gliserinli, limonlu ve ballı ürünlerle birlikte pek çok modern gıda maddesinde…
Tartrazin ( E102)
Karmoisine (E 122)
Panceau (E 124)
Quinoline ( E 104)
Allura red ( E 129)
Koruyucu : Sodyum Benzoat ( E 211)

Unutulmamalıdır ki; çocuklardaki hiperaktivite; genetik faktörler, erken doğum (prematüre), çevresel, yetişme/yetiştirilme gibi birçok faktöre bağlıdır. Katkı maddeleri ise sadece etkenlerden biri olabilir. Bu yüzden mutlaka sağlıklı besin seçimlerinin çocuklara öğretilmesi gerekir. Özellikle hazır gıdaları olabildiğince az tutmak çocukların sağlığı açısından önem taşımaktadır.

ETİKET OKUMA ALIŞKANLIĞINI ÇOCUĞUNUZA KAZANDIRIN!!!
Özellikle öncelikle anne babaların aldıkları gıdaların etiketlerini okuma alışkanlığı elde etmesi ve çocuklarına da bu alışkanlığı kazandırması gerekmektedir.























Bu Alan Reklamlarınız
İçin Ayrıldı

Detaylı Bilgi İçin

..::TIKLAYIN::..

 

 

 

http://www.burasicanakkale.com ©  2000  - Bütün hakları Saklıdır.