|
TROİA
ANTİK KENTİ'NE MÜZE KURULMASI TALEBİ
UNESCO'nun
Türkiye'de belirlediği 9 ''Dünya Miras Alanı''
içinde yer alan ''Troia Antik Kenti''nde
kurulacak bir müzenin hem bölgeye gelecek
ziyaretçi sayısını hem de Çanakkale'nin turizm
potansiyelini daha da artıracağı bildirildi.
Tarihi milattan önce
3 binli yıllara dayanan, üst üste kurulan 9 ayrı
medeniyetin kalıntılarını taşıyan ve dünya
tarihi boyunca en çok ilgi uyandıran öykülerin
başında gelen İlyada'ya konu olan Troia, kültür
ve turizmde her dönem büyük ilgi gördü.
Yılda yaklaşık 500
bin yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği
antik kent, geçen yıllarda hayatını kaybeden
Troia Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr.
Manfred Osman Korfmann'ın yanı sıra kazı heyeti
başkan yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Rüstem Aslan ile
Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerinin
girişimiyle 10 yıl önce UNESCO'nun ''Dünya Miras
Alanları'' listesine alındı.
Troia Antik Kenti,
hem mitolojisi hem arkeolojisiyle dünya kültür
tarihine sağladığı katkılardan dolayı,
UNESCO'nun Türkiye'de belirlediği ''İstanbul
Tarihi Alanları'', ''Nemrut Dağı'', ''Göreme
Ulusal Parkı ve ''Kapadokya Kayalık
Yerleşmeleri'', ''Safranbolu Kenti'', ''Xanthos-Letoon(Fethiye
yakınlarında bir antik kent)'',
''Pamukkale-Hierapolis'', ''Hattuşa-Hitit
Başkenti'', ''Divriği Ulu Cami ve Şifahanesi''yle
birlikte listede yer almayı başardı.
Ancak, dünya kültürü
yönünden önemli bir yere sahip olan antik
kentti, yaklaşık 3 yıl önce müze kurulması
yönünde atılan adımlar yarıda kaldı.
Çanakkale Valisi
Orhan Kırlı, yaptığı açıklamada, ''Dünya Miras
Alanları'' listesinin çok önemli olduğunu, bu
listenin dünyanın sayılı bilim ve sanat adamları
tarafından hazırlandığını söyledi.
''Troia Antik
Kenti''nin de bu listede yer aldığını belirten
Kırlı, buna rağmen Troia gibi büyük bir
zenginliği tanıtmakta gecikildiğini ifade etti.
''MÜZE, DÜNYA
ÇAPINDA ELE ALINMALI''
Bölgeye büyük bir
müze yapılması gerektiğini ifade eden Kırlı,
şöyle konuştu: ''Troia'dan ortaya çıkarılan
eserler, dünyanın çeşitli ülkelerinde
sergileniyor. Bu nedenle, Dünya Miras Alanları
Listesinde olan Troia'nın, dünya çapında ele
alınması gereken bir müzesi olması lazım. Bu
konuda kentimizde daha önce çalışmalar yapılmış
ve belirli bir noktaya getirilmiş. Bu büyük
arkeolojik yerleşmeye, dünyada kültüre ilgi
duyan sponsorların da desteğiyle müze
yapılabilir. Bu dünya kültürüne bir hizmettir.
Bu misyonda görev yapan da kutsal bir iş yapmış
olur. Çanakkale'de 'Troia müzesi'nin yapılmasına
kim öncülük ederse, büyük bir hizmet yapıyor
olacaktır. Madem burası, dünya listesinde yer
alan bir dünya değeridir, o zaman dünya çapında
ele alınan bir kompleks yapılmalıdır.
Çanakkale'ye bu müze
yapılırsa, Çanakkale kurtuldu demektir. Çünkü,
bu müze Çanakkale ekonomisinin dörtte birini
üstlenecek bir yapı olacaktır. Bunun dünyada da
örnekleri var.''
Bazı insanların,
Troia Antik Kenti'ni ziyaret ettiklerinde hayal
kırıklığına uğradığını, kentin tarihini
bilenlerin ise hayranlık beslediğini dile
getiren Kırlı, şunları kaydetti: ''Troia Antik
Kenti'nin eserleri, başka yerlerde sergileniyor.
Burada medeniyetlere ait yerleşimleri kat kat
görüyorsunuz ama insanların, geçmişteki
medeniyetlerin kalıntılarını göremiyorsunuz.
Müzeyi hayata geçirir ve müzecilik alanında
ilerlediğimizi kanıtlarsak, bir gün gelir yurt
dışındaki Troia eserleri, tereddüt edilmeden
bize verilir.''
''BU COĞRAFYADA,
TROIA'NIN ÖNEMİ TARTIŞILMAZ''
Troia Antik Kenti
Kazı Heyeti Başkan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr.
Rüstem Aslan ise Troia'nın, Avrupa ve dünya
kültür tarihinde bıraktığı izler nedeniyle
UNESCO'nun listesinde yer aldığını söyledi.
Troia'nın, hem
mitolojisi hem arkeolojisiyle dünya kültür
tarihine büyük katkı sağladığını, bundan sonra
da sağlamaya devam edeceğini belirten Aslan, ''Troia,
doğu ile batının kesiştiği, çatıştığı, barıştığı
yerdir. Bu coğrafyada, Troia'nın önemi
tartışılmaz. Troia'nın, mimari, tiyatro, sanat
ve film alanında ortaya çıkardığı katkılar devam
ediyor'' dedi.
Antik kentin en
önemli sorununun müze eksikliği olduğunu ifade
eden Aslan, şunları kaydetti: ''Troia'ya müze
kurulduğunda, oraya gelen ziyaretçiler büyük bir
ivmeyle çoğalacak. Turistlerin gezdiği iki
saatlik tur, yarım güne çıkacak. Ziyaretçiler,
Troia'yı görmeye geldiklerinde kentimizde
konaklayacak. Kent turizmi canlanacak. Müze
olduğunda, Türkiye'deki Troia buluntularını,
bilimsel anlamda değerlendirme ve insanlara
sunma şansımız olacak.''
Müzenin hayata
geçirilmesi için öncelikle mimari yapısıyla
dikkat çekecek bir proje hazırlanması
gerektiğine değinen Aslan, şöyle konuştu: ''Bu
müze mimari yapısı nedeniyle ön plana çıkmalı.
İnsanlar, müzeyi görmek için buraya gelmeli. Bu
konuda uluslararası müzecilik konusunda deneyimi
olmuş mimarların katılacağı, uluslararası bir
yarışma açılmalıdır.
Avrupa'da birçok
insan Troia Müzesi konusunda atılacak somut
adımları bekliyor. Bu müzenin hayata
geçirilmesi, Türkiye-AB ilişkilerinde önemli bir
sıçramadır.'' |
|
Tek
bir kent değil Troya. Ören yerinde tam on kentin kalıntıları yer alıyor.
Homeros'un efsaneleştirdiği, üzerine on binlerce sayfa yazı yazılan
Troya'ya gidecek ziyaretçilerin, bu ören yerini taşlardan oluşan bir
fotoğraf galerisi gibi büyük bir özenle dolaşması gerekiyor.
Dikkat
çeken hiçbir şey yok... 5. kilometrede Tevfikiye diye bir yere geldiğinizi
ilan ediyor bir başka sapak levhası. Görünüş hâlâ sıradan:
Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi burada da evlerin çoğunun
damlarındaki kolonlardan yukarıya uzanan demir filizler göze çarpıyor.
Yarının arkeologları çok şaşıracaklar: Sanki her şey yarım bırakılmış,
sanki her an başka bir yere göç edilecekmiş gibi bir hal var...
Oysa
hemen hemen oradasınız: Troya'da! Dünyanın en sürekli yerleşilmiş
merkezlerinden birinde. Sağda bir levha şuranın Priamos Lokantası
olduğunu ilan ediyor. Meşhur Heinrich Schliemann'ın kulübesi şurada
bir yerde imiş. Sağda bir lokanta daha var ve onların yanında da en
ucuzundan tahta at maketleri ve turistik ıvır zıvır satan satıcılar...
Giriş
gişesinin önünde genellikle turist otobüsleri oluyor. Rehber gişede
bilet alırken burayı (Troya'yı!) görmek için dünyanın uzak köşelerinden
gelmiş olan turistler çekecekleri fotoğraflar için makinelerini
kontrol ediyorlar. Özellikle bahar aylarında sınıf gezisine çıkmış
olan okullu çocuklar ise geldikleri yerin tarihsel önemini değil,
bambaşka haşarıca şeyler düşünüyorlar.
Gişeden
sonra 300 metrelik asfalt yol ve işte Troya Atı! Başta gürültücü
lise öğrencileri olmak üzere pek çok turistin Troya gezisi bu atla
birlikte sona eriyor. Oysa yalnızca 1975 yılında bir Türk tarafından
yapılmış bir oyuncak azmanı, bu “at”! Efsanedeki yerini dünyada
herkes biliyor: Memleketin birinde Troya diye çok iyi korunmuş bir
kent varmış, uzaktan gelenler bu kenti almayı başaramayınca tahta
bir at yapıp cengâverlerini içine saklamışlar, Troyalılar hileyi
yutup tahta atı kente sokunca cengâverler çıkmış, kent düşmüş,
yanıp yakılmış... Tüm insanlığın paylaştığı bir öykü bu. Dünyanın
her yerinde her gün Troya Atı benzetmesini kullanan yazılar yazılıyor.
Kentin alınmasına ilişkin efsanede adı geçenler gerçek insanlara
örnek gösteriliyor. En tehlikeli bilgisayar virüslerinden birinin adı
bile Troya Atı
Troya'ya
gelen hemen herkes koyu kahverengi tahta atın önünde fotoğraf çektiriyor.
Birçoğu merdivenlerden yukarıya çıkarak pencereden aşağıya el
sallıyor. Sonra az ilerideki turizm bürosuna uğruyor ya da hemen oracıktaki
dev ağacın dibinde oturup hepsi birbirinden güzel kedilerle
oynuyor...
Troya'ya
uğrayışlarımda, o ağacın dibinde oturup gelip gidenleri
seyrediyorum. Özellikle lise öğrencilerini... Acaba içlerinden kaç
tanesi Homeros'un İlyadasını okudu diye merak ediyorum. Kaç tanesi
benim gibi daha lisedeyken o ölümsüz eserlerle tanışacak kadar
talihliydi? Davranışlarına bakılacak olursa, pek azı: Sanki burası
Türkiye'nin sınırları içinde değilmiş, sanki bir başkasına
aitmiş gibi davranıyorlar. Sanki çağlar öncesinde, uzayın
sonsuzluklarından gelip düşmüş bir göktaşının açtığı
kocaman bir delik var az ileride... Bakıyorum bir kısmı kaytarmaya çalışıyor:
Az ileride başlayan kazı bölgesini ya hiç gezmiyor, ya da az
ilerideki bir tümseğin üstünden şöyle bir bakıp kendisini yeniden
bu görkemli ağacın gölgesine atıyor... |
|

Rüzgârla
gelen zenginlik
Homeros'un
İlyada'sı dönemin en güçlü krallığı olan Troya'nın bir tahta
at hilesiyle yıkılışını anlattığı bir destandır. Dünya tarihi
boyunca en çok ilgi uyandıran öykülerin başında gelen İlyada,
Troya'yı bulmak isteyen Schliemann gibi maceraperestler de yarattı.
Tarihi İÖ 3000'lere kadar varan Troya'yı ziyaret edenleri günümüzde
ilk olarak 1970'lerde yapılan bir tahta at karşılıyor.
Troy filmi dikkatleri ''Truva''ya çekti...
Başrolünü ünlü oyuncu Brad Pitt'in paylaştığı ''Troy'' adlı filmin,
Türkiye ile birlikte dünyanın bir çok ülkesinde vizyona girmesi,
Çanakkale'de bulunan Truva Antik Kenti'ne ilgiyi artırdı.
AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Çanakkale'ye 30 kilometre
uzaklıkta bulunan Truva Antik Kenti'nin tanıtımı için büyük çaba
harcanırken, Troy adlı filmin vizyona girmesinin ardından özellikle
haziran ayından itibaren Truva'yı ziyaret eden yerli ve yabancı turist
sayısında büyük artış yaşanması bekleniyor.
TRUVA ÇANAKKALE'YE GELENLERİN GÖZDE MEKANI...
Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, geçmiş yıllarda olduğu gibi
Truva Ören Yeri'nin Çanakkale'ye gelen yerli ve yabancı turistlerin
ilgisini çeken özellik taşıdığını ve en fazla gezilen turistik mekan
olduğunu bildirdiler.
Yetkililer, Truva Antik Kenti'ni yılın ilk 4 ayında 68 bin 309 yerli ve
yabancı turistin ziyaret ettiğine dikkat çekerek, ''İlk 4 aydaki
ziyaretçi sayısı, yaz ayının gelmesiyle birlikte büyük oranda
artacaktır. Özellikle filmin vizyona girmesinin ardından bu yıl rekor
düzeyde ziyaretçinin Truva'yı gezeceğini tahmin ediyoruz'' dediler.
TRUVA KAZILARI
Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, Truva'daki ilk resmi kazıların
Schlieman tarafından 1870'de başlatıldığını belirterek, ''1873'te Truva
hazineleri bulunmuş, önce Atina'ya sonra Berlin'e kaçırılmıştır. 1882
yılında Dörpfeld kazıya katılmış ve kazı bilimsel nitelik kazanmaya
başlanmıştır. 1891'de Schliemann ölmüştür. Eşi Sophia'nın maddi
katkılarıyla Dörpfeld kazılara 1893 ve 1894 yıllarında devam etmiş 1894
yılı nihayetinde kazılar son bulmuştur. Amerikalılar, 1932-1938
yıllarında tekrar kazı çalışmaları yapmışlardır'' diye konuştular.
TRUVA'DA KORFMANN DEVRİ BAŞLIYOR
1988 yılında Mercedes Benz ve Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla Prof.
Dr. Manfred Korfmann'ın başkanlığında yerli ve yabancı uluslararası bir
bilim ekibinin iştirakiyle yeniden kazılara başlandığını ve halen devam
ettiğini belirten yetkililer, Truva kazılarının her yıl haziran ayında
başladığını ve eylül ayında sona erdiğini bildirdiler.
KORFMANN'IN AÇIKLAMALARI...
Truva Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Alman Arkeolog Prof. Dr. Manfred
Korfmann, çeşitli dönemlerde Truva ilgili düzenlediği panel, sempozyum
ve değerlendirmelerde, Truva'nın 2 binli yıllarda Mezopotamya, Mısır ve
Anadolu'daki ticaretin geçiş noktası olduğunu ifade etmişti.
Halen Almanya'da bulunan ve önümüzdeki günlerde Çanakkale'ye gelecek
olan Korfmann, düzenlediği bir panelde Truva'nın tarihsel süreci ile
ilgili şu bilgileri vermişti:
''Truva o dönemlerde sınır bölgesindeki en güçlü yerleşim yeriydi.
Coğrafik avantajları nedeniyle Truva güçlü bir merkez haline gelmiştir.
Bu durumu, çok uzun bir dönem ayakta kalmış olan görkemli kale duvarları
ortaya koymaktadır. Güçlü kale duvarlarının boyutlarını ve köşeli olarak
kesilmiş taşlarını gözönüne aldığımızda, bu kalitede bir yerleşim
merkezinin Avrupa'da olmadığını görmekteyiz. Eğer Truva kalesi gibi bir
yerleşim Belgrad'da olsaydı, kuşkusuz tüm tarihçiler burayı Balkanların
merkezi olarak kabul ederlerdi.'' Truva'nın, demirin bilinmediği bir
dönemde, dikdörtgen olarak kesilmiş taşların Asya ve Avrupa arasındaki
sınır bölgede kullanıldığı ilk yer olduğunu belirten Prof. Dr. Korfmann,
sözlerini şöyle sürdürmüştü:
''Truva, 2 binli yıllarda Mezopotamya, Mısır ve Anadolu'daki ticaretin
geçiş noktası olarak önem kazanmaktadır. Truva önemli bir merkez olduğu
için tarih boyunca devamlı olarak tehdit almaktaydı. Truvalılar da buna
karşı kendilerini savunmak için, o zamanlarda yaşayanların pek
kullanmadığı demiri, inşa ettikleri kulelerde ve kalelerinde
kullanmışlardır. Truvalılar aynı zamanda yaptıkları surları da depreme
karşı dayanıklı olarak inşa etmişlerdir. Ayrıca Truva, sadece madencilik
alanında değil, gelişmiş çanak çömlekçilik yapımının ilk görüldüğü
önemli merkezlerden biridir.'' Farklı kültür ilişkilerinin Çanakkale
Boğazı'ndaki sınır bölgesinde hiçbir iz bırakmadan yok olup gitmiş
olamayacağına işaret eden Prof. Dr. Korfmann, ''Truva'daki Tunç Çağı
tekrar tekrar ön plana çıkmaktadır. Çünkü burası çok geniş bir bölgenin
en büyük yerleşim yeridir. Doğunun devlet özelliği sınırı Truva'da
bitmektedir'' diye konuşmuştu.
TRUVA ANTİK KENTİ BİLİNENDEN DAHA BÜYÜKMÜŞ...
Truva Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Alman Arkeolog Prof. Dr. Manfred
Korfmann, Truva'nın bilinenden daha büyük alanda kurulu olduğunu da
belirterek, bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
''Biz 13 bin metrekarelik bir alanda 380 bilim adamı ile son 16 yıl
içinde kazılar yaptık. Her tarafta değişik sonuçlar çıkıyor. Uydu
fotoğraflarından, topoğrafik bakımından ve yaptığımız kazılarla,
bölgenin Avrupa kıtasında en büyük arkeolojik alan olduğunu belirledik
ve Troya'nın toplam 270 bin metrekarelik bir alan dağıldığına dair
çeşitli bilgilere ulaştık.''
TRUVA'DA MÖ 1600 YILINDA BEYİN AMELİYATI YAPILMIŞ
Arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann, Truva kazılarında, MÖ 1600 yıllarda
beyin ameliyatının yapıldığını da tespit ettiklerini açıklamıştı.
Korfmann, geçtiğimiz yılki kazıların sona ermesinin ardından basın
mensuplarına Truva'yı gezdirirken, bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
''Truva'da MÖ 1600 yılında beyin ameliyatının yapıldığını tespit ettik.
İncelediğimiz bir kafatasında, tahminimize göre 30-35 yaşlarındaki bir
erkeğe beyin ameliyatı yapılmış. Ancak, bu kişinin ameliyat sırasında
ölüp ölmediğini bilmiyoruz. MÖ 1600 yılında beyin ameliyatının yapılıyor
olması dikkat çekici. Ayrıca incelemelerimiz sonucu Truva'da
yaşayanların en çok diş hastalığına yakalandıklarını tespit ettik.''
''TRUVA'YI 15 YIL ÖNCE YILDA 70 BİN KİŞİ GEZİYORDU, BU SAYI BUGÜN 500
BİN KİŞİYE ULAŞTI''
Truva Antik Kenti kazı heyeti başkanı Prof. Dr. Manfred Korfmann, 15 yıl
önce Truva'yı yılda 70 bin kişinin ziyaret ettiğini, bu sayının
günümüzde yılda 500 bine ulaştığını açıklayarak, şunları söylemişti:
''Biz Truva'da 15 yıldır kazı yapıyoruz. Kazı çalışmaları sayesinde 15
yılda Truva değişti. Kazı çalışmalarına başlarken Truva'yı senede 70 bin
turist geziyordu. Bugün 500 bin kişi geziyor. Ziyaretçiler, Truva'yı net
bir şekilde gezip, öğrenip anlayabiliyorlar.''
''O ARTIK OSMAN HOCA'' OLDU...
Çanakkale'de antik Truva Kenti'nde kazı çalışmalarına yaklaşık 15 yıldan
bu yana başkanlık yapan Alman Arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann, Türk
vatandaşlığına geçerek, ''Osman'' ismini de aldı.
Korfmann, ÇOMÜ Üniversitesi'nde Rektör Danışmanı olarak da görev
yapıyor.
Korfmann, Truva'da kazı çalışmalarına başlarken, kazı döneminde
kendisiyle birlikte çalışan uzmanlar ve çevre köylüleri, önceki
yıllardan bu yana kendisine ''Osman Hoca'' ismiyle hitap ediyorlardı.
JAPON PRENSİ MİKASA ''TRUVA HAYRANI''
Öte yandan Japon Prensi Tomohito Mikasa, Çanakkale'ye yaptığı ziyaretin
büyük bölümünü Truva'ya ayırıyor.
Her yıl Çanakkale'ye Japon İmparatorluğu'ndan yakınlarıyla gelen Prens
Mikasa, Truva'da ki kazıları dolaşarak, son çalışmalar hakkında da bilgi
alıyor.
FİLME BÜYÜK İLGİ
Troy adlı filmin vizyona girmesinin ardından Çanakkale'de bulunan Leya
ve AFM Sinamaları'da Türkiye ve dünya ile birlikte aynı anda filmi
vizyona soktular.
Sinema yetkilileri, filme ilginin büyük olduğunu ve ilk günlerde yoğun
taleple karşılaştıklarını da bildirdiler.
TRUVA ADINA İLGİ
Çanakkale'de Truva vatandaşlar için ayrı bir önem taşıyor. Çanakkale
Belediyesi her yıl Ağustos ayında ''Troya Festivali'' düzenlerken, bir
çok işyeri ve firma Truva ismini kullanmaya özen gösteriyor.
FİLM ÇANAKKALE'DE ÇEKİLEBİLİR MİYDİ?
Öte yandan Troy adlı filmin vizyona girmesi de bir takım tartışmaları
beraberinde getirdi.
Uzmanlar, Troy filminin bir bölümünün Truva Antik kentinde, bazı
bölümlerinin ise mitolojik Kazdağı çevresinde ve Yenice bölgesinde
çekilebileceğini, böylelikle filmin gerçeğe daha yakın olabileceği
görüşünü de paylaşıyorlar.
Uzmanlar, Truva Antik Kenti'nin ''tahrip olacağı'' görüşüyle, filmin
Truva harabelerinde çekilmemesini de eleştirerek, ''Bu film Malta'da
değil, Çanakkale'de çekilebilirdi. Eğer öyle olsaydı, bu Türkiye için
daha büyük bir tanıtım fırsatı olabilirdi'' görüşünü savundular.
Truvalılar Türk müydü?
Radikal Gazetesi yazarı ve iletişim profesörü Haluk Şahin, köşe
yazısında sinemalarda gösterime giren ‘Truva’ filmini konu alarak,
‘Troyalılar Türk müydü?’ sorusunu ortaya attı. Bu sorunun Ortaçağ’dan
beri tartışıldığını anlatan Şahin, şunları yazdı:
TROYALILAR Türk müydü? Hadi canım, bu saçma soru da nereden çıktı
demeyin. Bu soru ortaçağdan bu yana yerli yabancı pek çok kişi
tarafından sorulmuş ve tartışılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde, özellikle Osmanlı donanmasının
tüm Akdeniz’de üstünlük sağlamasından sonra, Rönesans Avrupası ‘Bu
Türkler de nereden çıktı?’ diye sormaya başlamış.
O dönemde pek çok kişi tarafından kabul edilen bir teoride, Türkler
aslen Troyalı savı öne sürülmüş. Adları, Troya düştükten sonra Asya’nın
içlerine kaçan Troyalı generallerden Turkus’tan geliyormuş. Binlerce yıl
Asya’da kalan Türkler, Troya yenilgisinin öcünü almak için geri
gelmişler, almışlar ve Avrupa’ya yönelmişler. (Kaynak: James Harper,
Rome vs. İstanbul: Competing Claims and the Moral Value of Trojan
Heritage)
Ünlü tarihci Gibbon’un bile Roma İmparatorluğu’yla ilgili dev eserinde
değindiği gibi, bir başka açıklamaya göre; Türklerin soyu, Homeros’un
değilse bile Virgil’in sözünü ettiği cengáver ‘Teucri’den geliyormuş.
‘Türk’ anlamına gelen Latince ‘Turci’ ve İtalyanca ‘Turchi’ sözcükleri
buradan esinlenmiş...
1453’te İstanbul’un muhasarası sırasında kentte bulunan Kardinal İsidore
yazdığı bir mektupta Sultan İkinci Mehmet’ten ‘Troyalıların Prensi’
şeklinde söz etmiş. (Kaynak: Terence Spencer, Turks and Trojans in the
Renaissance)
Deneme türünün babası sayılan Montaigne, Fatih Sultan Mehmet’in Papa
İkinci Pius’a yazdığı mektupta ‘İtalyanlarla aynı kökten olduğumuz ve
onlar gibi Hektor’un öcünü almak hakkımız olduğu halde, İtalyanların
bize düşmanca davranmalarına ve Rumları korumalarına şaşıyorum’ yazmış.
Gerçekten Roma İmparatorluğu’nu kuranlar ve yönetenler de kökenlerinin
Troya’da bulunduğunu öne sürüyorlardı. Virgil dev eseri Aenid’te Troyalı
Aenas’ın Roma’ya gidiş öyküsünü anlatır.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden birkaç yıl sonra
Çanakkale’ye Troya’nın bulunduğu bölgeye gelerek o büyük savaşın
kahramanlarına övgüler düzdüğü ve Yunanlılardan Hektor’un öcünü aldığını
söylediği tarihçi Kritopulos tarafından anlatılır.
Türklerin Troyalı olup olmadığı Rönesans döneminin önemli tarihsel
tartışmalarından birisini oluşturmuş. Özellikle başlangıç dönemlerinde
Katolik Avrupa’nın, Troya kökenli Türklerin ‘yoldan çıkmış’ Yunanlıları
yenmesine sempatiyle baktığı anlaşılıyor. Hatta bir şair ‘Yunanlılar
antikçağlarda kendilerinden başka herkesi barbar saymalarının cezasını
çekiyorlar’ diye yazmış.
KİLİSE VE PAPA BAŞROLDE
Ne var ki, Türklerin Avrupa’daki ilerleyişi Katolikleri de korkutmaya
başlayınca bu kez tam tersi savlar ön plana çıkmış. ‘Káfir’ Türklerin
asalet sembolü Troyalıların torunları olamayacağı, gerçek Troyalılığın
Kutsal Roma İmparatorluğu’na ait olduğu vurgulanmış. Katolik Kilisesi ve
Papa, Türklere yönelik bu dışlama kampanyasında başrolü oynamışlar. Türk
tekrar ‘öteki’, ‘yabancı’, ‘dışarıdaki’ rolüne itilmiş (Yer darlığı
dolayısıyla Avrupa’da bazı Katolikler tarafından bugün söylenenlerle o
zaman söylenenler arasındaki paralelliklere şöyle bir değinip
geçiyorum.)
Sabahattin Eyüboğlu ‘Mavi ve Kara’ adlı denemeler kitabında Mustafa
Kemal Atatürk’ün yanındaki bir subaya ‘Dumlupınar’da Troyalıların öcünü
aldık’ dediğini yazar. Bu gerçek midir, yakıştırma mıdır, bilemem.
Yakıştırma olsa bile, yakışan bir yakıştırma olduğuna kuşku yok.
Tarihçi Reşit Saffet Atabinen’in ‘Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya
Menşeleri Efsanesi Üzerine Araştırma’ adlı ve 1951 tarihli bir kitabı
olduğunu değerli düşünür Arslan Kaynardağ’ın ‘Troyalıların Türklüğü
Konusunda Düşünceler’ başlıklı yazısında okumuştum (Cumhuriyet, 6 Mayıs
1994). Ne yazık ki, o kitabı bulabilmiş değilim...
Gördüğünüz gibi ‘Troyalılar Türk müydü?’ sorusu o kadar da uydurma bir
soru değil.
Günümüz Türklerinin tarihsel rol olarak Troyalı olduğuna ise hiç kuşkum
yok!
Truva Atı'nı yapma fikri bir "nalbantınmış"...
''Truva-Troy'' adlı gişe rekorları kıran filme de konu olan Truva Atı'nı
yapma fikrinin bir ''nalbanta'' ait olduğu ortaya çıktı.
Lindsay Clarke'ın kaleme aldığı ve Bilgi Yayınevi'nden okurla buluşan
''Truva-The War at Troy'' adlı kitap, Truva Savaşı ve Aşil ile ilgili
bilinmeyen gerçeklere ışık tutuyor.
Smyrnalı Homeros'un ''İlyada'' destanında geçen Truva Savaşı'na ışık
tutan kitabın destandan ve ''Truva'' filminin senaryosundan farkı,
savaşa yol açtığı varsayılan tanrıçaların güzellik yarışmasından çok
önce, yani kahramanların soylarının ve Truva kentinin geçmişiyle
başlaması.
Batı edebiyatının temeli sayılan ''İlyada'' destanını ''akıcı, anlaşılır
ve büyük bir zevkle okunur'' hale getiren kitap, destandaki tüm olay ve
yan öyküleri, yarı tanrı kahramanların geçmişlerini, tanrılar arasındaki
çekişmeleri, iki düşman ordunun lider savaşçıları arasındaki
anlaşmazlıkları işliyor ve bunlara politik ve ekonomik durumun
ayrıntıları gibi önemli ögeler ekliyor.
NALBANTIN FİKRİ
Kitaba göre, sinemaseverlerin ilgiyle izlediği, gişe rekorları kıran
''Truva'' filmine de konu olan Truva atını yapma fikrini, ''Prylis''
isimli bir nalbant Odysseus'a verdi.
Prylis, kuşatmanın son günlerinde ateş başında oturduğu sırada, yanında
çocuğu için at heykelciği yontan bir arkadaşından esinlendi.
''Ölümlü erkeklerin en güzeli'' kabul edilen Paris ise Kral Priamos'un
oğlu olduğunu öğrenmeden önce yıllarca dağlarda boğa çobanlığı yaptı.
Paris, tanrıçaların önüne serdiği ''iktidar'', ''bilgelik'' ve ''aşk''
olarak sunduğu üç seçenekten ''aşkı'' seçtiği için olaylara yol açarken,
kahraman Aşil'in annesi ise ondan önceki altı oğlunu tanrılara kurban
eden bir cani.
''ALINGAN TANRI'' AŞİL
Tüm dünyada kapalı gişe oynayan ''Truva'' filminin ünlü aktör Brad Pitt
tarafından canlandırılan baş karakteri Aşil ise filmde gösterilmeyen
değişik özelliklere sahip.
İçinde hem iyiyi, hem de kötüyü barındıran, gururlu, yiğit Aşil'in
ilginç özellikleri, bu olumlu yönlerine karşın ''alıngan'' ve bir o
kadar da ''zalim'' oluşu.
Truva hazinesinden bize sütunlar kaldı
Truva köylüleri, Troy filmiyle hatırlandıkları için kırgın. "Schliemann,
işçilere sütun başları ve mermerleri verip altınları götürmüş. Ama altın
yumurtlayan tavuk hâlâ burada" diyorlar
Truva denince akla Truva antik kentinde bulduğu hazineleri yurtdışına
kaçıran Alman Arkeolog Heinrich Schliemann geliyor. Schliemann'ın Truva
bu hazineleri kaçırışı civar köylerde hala dilden dile dolaşıyor. Truva
köylerinde yaşayanlar ne diyor?..
78 yaşındaki Tahir Savaş, Truva'nın ilk rehberlerinden... Schliemann'ı
sorunca yüzü asılıyor; başlıyor anlatmaya: "Schliemann, Yunan işi Sophia
ile birlikte buralarda kazısına başladığında daha ortada Türkiye
Cumhuriyeti yoktu. Osmanlı vardı. Bugünkü Truva denen yer o dönem
köylülerin arazileriydi. Schliemann, Rum işçilerle gizli gizli oraları
kazdı. Tarlasının kazıldığını duyan köylüler Schliemann'dan para
istemişler. Zengin olmasına rağmen köylülere param yok deyip
geçiştirmiş. Kazılar devam ederken Schliemann, 2.Truva duvarları dibinde
bir parıltı görmüş. İşçilere istirahat verip göndermiş. Başlamış
elleriyle kazmaya. Ellerinden kanlar akıyor ama aldırmıyor. İşte o gün
Schliemann, yerin 8.5 metre altındaki hazineleri bulmuş. 8700 parça
altın-gümüş. Battaniyelere koyduğu gibi Çıplak Köyü'ndeki evine
götürmüş."
Üzüm kefesiyle götürmüş...
"Peki altınları nasıl kaçırmış?.." diye soruyoruz. Soluksuz devam
ediyor: "Schliemann, hazineyi üzüm kefelerinin altına koymuş, üstüne de
sebze meyve yerleştirmiş. O küfeleri yardımcısına verip bunları
Yunanistan'a götür demiş. Sınırda görevliler sormuş, 'Bu sebze küfeleri
nereye gidiyor?' diye. Yardımcısı da Schliemann, akrabalarına gönderiyor
deyince içi hazine dolu küfeler Türkiye'den uçup gitmiş."
Hazine gider de Schliemann durur mu?.. O da hazinelerin arkasından
soluğu Yunanistan'da almış. Ancak çok geçmeden bulduğu hazinelerin Kral
Priam'a değil, M.Ö. 2500 yıllarına ait olduğunu anlamış. Bu sefer
Osmanlı hükümeti ile anlaşmak istemiş. Tahir Savaş hız kesmiyor: "Büyük
hayalkırıklığına uğramış. Osmanlı 10 bin Frank istemiş, o 40 bin Frank
vereyim 3 ay daha Truva'da kazı yapayım teklifinde bulunmuş. Amacı
Priamus hazinelerini bulmak. Osmanlı kabul etmiş. Ama bu kez kazılarda
bir şey çalmasın diye başına bir komiser dikmiş. Schliemann, baktı ki
olacak gibi değil. Çekip gitmiş Yunanistan'a. O altınları çaldı ama
altın yumurtlayan tavuk Truva, hala burada. Umarım çok geçmeden buranın
değeri anlaşılır."
Çıplak Köyü'nden tarih fışkırıyor
Truva antik kentinin 1 km. yakınında Çıplak Köyü var. Schliemann'ın
kaldığı ev de burada. Muhtar İlhan Ulus, "Dedelerimiz anlatırdı. O
hırsız arkeolog bu köyde otururdu diye. Ama evi yıkılmış. Truva'nın
sahibi biziz. Schliemann, bizim köylüleri susturmak için Truva
kazılarından çıkan tarihi sütun başlarını, mermerleri bizim köylülere
verirmiş. Bizim köylülerde onları ev yapımında kullanırmış.
Schliemann'ın sütunda mermerde gözü yokmuş, tek derdi altın bulmakmış."
Muhtar Ulus'un ısrarıyla Piyan Mezarlığı denen tepeye gidiyoruz. Her yer
sütun başları, mermer dolu. Muhtar, "Burada büyük bir saray varmış. Ama
hala devlet kazı yapmadı. Yağmur yağdı mı, kimi zaman sikkeler çıkardı
buradan. Hazine avcıları da zaman zaman kazar buraları" diyor.
|