BURASI ÇANAKKALE

 

 

TÜLAY HERGÜNLÜ
S.M.Mali müşavir
hergunlu@ttnet.net.tr

Ülkemi çok seviyorum ve bu durumu içime hiç sindiremiyorum...

 

 

12 EYLÜL’Ü YARGILAYIN!

80 öncesiydi. Hangi yıl olduğunu hatırlayamıyorum. 78 ya da 79 olabilir. Sultanhamam’da çalışıyorum. Günlerden Cumartesi. Öğlene kadar çalışıyoruz. İşten çıktım. Her zamanki gibi yürüyerek Süleymaniye’den, Esnaf Hastanesi önünden Vezneciler’e inip oradan minibüse bineceğim. Tam Vezneciler’e geldim. İnanılmaz bir görüntü. Öğrenciler tüm caddeyi kaplamışlar. Kolkola girmişler, sloganlar atarak yürüyorlar. Mahşeri bir kalabalık. Cadde de iğne atacak yer yok. Safları öylesine sıklaştırmışlar ki aralarından geçmek mümkün değil.
Cadde Fatih Parkı’ndan itibaren trafiğe kapatılmış. Minibüsler Fatih’te bekliyor. Bir an durdum, ne yapacağımı bilemiyorum. Öyle durup bakamazsınız. Koşarak kaçamazsınız. Anında dikkati çekersiniz. Ne yapacaklarını bilmek mümkün değil.

Olabildiğince sakin bir şekilde yürümeye çalışarak minibüslerin bulunduğu yere gitmeye karar verdim. Şehzade Camii’nin önüne yaklaşmıştım ki yürüyenlerden bir genç önüme fırladı ve “Dur!” dedi. “Ya bir köylü kızısın, ya da bir işçi çocuğu; sen de bizdensin”…Elindeki fotoğrafı yakama iğneledi. Geldiği gibi tekrar yürüyen arkadaşlarının arasına karıştı. Donakalmıştım. Yakamda ki fotoğrafa baktım. Gazeteler de okumuştum. Önceki gün yanlış hatırlamıyorsam Fen Fakültesi’nden Cengiz isimli solcu bir öğrenci öldürülmüştü. Fotoğraf O’na aitti. Gencecik, pırıl pırıl, bir genç. Simsiyah saçlı, siyah gözlü…
Yürümeye devam ettim. Fotoğrafı yakamdan çıkartıp atmaya kıyamadım. Zaten atmaya kalksam ne olacağını da kestiremiyordum. Çünkü o yıllarda kurşunların nereden geleceği belli değildi. Sonunda minibüslerin bulunduğu yere vardım ve araca bindim. Binmemle birlikte aracın içinde bir sessizlik hâkim oldu. Yolculardan çıt çıkmıyordu. Araç hareket etti ve fotoğrafı çıkartıp usulca yere bıraktım. Minibüsün içini sanki bir ferahlama kaplamıştı. Ya da bana öyle gelmişti…

Bu benim kuşağımın yaşadığı en basit bir olaydı. Kimseye zarar verilmemişti. Sadece yürüyüp gitmişlerdi. Ama her zaman böyle olmayabiliyordu. Her gün gazetelerden ve ekrandan gençlerin birbirlerini öldürmelerini izlemekten yüreklerimiz dağlanır olmuştu. Her sabah işe gitmek için evden çıkıyorduk ancak akşam döneceğimiz şüpheliydi. Bayezit’de ki üniversite durağının önünde durduğumuz zaman acaba taranır mıyız endişesiyle aracın hareket etmesini bekliyorduk. Her köşe başında, bazı bankaların ve devlet dairelerinin önünde polis panzerleri bekliyordu. Panzerlere alışmıştık… Her hangi bir sokağa girişimiz de “dur, sağcı mısın? Solcu musun?” Sorularıyla karşılaşmaktan korkar olmuştuk. Şehir de kurtarılmış! bölgeler oluşmuştu…

Süleyman Demirel o kadar çok konuşuyordu ki, sonunda rahmetli Bülent Ecevit ‘de çaresiz cevap vermeye başlamıştı. Erbakan hoca da tuz biber ekiyordu… Suçlamalar, suçlamalar, suçlamalar… Tıpkı bugün Başbakan ile Ana Muhalefet Partisi Başkanı’nın her gün birbirlerini suçladıkları gibi…

Artık bıkmıştık. Haber seyredemez, gazete okuyamaz olmuştuk…

Bir sabah işe gitmek için yola çıktım ve sokağın sonunda bir askerin “Dur!” ihtarıyla karşılaştım. Çok şaşırmıştım. Ne oluyor? Diye sordum. “Yassah!” Dedi…”Sokağa çıkmak yassah!” Eve döndüm, televizyonu açtım. Ordu yönetime el koymuştu.
Çok sevindik… Sonunda akan kan duracaktı. Gençlerimiz, öğrencilerimiz ölmeyecekti…

Şimdi diyorlar ki, “akan kan durduğu için 12 Eylül darbesini meşru mu sayalım?!

Elbette saymayalım. Kim “darbeye” meşru diyebilir ki?! Ama o günler bunu gerektiriyordu.
Asker kurtarıcı gibi gelmişti. Anaların, babaların gözyaşları artık dinecekti.
O günleri yaşayanlar çok iyi hatırlarlar. Halkın yüzde 99’u işte bu kanın durması için Anayasa’ya “Evet” dedi. Hiçbir şey umurumuzda değildi… Siyasilerin Zincirbozan’a ya da başka yerlere götürülmeleri de…
Artık gençler ölmeyecekti. Bu da bize yeterdi. Gerisi nasılsa düzelirdi. Baştakilerden de çok bıkmıştık. Belki yeni siyasiler gelir, daha iyi yönetiliriz diye düşünüyorduk.
Ama öyle olmadı! Gele gele Özal iktidarı geldi ve “benim memurum işini bilir” zihniyeti, ideolojilere egemen oldu… Daha sonra o bıktığımız siyasilerin hepsi geri döndüler ve yıllarca başımızdan eksik olmadılar…

12 Eylül sonrası yapılan uygulamalar sevincimizi kursağımız da bıraktı!..Öğrenciler, akademisyenler, gazeteciler, sivil halk, önüne geleni tutukladılar. İşkenceler, ölümler, kayıplar, idamlar… 17 yaşındaki Erdal’ı astılar…

12 Eylül bugünlerin hazırlayıcısı oldu…
Şimdi darbeciler yargılansın deniliyor. Evet, yargılansınlar!.. 39 yıl sonra kimi bulacaklarsa…

Yargılanması gereken 12 Eylül darbesi değildir. O’nun nedenleri ve sonrasıdır. Burada yapılması gereken 85 yaşındaki Kenan Evren’in yargılanması değil, o günleri Türkiye’ye bir daha yaşatmamanın yollarını aramaktır. Birbirini yiyen iktidar ve muhalefet ile bu ne kadar gerçekleşir o da ayrı bir konu...

O yıllar da halk “sağ”, “sol” diye bölünmüştü, bugünler de ise” lâik, “anti lâik”,dinci, dinsiz, türbanlı, türbansız, Kürt, Türk, Atatürkçü, darbeci ve daha bilmem neci olarak bölünüyor. Yani tarih neredeyse tekerrür ediyor. Sadece değişen o yıllarda çoğunlukla sivil gençler, öğrenciler ölüyordu, bu yıllarda ise asker gençler…
Hal böyle olunca da iktidarı “darbe” paranoyası kaplıyor…

Darbeciler ve uygulamaları elbette yargılanmalı ama 12 Eylül’ü hazırlayan şartları ve sonrasını da çok iyi değerlendirmek gerekmektedir.
Bugünün selameti için…

28 Haziran 2009


 

 

BU SAYFANIN ZİYARETÇİ SAYISI
 Counters

 

BAHA MALİ DANIŞMANLIK
MUHASEBE, MALİ MÜŞAVİRLİK ve DENETİM
Finansman ve Mali Geleceğinizi Biz Raporlayalım, Siz Yönetin…