|
12
EYLÜL’Ü YARGILAYIN!
80
öncesiydi. Hangi yıl olduğunu hatırlayamıyorum. 78 ya da
79 olabilir. Sultanhamam’da çalışıyorum. Günlerden
Cumartesi. Öğlene kadar çalışıyoruz. İşten çıktım. Her
zamanki gibi yürüyerek Süleymaniye’den, Esnaf Hastanesi
önünden Vezneciler’e inip oradan minibüse bineceğim. Tam
Vezneciler’e geldim. İnanılmaz bir görüntü. Öğrenciler
tüm caddeyi kaplamışlar. Kolkola girmişler, sloganlar
atarak yürüyorlar. Mahşeri bir kalabalık. Cadde de iğne
atacak yer yok. Safları öylesine sıklaştırmışlar ki
aralarından geçmek mümkün değil.
Cadde Fatih Parkı’ndan itibaren trafiğe kapatılmış.
Minibüsler Fatih’te bekliyor. Bir an durdum, ne
yapacağımı bilemiyorum. Öyle durup bakamazsınız. Koşarak
kaçamazsınız. Anında dikkati çekersiniz. Ne
yapacaklarını bilmek mümkün değil.
Olabildiğince sakin bir şekilde yürümeye çalışarak
minibüslerin bulunduğu yere gitmeye karar verdim.
Şehzade Camii’nin önüne yaklaşmıştım ki yürüyenlerden
bir genç önüme fırladı ve “Dur!” dedi. “Ya bir köylü
kızısın, ya da bir işçi çocuğu; sen de
bizdensin”…Elindeki fotoğrafı yakama iğneledi. Geldiği
gibi tekrar yürüyen arkadaşlarının arasına karıştı.
Donakalmıştım. Yakamda ki fotoğrafa baktım. Gazeteler de
okumuştum. Önceki gün yanlış hatırlamıyorsam Fen
Fakültesi’nden Cengiz isimli solcu bir öğrenci
öldürülmüştü. Fotoğraf O’na aitti. Gencecik, pırıl
pırıl, bir genç. Simsiyah saçlı, siyah gözlü…
Yürümeye devam ettim. Fotoğrafı yakamdan çıkartıp atmaya
kıyamadım. Zaten atmaya kalksam ne olacağını da
kestiremiyordum. Çünkü o yıllarda kurşunların nereden
geleceği belli değildi. Sonunda minibüslerin bulunduğu
yere vardım ve araca bindim. Binmemle birlikte aracın
içinde bir sessizlik hâkim oldu. Yolculardan çıt
çıkmıyordu. Araç hareket etti ve fotoğrafı çıkartıp
usulca yere bıraktım. Minibüsün içini sanki bir
ferahlama kaplamıştı. Ya da bana öyle gelmişti…
Bu benim
kuşağımın yaşadığı en basit bir olaydı. Kimseye zarar
verilmemişti. Sadece yürüyüp gitmişlerdi. Ama her zaman
böyle olmayabiliyordu. Her gün gazetelerden ve ekrandan
gençlerin birbirlerini öldürmelerini izlemekten
yüreklerimiz dağlanır olmuştu. Her sabah işe gitmek için
evden çıkıyorduk ancak akşam döneceğimiz şüpheliydi.
Bayezit’de ki üniversite durağının önünde durduğumuz
zaman acaba taranır mıyız endişesiyle aracın hareket
etmesini bekliyorduk. Her köşe başında, bazı bankaların
ve devlet dairelerinin önünde polis panzerleri
bekliyordu. Panzerlere alışmıştık… Her hangi bir sokağa
girişimiz de “dur, sağcı mısın? Solcu musun?”
Sorularıyla karşılaşmaktan korkar olmuştuk. Şehir de
kurtarılmış! bölgeler oluşmuştu…
Süleyman
Demirel o kadar çok konuşuyordu ki, sonunda rahmetli
Bülent Ecevit ‘de çaresiz cevap vermeye başlamıştı.
Erbakan hoca da tuz biber ekiyordu… Suçlamalar,
suçlamalar, suçlamalar… Tıpkı bugün Başbakan ile Ana
Muhalefet Partisi Başkanı’nın her gün birbirlerini
suçladıkları gibi…
Artık
bıkmıştık. Haber seyredemez, gazete okuyamaz olmuştuk…
Bir
sabah işe gitmek için yola çıktım ve sokağın sonunda bir
askerin “Dur!” ihtarıyla karşılaştım. Çok şaşırmıştım.
Ne oluyor? Diye sordum. “Yassah!” Dedi…”Sokağa çıkmak
yassah!” Eve döndüm, televizyonu açtım. Ordu yönetime el
koymuştu.
Çok sevindik… Sonunda akan kan duracaktı. Gençlerimiz,
öğrencilerimiz ölmeyecekti…
Şimdi
diyorlar ki, “akan kan durduğu için 12 Eylül darbesini
meşru mu sayalım?!
Elbette
saymayalım. Kim “darbeye” meşru diyebilir ki?! Ama o
günler bunu gerektiriyordu.
Asker kurtarıcı gibi gelmişti. Anaların, babaların
gözyaşları artık dinecekti.
O günleri yaşayanlar çok iyi hatırlarlar. Halkın yüzde
99’u işte bu kanın durması için Anayasa’ya “Evet” dedi.
Hiçbir şey umurumuzda değildi… Siyasilerin Zincirbozan’a
ya da başka yerlere götürülmeleri de…
Artık gençler ölmeyecekti. Bu da bize yeterdi. Gerisi
nasılsa düzelirdi. Baştakilerden de çok bıkmıştık. Belki
yeni siyasiler gelir, daha iyi yönetiliriz diye
düşünüyorduk.
Ama öyle olmadı! Gele gele Özal iktidarı geldi ve “benim
memurum işini bilir” zihniyeti, ideolojilere egemen
oldu… Daha sonra o bıktığımız siyasilerin hepsi geri
döndüler ve yıllarca başımızdan eksik olmadılar…
12 Eylül
sonrası yapılan uygulamalar sevincimizi kursağımız da
bıraktı!..Öğrenciler, akademisyenler, gazeteciler, sivil
halk, önüne geleni tutukladılar. İşkenceler, ölümler,
kayıplar, idamlar… 17 yaşındaki Erdal’ı astılar…
12 Eylül
bugünlerin hazırlayıcısı oldu…
Şimdi darbeciler yargılansın deniliyor. Evet,
yargılansınlar!.. 39 yıl sonra kimi bulacaklarsa…
Yargılanması gereken 12 Eylül darbesi değildir. O’nun
nedenleri ve sonrasıdır. Burada yapılması gereken 85
yaşındaki Kenan Evren’in yargılanması değil, o günleri
Türkiye’ye bir daha yaşatmamanın yollarını aramaktır.
Birbirini yiyen iktidar ve muhalefet ile bu ne kadar
gerçekleşir o da ayrı bir konu...
O yıllar
da halk “sağ”, “sol” diye bölünmüştü, bugünler de ise”
lâik, “anti lâik”,dinci, dinsiz, türbanlı, türbansız,
Kürt, Türk, Atatürkçü, darbeci ve daha bilmem neci
olarak bölünüyor. Yani tarih neredeyse tekerrür ediyor.
Sadece değişen o yıllarda çoğunlukla sivil gençler,
öğrenciler ölüyordu, bu yıllarda ise asker gençler…
Hal böyle olunca da iktidarı “darbe” paranoyası
kaplıyor…
Darbeciler ve uygulamaları elbette yargılanmalı ama 12
Eylül’ü hazırlayan şartları ve sonrasını da çok iyi
değerlendirmek gerekmektedir.
Bugünün selameti için…
28
Haziran 2009
|