|
HANGİ ULUSAL EGEMENLİK?
23 Nisan’da Ulusal Egemenliğimizin 88. yılını
kutlayacağız…
88 yıl önce bugün Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi
açılmış ve Türk Milleti’nin Ulusal Egemenliği tüm
dünyaya tescil ve ilan edilmiştir.
23 Nisan 1920’ de en yaşlı üye sıfatıyla Sinop
Milletvekili Şerif Bey (1845), Başkanlık kürsüsüne
çıkmış ve Türk milletinin ezelden beri hür ve başına
buyruk yaşadığını, kölelik durumunu son derece ve
kesinlikle reddettiğini ve bu Yüksek Meclisi meydana
getirdiğini ifade etmiştir. Bu tarihi konuşmanın son ve
bizce en önemli bölümünü aynen alıyoruz;
“Bu Yüksek Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah'ın
yardımıyla milletimizin iç ve dış tam bağımsızlık içinde
alın yazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip,
kendi kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan
ederek, Büyük Millet Meclisi'ni açıyorum."
23 Nisan 1920 günü bir millet “ümmet” olmaktan çıkmış
“ulus” kimliğine kavuşmuştur!
O artık köle değil, efendidir!
Tam bağımsızdır! Ulusal egemendir!
“Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen eşsiz bir lidere
sahiptir!
***
Bugün geldiğimiz noktada ise Türk milletinin egemenliği
düşündürücüdür…
Yüksek iç ve dış borç, yabancıların eline geçmiş bir
borsa, Düyunu Umumiye’nin yerini almış IMF ve Dünya
Bankası, geleceğini kredi kartlarına ipotek etmiş bir
millet, yüksek faiz- düşük kur kıskacında sıkışmış,
çökmüş bir ekonomi, iğneden ipliğe patlayan ithalat,
yabancı mallara olan aşırı düşkünlük, babalar gibi
satılan millî tesisler, bankalar, kıyılar, ormanlar,
paylaşıma açılması düşünülen Fırat ve Dicle suları, yok
edilen tarım ve çiftçi, artan işsizlik, hırsızlık,
hortumculuk, çöken ahlâk, türban dayatması, etnik ve
mezhep bölücülüğü, PKK, Ermeni terörü sonucunda
yitirilen binlerce can, babalar gibi satılan millî
tesisler, bankalar, kıyılar, ormanlar, paylaşıma
açılması düşünülen Fırat ve Dicle suları, her gün sıra
sıra gelen Mehmetçik tabutları, Batı’nın sözde Ermeni
soykırım dayatmaları, ülkenin her yanında cirit atan
Hıristiyan misyonerleri, delik deşik edilen bir Anayasa,
ülkemizi yolgeçen hanına çeviren yabancı diplomatlar, iç
işlerimize, hukukumuza karışan, tehdit eden AB, ABD ve
onların siyasi polisleri tüm Barroso ve Rehn’ler…
Üçüncü Cumhuriyetçiler, karşı devrimciler, kanla canla
yırtıp attığımız Sevr’i yeniden kabul ettirmeye çalışan
Batı ülkelerine teslimiyetçilik, siyasetin dışına
itilmiş, geleceğinden ümitsiz, o sınav senin bu sınav
benim koşturan bir Türk gençliği!..
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal
Atatürk’ü Türk’ün şerefli tarihinden çıkartıp atmak,
unutturmak isteyen iç ve dış hainler!..
Yok edilmeye çalışılan “ulus” bilinci!..
Bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorgulanması gereken bir
kısım mütareke basını,
Yabancılaşan, yozlaşan Türkçe!..
AB ve ABD kapısında sürünmeler, icazet almalar!..
Başına çuval geçirilen Türk askeri!..
Suudi kırallarının ayaklarına kadar giden, terör yuvası
haline gelen komşusu Irak’a girmek için Okyanus
ötesinden izin alan bir iktidar!..
Ankara’dan yönetilmeyen bir Türkiye Cumhuriyeti
Devleti!..
***
“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu
milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam
yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî
egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin
kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.” (Mustafa Kemal
Atatürk 24 Nisan 1920)
Millî egemenliğimizin, şahsımızda, kalbimizde ve
vicdanımızda tekrar sorgulanmasının zamanı gelmiştir!
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramımız kutlu
olsun!
22.04.2008
TEKNOLOJİNİN YIKAMADIĞI SON
KALELER;
KÜTÜPHANELER… KİTAPLAR…
31 Mart-6 Nisan 2008
tarihleri arasında, "Kütüphane Haftası"nın 44'üncüsünü
kutluyoruz.
44 yıldır Kütüphane Haftası’nı kutlayan bir ulus için
bugün eğitimde, özellikle de kitap okuma konusunda
geldiğimiz nokta gerçekten içler acısı.
Kütüphanelere gitmiyoruz.
Kitap ve gazete okumuyoruz… Gitmemek ve okumamak için
türlü bahanelerin arkasına sığınıyoruz…
…”Kitaplar çok pahalı!”
…”Zamanım yok!”
…” Çok yoruluyorum, bir de kitap okuyarak beynimi
yoramam!”
… “Artık internet var, bir tıkla bilgiye ulaşabilirim!,”
… “Ben öğrenciyim yaaa, zaten derslerden bunalmışım!..”
v.s., v.s., v.s …
Evet, kitaplar çok pahalı
bunun için devletin kalıcı önlemler alması gerekiyor.
Ancak, o kadar çok lüzumsuz gıda, kozmetik, giyim,
sigara ve benzerlerine para bulurken, bu bahanenin
arkasına sığınmak…
Günde üç-beş televizyon
dizisi, film, bir sürü seviyesiz kadın, magazin ve spor
programı seyreden, kahve ve cafelerde zaman öldüren bir
toplum olarak bu bahanelerin arkasına sığınmak…
Doğrusu çok da gerçekçi
gelmiyor!
Evet, internet, çağımızın
mucizevî bir lütfu. Bir tıkla dünyanın bilgisine
ulaşabiliyoruz. Çocuklar hiç bir araştırma yapmadan ve
emek sarf etmeden notlarını internetten indirebiliyor…
Ancak, kitap başka bir şeydir. Kitaba dokunmak, kâğıt
kokusunu içinize çekmek, sayfalarının arasında
kaybolmak…
Kitabı tarif edemezsiniz.
Yaşamak için bir nedendir… Ekmek gibi su gibidir…
Bambaşka bir dünyanın kapılarını açar insana…
Çocuklarımıza gelince; OKS,
OSS, OSYS, LES ve benzeri sınavlarda başarılı olmaları
için o dershane senin, bu dershane benim yarış atı gibi
koşturan çocuklarımızdan bir de kitap okumalarını
istemek acımasızlık gibi gelebilir. Ancak onlardan;
oyunlara, internet veya internet kafelere, bowling ve
sanal oyun salonlarına, televizyon ve msn de
arkadaşlarıyla yazışmaya ayırdıkları zamanın bir kısmını
da kitap okumak için harcamalarını isteyebiliriz.
Beyinler taze iken okunan kitaplar, ilerlemiş yaşlarda
unutulmaz ve insana hayat boyu yol göstermeye devam
eder.
Kitap ve gazete okuma
alışkanlığı küçük yaşlarda ve aile ile başlar.
Binlerce yıl öncesinden
kütüphane kalıntılarının bulunduğu Anadolumuz’ da
kütüphaneden vazgeçtik, okulu olmayan köyler, öğretmeni
olmayan okullar mevcut.
Gün geçmiyor ki 21. yüzyıl Türkiye’sinde, internet
sitelerinde ve gazetelerde kitap ve okul malzemesi
isteyen köy, kasaba ve okulların haberleri çıkmasın.
Eğitimin ticari bir kazanç
kapısı haline getirildiği ülkemizde, devletin
okullarında verilen eğitimler yetersiz olmalı ki her
köşe başında bir dersane açıldı!.. Özel okulların
durumunu ise anlatmaya sayfalar sığmaz…
Eğitim de birlik delindi…
İhtiyaç fazlası imam ve hatiplerimiz oldu. Lisede okuyan
çocuklarımız Çanakkale savaşlarının yapıldığı yeri
bilmiyor, komşularını sayamıyor…Ezbere eğitim…
Ülkemizde kitap okuma oranı
yüzde 4,5!.. ( Eğitim-Sen)
Türk halkı okumuyor! Kendi
tarihini bilmiyor… Çanakkale’ de kazanılan o destansı
savaşı, bir mana savaşı sanıyor!..İlimden, bilimden,
akıl ve mantıktan bihaber… İşini Ebabil kuşlarına havale
etmiş, İslam’ın bir akıl ve ilim dini olduğunu
anlamıyor… Anlatmıyorlar…
Kendi kitabını kendi dilinden okumuyor… Okutmuyorlar…
Mustafa Kemal Atatürk’ün
aydınlanma ışığını söndürmeye çalışıyorlar…
Bazı kendini bilmezler hiç
utanıp sıkılmadan, hem cumhuriyetin nimetlerinden
yararlanıp hem de onu “nostalji”, “sıkışmış bir rejim”
olarak göstermeye çalışıyor!...
Yabancıya hayran,
kimliğinden, dilinden ve dininden utanç duyan, Batı
kültürü karşısında kendisini küçük hisseden, Atatürk’ü
unutan bir nesil yetiştirilmeye çalışılıyor!..
Batı’nın Türkiye üzerindeki Sevr planları, Genişletilmiş
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında devam ediyor…
Türkiye ileriye değil geriye götürülüyor!...
***
Okumazsak bilmeyiz, bilmezsek anlamayız, anlamazsak
oynanan oyunları fark edemeyiz…
Kur’an’ın Türkçe mealini ve
Atatürk’ün Söylev’ini ( Nutuk) başucu kitabı yapalım.
Okuyalım, kitaplarımızı
paylaşalım, birlikte pikniğe gider gibi kütüphanelere
gidelim.
Işığa ulaşmak için başka
şansımız yok!...
Kütüphane haftası kutlu
olsun!
03.04.2008
BAŞBAKAN DURMADAN
KONUŞUYOR!..
Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın AKP’ nin
kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde açtığı dava başta
AKP olmak üzere Türkiye ve dünyada şok etkisi yarattı.
AKP, kalesine beklenmedik
bir gol yiyen futbol takımına döndü. Öyle bir gol ki,
yarattığı şok dalgaları büyüyerek neredeyse tsunamiye
dönüştü. Üzerinden günler geçmesine rağmen AKP’ de sular
bir türlü durulmuyor!..
Başbakan vekillerine
“itidal” uyarısında bulunuyor ama kendisi hiç susmuyor;
durmadan geziyor, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor…
Başbakan Erdoğan’da bir
panik havası var. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini, nasıl
davranacağını bilmiyor gibi. Bu durum ne yazık ki o
muhteşem vücut diline! Ve konuşmalarına da yansıyor.
Kapatılma davasının ertesi
günü Güneydoğu turuna başlaması anlamlıydı!.. İlk durağı
ise eşinin memleketi Siirt oldu. Siirt eniştelerini
bağrına bastı. Burada davaya ait ilk eleştirisini yaptı;
"Ak Parti'ye değil milletin
iradesine yönelik bir adımdır"
Milletin iradesini,
partisine oy veren yüzde 47 ile sınırlamış. Onun için
yüzde 47 Türkiye’nin tamamı demek... Peki, AKP’ ye oy
vermeyen yüzde 53 kesim; onlar ne olacak?
Onlar ötekiler!.. Başbakan
seslerine kulaklarını tıkamış, mitinglere gözlerini
kapatmış…
“Onlar!” diyor
konuşmalarında sürekli olarak “Onlar!”
“Onlar” dediğiniz kim Sayın
Başbakan?
Hani siz herkesin başbakanıydınız?
Demek ki ben haklı çıktım; “Bu başbakan benim başbakanım
değil “derken…
Başbakanın konuşmalarından
bazı alıntıları burada sıralamaya devam ediyoruz;
"Memleketi düşünmüyorlar.
Biz soğukkanlılığımızı koruyacağız"
Soğukkanlılığını
koruyamıyor. Durmadan konuşuyor. Kendisiyle birlikte,
eski yeni meclis başkanları, birtakım yandaş medya
mensupları, bazı özde değil, sözde sendika başkanları,
düzenlerinin bozulacağından korkan birkısım medya
patronları, yeni türeyen zengin takımı, yeşil sermaye,
v.s, v.s.
Koro halinde bağırıyorlar,
Cumhuriyetin savcısını suçluyorlar!..
“AKP iktidarımla geçen 5
yılda bugün bu kardeşinizin! Başbakanlıkta 5'nci yılı.
Yani bu Siirt'imiz çok anlamlı bir şehir. Hep böyle
anlamlı günlerde Siirt'te oluyoruz. “
Kısaca Siirtlilere; “Bu
kardeşinize, eniştenize sahip çıkın, bakın hep anlamlı
günlerde sizinle oluyoruz.
“Camiler kışlamız, minareler süngümüz” şiirimi de
sizlere okumuştum, bir vekili yerinden edip, sizin
ilinizden vekil oldum, hamd olsun. Bunun kıymetini
bilin, bana sahip çıkın!” demek istiyor…
“Ak Parti'yi kurma kararını
millet verdi, siz verdiniz. Ak Parti bu milletin
vicdanından, aklından doğdu. Ak Parti de milletimizi
kucakladı.”
Kucaklamak bir yana
kadınlarımızı, kızlarımızı türbanlı-türbansız,
açık-kapalı olarak böldüler!.. Birbirlerinden
hoşlanmayan, bazı yerlerde nefret eden bir toplum
yarattılar. Sadece kendilerine yakın olanları
kucakladılar. Mitinglerde Cumhuriyet’e ve Atatürk’e
sahip çıkmaya çalışan vatansever çağdaş, laik Türk
kadınları “bir araya gelmiş salak kadınlar” olarak
nitelendirildiler. AKP zihniyetinin ürettiği zavallı
beyinler tarafından çalışan kadınlar; “kocalarını
aldatan kadın!” damgası yediler!..
AKP’ nin kapatılma davası
nedeniyle bir sürü denklem ortaya atıldı. Bunlardan bir
tanesi de Ergenekon denklemi. Ergenekon’un ne olduğunu
biz sade vatandaşlar hâlâ anlayabilmiş değiliz…
Önce AKP’ den fazla AKP’ ci
eski CHP’ li Ertuğrul Günay Ergenekon denklemini attı
ortaya ve
“Türkiye'nin iyiye gitmesini
istemeyenler çok önemli yerlere sızmıştır" dedi.
Başbakan’da;
“Mafyayı bitirdik. Şimdi
çetelerle uğraşıyoruz. Ergenekon’u çökerttik. Bundan mı
rahatsız oluyorlar?”
Cümleleriyle çete denklemini
ortaya attı…
Sızmalar, çeteler, mafyalar…
Nereye gidiyoruz, neler
oluyor?!!
Bu arada Atatürkçüler de
birer ikişer içeriye alınıyor… Doğu Perinçek, İlhan
Selçuk, Kemal Alemdar…
Haydi hayırlısı…
Cumhuriyetin Cumhuriyet
Başsavcısı AKP’ ye kapatma davası açtı. Daha öncede
partiler hakkında kapatma davaları açılmıştı. DTP’ nin
davası ise sürüyor, henüz çok yeni. Onlar bile bu kadar
yaygara çıkartmadılar. Anayasanın parti kapatma ile
ilgili maddelerini değiştirmeye kalkmadılar…
Bir hukuki süreç başladı ve
en tepedekilerde baş gösteren panik atak sonucu olay
nerelere vardı?
“Artık ayakta kalma
mücadelesi cephede verilmiyor”
Başbakan işte burada çok
haklı. Mücadeleyi cephede versek yarıp geçeceğiz ama…
“Demokratik, laik ve sosyal
hukuk devleti ilkelerine bağlıyız. Cumhuriyetçiyiz.”
…!!!
“Olay, hukuki bir süreçtir.
“
Sayın Başbakan, bu sözü en
başında söyleyecektiniz. Şöyle demenizi beklerdik;
“Olay hukuki bir süreçtir,
burası bir hukuk devletidir. Adalete inanıyoruz, Elbette
biz de savunma hazırlıklarımızı yapacağız. Kimse paniğe
kapılmasın. Türkiye Cumhuriyeti’nin savcılarına
güveniyorum, sizlerde güvenin, ortamı germeyin”
“Demokrasi zedelenirse
ekonomi zedelenir. Bariyerlere müsaade edemeyiz”
Sadaka demokrasisinin
yarattığı ekonomi ortadadır. Her gün bariyerlere çarpa
çarpa, yara bere içerisinde kaldık..Bankalardaki
mevduatın yüzde 70’i yüzde 3’ lük bir ballı kesime ait.
Biz sıradan vatandaşlar ise kredi kartlarına
geleceğimizi satarak yaşıyoruz…
Başbakan’da söz bitti sıra
Surelere geldi: İşte A’raf Suresi ile 179. ayet ile
vermeye çalıştığı mesajlar:
“Andolsun biz, Cinler ve
insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan,
gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da
bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik.
İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar.
İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.(Y.N.Öztürk
Meali)”
Yorumu sizlere bırakıyoruz…
****
Şakşakçı gazeteler başlık
atmış: “Başsavcı’nın memleketi Şanlıurfa Erdoğan’ı
bağrına bastı”
Olay nerelere gidiyor;
Türkiye Cumhuriyeti ‘nin başsavcısı, memleketi olan
Şanlıurfa ile, Şanlıurfa’da ailesiyle, hemşerileriyle
vurulmaya çalışılıyor!..BİNdirilen kalabalıktan başbakan
sarhoş olmuş vaziyette, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor…
BİN’ dirilmiş kıtalar (deyim başbakana aittir),
gerçekleri saklar… Sadaka ekonomisi ile oluşturulmuş
kalabalıklara güvenmeyin. Ne demiş atalarımız; “ Taşıma
suyla değirmen dönmez!”
“Kapatma kararı verecek
olanlar bu vebali kaldıramaz."
Dava henüz hazırlık
aşamasında, AKP’ nin kapatılıp kapatılmayacağı belli
değil, “Kapatma kararı verecek olanlar” diyor. Panik had
safhada. Korku bacayı sarmış…
“Ülkeyi düşünmek sadece
iktidar partisinin görevi değildir.”
Ülkeyi düşünen iktidar
partisinin icraatları ortadadır. Bunları burada
sıralamaya ne yerimiz ne de zamanımız müsaittir. Ama
merak etmeyin Sayın Başbakan; Ülkeyi sözde değil özde
düşünenlerin sayısı sandığınızdan çok fazladır. Bundan
hiç şüpheniz olmasın!
“Millet iradesini hiçe
sayarak hukuk tesis edilemez. Bu talihsiz girişimin
hukuki zemini olmadığı gibi millet vicdanında hiçbir
meşruiyeti de yoktur”
…!!!
“Bunun utancından
kurtulamayacaklar!”
Neyin utancından
kurtulamayacaklar? Utançtan kurtulamayacak olanlar
kimler?
Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhuriyet Başsavcısı bir parti
için kapatma davası açmış. Gerekçelerini sıralamış.
Klasörler dolusu iddianameler hazırlamış. Ve… Bu bir
utanç oluyor!...Sorumsuzluk, haksızlık, garabet oluyor;
meşruiyeti ve hukuki zemini olmayan bir işlem olarak
kabul ediliyor…
En üzücü olanı ise, Cumhuriyet’in savcısı, gayri hukukî
bir işlem yapmış olmakla suçlanıyor…
Yazık ki ne yazık!
“16 milyon 500 bin insanın
iradesini hiçe saymak var mı ya var mı?”
Elbette 16 milyon 500 bin
insanın oylarına saygımız var ancak unutmayalım ki;
Hitler’de demokratik bir seçimle iş başına gelmişti!..
(Teşbihte hata olmaz)
Seçimle iş başına gelen
iktidarların her yaptıklarını meşru kabul etmek mümkün
değildir. Bunun sonucunda da ülkelerin savcıları var,
yargıçları var, Anayasa mahkemeleri var. Kısaca Türkiye
Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Guguk değil… Gereken
yapılmalıdır. Alnı AKPak olanın da sonuçtan korkmasına,
paniğe kapılmasına gerek yoktur…
“Demokrasi bu kadar ucuz
mu?”
Mevcut AKP Demokrasisi’nin,
ülkeye nasıl pahalıya patladığını yaşayarak görmekteyiz
vesselâm…
Bir tarafta hukuka ve
hukukçuya saldırmak, diğer taraftan da adaletin her şey
olduğunu savunmak…
“Adalet her şeydir ve buna
her zamankinden çok daha muhtacız.”
Buna hiç şüpheniz olmasın
Sayın Başbakan; Bir ülkede adalet yani hukukun üstünlüğü
ilkesi her şey demektir. Bizler adalete güveniyoruz ama
siz ve yandaşlarınız bırakın adalete güvenmeyi; davanın
sonucunu beklemeden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
Cumhuriyet Başsavcısını sözlü saldırılarınızla yerden
yere vurdunuz. Sevgisizce, âdeta nefret saçarak…
Cumhuriyetin Savcısı hedef haline geldi!..
Aldığı tepkiler nedeniyle can güvenliği tehlikeye
girdiği için korumalarının sayısı artırıldı…
***
BAŞBAKAN ERDOĞAN’I
DİNLEMEYE DEVAM EDİYORUZ;
“Uzun ince bir yolda
yürüdük. “
Evet, AB, ABD, IMF, türedi
holding patronları, bir kısım Ali Kemal medya
mensupları, yeşil sermaye mensupları ve daha
sayamadığımız pek çok yandaş ve yoldaşınızla uzun ince
bir yolda yürüdünüz…
Her yolun bir sonu vardır…
“O derebeyleri, o
hanedanlar, o ağalar yok artık”
Evet yoklar, onlar
şimdilerde meclisteler…
“Birlerini sokaklara döküp
ampul kırıyorlar. Ağlanacak halinize gülünecek
haldesiniz. “
Birileri, Onlar… Ağlanacak
haliniz, Gülünecek haliniz!..
Bu sözlerin sahibi her fırsatta tüm ülkeyi kucakladığını
söyleyen bir başbakana ait…
“Bu ülke için hayallerim
var”
…!!!
"Gençler, Yakın Siyasi
Tarihi Okuyun, tarihten ibret alın ve kucaklayıcı olun”
Burada Sayın Başbakan’a
katılıyoruz ve diyoruz ki;
Gençler, öncelikle Nutuk ve
Türkçe Kur’an Meali okuyun!
Binlerce yıllık Türk tarihini, Osmanlı Tarihi’ni ve
Cumhuriyet tarihi’ni okuyun!
Bedir Savaşını, Uhud ve Hendek savaşını, Yemen Harbi’ni,
Çanakkale’yi, Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’ün Aydınlanma
Devrimleri’ ni okuyun!
Cumhuriyetimizin yakın siyasi tarihini okuyun. Özellikle
1946 ve 1961 arasındaki siyasi süreç içindeki
yaşananları bir kez daha düşünün!
1970’ li yılları, 12 Eylül’ü ve 1980 sonrasını çok iyi
tahlil edin. Anlamaya çalışın.
O zaman bugünlere nasıl ve neden geldiğimizi daha iyi
anlayacak ve anlatacaksınız…
Başbakan Güneydoğu’da
konuştu, konuştu, konuştu ve BİNdirilmiş kalabalıkların
verdiği tam gazla soluğu Çanakkale’de aldı ve…
“Seyit Onbaşı'yı Seyit
Onbaşı yapan imandır hadi ona da laikliğe aykırı
desinler “
Dedi!..
Nereden çıktı şimdi Seyit
Onbaşı’nın laik olup olmadığı?
Neden şehitlerimiz, gazilerimiz siyasi dalaşmalara alet
ediliyor?
Neden Seyit Onbaşı halkın laik, anti laik olarak
ayrılması için bir araç olarak kullanılıyor?
Bu nasıl bir zihniyettir?
Bu nasıl bir düşünce şeklidir?
Seyit Onbaşı’nın, Sütçü
İmam’ın Kara Fatma’nın, Mehmet Çavuş’un, Elif bacının ve
pek çoklarının laik ya da anti laik olması önemli mi?
Kişiler değil devletler laik olur. Türkiye’de olduğu
gibi… Türkiye Laik Cumhuriyet sistemiyle yönetilir…
Fertler özel hayatlarında ister laik olur, ister anti
laik. İster kapanır, ister açılır. İster namaz kılar,
ister kılmaz. İster oruç tutar, ister tutmaz. Kime ne?
Seyit Onbaşı ‘yı Seyit onbaşı yapan O’na 276 kg.
ağırlığındaki top mermisini sırtlamasını sağlayan salt
iman değildir. İmanla birlikte oluşan vatan ve millet
aşkıdır.
21.03.2008
UTANÇ!
“Size bir kedi bile teslim
etmeyiz” diyen dünün peşmergesi, bugünün Irak
Cumhurbaşkanı(!) Talabani Türkiye’de ağırlanıyor!..
11.Cumhurbaşkanı tarafından
eli sıkılıyor, gülücükler dağıtılarak fotoğraflar
çektiriliyor!..
Kara harekâtı için sırtını ABD’ ye dayayarak
“giremezsiniz, bizde Diyarbakır’ı karıştırırız diye
tehditler savuran kükreyen aslan (!) Talabani bugün
Türkiye’de AKP iktidarının baş konuğu!..
Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün mozolesini “bacağım
rahatsız, merdivenleri çıkamamam bahanesiyle ziyaret
etmiyor… AKP iktidarı hoş karşılıyor…
Suud Kralı’ da 10 Kasım
günü hava alanında kendi bayrağını, “bizde bayrak
kutsaldır, yarıya inmez” bahanesiyle astırmamıştı!..
Ülkemize gelen yabancı
diplomatlar Anıtkabir’i ziyaret etmiyor, (bize göre hâlâ
kuyruk acısı çektikleri için edemiyor), 10 Kasım’da
bayrağını indirmiyor ama Cumhurbaşkanı ve Başbakan kralı
ayağına giderek dairesinde ziyaret ediyorlar!..
Peşmergeyi ise muhabbetle bağırlarına basıp, ellerini
sıkıyorlar!..
Kedinin fareyle oynadığı
gibi AKP hükümetiyle oynayan Busht’u ise başbakan 9 kez
ziyaret edip, icazet alıyor!..
Utanç ki ne utanç!..
Mustafa Kemal Atatürk
kimsenin ayağına gitmemişti. Batılı diplomatlar, krallar
o’nun ayağına gelerek ziyaret etmişlerdi.
Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar onursuz ve
seviyesiz bir dış politika izlenmemiş, ülke gururu bu
kadar ayaklar altına alınmamıştı!..
Ben bir Türk vatandaşı ve
bir Cumhuriyet kadını olarak;
AKP iktidarının izlemiş
olduğu onursuz dış politikayı kınıyorum!
Türkiye düşmanı, ABD maşası bir peşmergenin ülkemde üst
düzeyde ağırlanmasını kınıyorum!
Yabancılar tarafından Atatürk’e ve Anıtkabir’e
saygısızlık edilmesine göz yuman AKP iktidarını
kınıyorum!
Ve… Atatürk’ün koltuğunda
oturan 11.Cumhurbaşkanı’nın asla ve asla benim
Cumhurbaşkanım olmadığını,
Cumhurbaşkanı eşinin bir Cumhuriyet kadını olan beni,
asla ve asla temsil etmediğini,
AKP iktidarının asla ve asla benim seçtiğim bir iktidar
olmadığını,
Burada; Tanrı’nın, tarihin
ve vicdanımın önünde bir kez daha ilan ediyorum!
Türkiye’nin Türkiye’den
yönetileceği günler yakındır…
08.03.2008
8 MART DÜNYA EMEKÇİ
KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!..
Geçtiğimiz yıl bugün yazdığım yazıyı buldum. Şöyle
başlamışım yazıma;
“Yine 8 Mart; yine Dünya Emekçi Kadınlar Günü
kutlamaları…
Her yıl aynı hamasi söylemler, aynı vaatler, aynı
etkinlikler, aynı protestolar…
Değişen bir şey yok!
Kadınlarımız hâlâ sadece cinsiyetinden dolayı, kadın
olduğu için, dövülüyor, cinsel tacize ve tecavüze
uğruyor, töre ve namus cinayetleri adına öldürülüyor,
işkence görüyor, horlanıyor, arkadan yürüyor,
okutulmuyor, bilim ve bilgiden yoksun bırakılıyor.
Çoğunluğu, başlık parası, berdel, zorla evlendirme,
küçük yaşta evlendirme, imam nikâhı ile evlendirme,
birden fazla beraberliğe zorlanma, dayak, ekonomik
olarak gelirinin elinden alınması gibi fiziksel,
ekonomik ve cinsel şiddete maruz kalmaktadır.
Atatürk Devrimleri ile çağdaş, eğitimli, meslek sahibi,
özgür ve kendine güvenen bir birey olma yolunda elde
ettiği kazanımları ne yazık ki bu gün sürdürmekte
zorlanan, mevcut yönetimlerin uyguladıkları, sosyal,
dinî ve ekonomik baskılar nedeniyle ezilmekte olan bir
kutsal varlık… kadın… kadınlarımız…”
Yukarıda yazdıklarım değişmedi , değişeceği de yok
ancak; bir yıl içerisinde çok şey değişti:
· Siyasi bir simge olan türban önce Çankaya’ya, daha
sonra da Anayasa’ya girdi. Cumhurbaşkanlığı düzeyinde
temsil ediliyor!..
· First lady bir türbanlı!.. Kendisi 15 yaşında okuldan
alınmış ve 30 yaşında bir erkekle evlendirilmiş!..
· Mecliste kadın vekil sayısı çoğaldı!..
22 Temmuz seçimlerinden önceki seçim meydanlarında
liderler kadınlar üzerinden siyaset yalanı savurmakta
birbirleriyle yarıştılar. Listelerinin seçilemeyecek
sıralarını kadın aday ile doldurdular.
Bu konuda bir tek iktidar partisi sözünü tuttu… Meclis’i
başı açık, vitrin görevi görecek, her konuda başını
sallayıp, “Evet!” diyecek kadın vekillerle
doldurdu...Bunun örneğini türban oylamasında hep
birlikte izledik…
· 21. Yüzyıl Türkiye’sinin Büyük Millet Meclisi’ndeki
AKP’ li kadın vekiller, Türban’a “Evet!” diyerek bir
ilki gerçekleştirdiler. Türk kadınının esaret zincirini
boynuna geçirmelerine, kendi elleri ve oylarıyla destek
verdiler…
***
Birkaç gündür İstanbul Büyük Şehir Belediyesi her yeri
“Biz kadınlarımızın bir gün değil her gün yanındayız”
sloganlarını içeren reklam tabelalarıyla doldurmuş!..
Evet! Çok haklılar…
24 saat bizimle birlikteler!..
Nasıl yapsak da % 52 kadın nüfusunun, 7’ den 77’ e
tümünün başına türbanı dolasak, kadınları evlere tıksak
diye formül arıyorlar… Öyle ya bir zavallı imamın fetva
buyurduğu gibi; çalışan kadınlar kocalarını aldatırlar
mış!.. Eve tıkılalım ki aldatan olmayalım!..
Bizi düşünmekten her şeyi unuttular… Dış politika,
(AB,K.Irak, K.Kıbrıs, Ermeni, PKK sorunu), patlamaya
hazır bomba haline gelen dış ticaret açığı, fırlayan
işsizlik, yolsuzluk, açlık, eğitimsizlik, ticarete
dökülen sağlık ve eğitim sistemi , yabancıya satılan
bankalar, milli değerler, topraklar,kapıdaki susuzluk,
Dicle ile Fırat’a Batı tarafından göz dikilmesi,
Ekümeniklik, v.s, v.s.
Bunlar önemli değil. Önemli olan kadınların başına
siyasi bir simge olan türbanı dolamak!..24 saat yapay
gündem oluşturmak…
AKP’ nin doğulu aşiret mensubu bir vekili; “ Türban
(kendisi başörtüsü diyor!..) ile sorunu olanların
psikoloğa gitmeleri gerektiği tavsiyesinde bulundu!..
Biz de kendisine teşekkür ediyoruz ve kimin nereye
gitmesi gerektiğini zaman gösterecektir diyoruz.
Yazık ki ne yazık!..
Türk kadınının, Cumhuriyet kadınının bugün getirildiği
nokta içler acısıdır!..
“Ey kahraman Türk kadını, Sen yerde sürüklenmeye değil,
omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.” Mustafa
Kemal Atatürk.
Tüm kadınların günü kutlu olsun!..
Bir günde olsa!
08.03.2008
ÜÇ BÜYÜK DEVRİM YASASI
VE BİR AYDINLANMA DEVRİMCİSİ...
Bugün 3 Mart 2008.
Cumhuriyet’in ilânından sonra üç büyük devrim yasasının
Meclis’te kabul edilişinin 84. Yıl dönümü. Sadece
bağımsızlığı kazanmakla her şeyin bitmediğini bilen
Mustafa Kemal Atatürk 3 Mart 1924 tarihinde üç büyük
devrim yasasını TBMM' de kabul ettirmiştir. Bunlar;
• Tevhidi Tedrisat (Eğitimde Birlik )Yasası.
• Halifeliğin (saltanatın) kaldırılması
• Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın (dîne dayalı devlet
yönetimi) kaldırılması.
Yasalarıdır.
Bu hayati devrim
yasalarıyla, Cumhuriyetin temel nitelikleri, özellikle
laik nitelikleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Mahalle
mektepleri, medreseler ve din kurallarını esas alan bir
eğitim sistemi tarihe karışıyor, bunun yerine akla ve
bilime dayalı, çağdaş ve ulusal bir eğitim sistemi
getiriliyordu.
Türkiye ortaçağ karanlığından kurtuluyor, ışığa ve
aydınlığa doğru yelken açıyordu.
Mustafa Kemal Atatürk bu üç devrim yasasının ne anlama
geldiğini Söylev’ de şöyle açıklıyordu:
“Bu yasalarla;
Türkiye Cumhuriyeti’nde, halkın işleriyle ilgili
yasaları yapmaya ve yürütmeye yalnız TBMM ve onun
kurduğu hükümetin yetkili olduğu saptandı; Şeriye ve
Evkaf Bakanlığı kaldırıldı.
Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumları, bütün
medreseler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı.
Halife görevinden alındı ve halifelik makamı
kaldırıldı.” (Söylev, Cumhuriyet Yayını, s.392-393
***
Tevhidi Tedrisat’ ın (Eğitimde birlik) kabul edildiği bu
önemli günde; Bir Aydınlanma Devrimcisi olan Hasan Âli
Yücel’ den ve Köy Enstitüleri’nden bahsetmek istiyorum:
Bir eğitimci olan Hasan Âli
Yücel 1935’ de CHP’ den İzmir Milletvekili olarak
meclise girdi. 28.12.1938 tarihinde Milli Eğitim
Bakanlığı’na atandı.
Ülkede, Atatürk’ün önerisi
olan Köy Eğitmenleri ve 1928 yılında kabul edilen yeni
harflerin halka öğretilmesi gerçekleştirilmiş ve yurdun
dört bir yanında “Millet Mektepleri” açılmıştı.
Yücel, bakanlıkta
İlköğretim Müdürü olarak çalışmakta olan bir başka
Aydınlanma Devrimcisi olan İsmail Hakkı Tonguç ile
birlikte köylerdeki eğitim-öğretim sorununu çözmek için
eldeki uygulamayı da geliştirerek kapsamlı bir proje
hazırladılar ve Cumhurbaşkanı İnönü’ye sundular.
Bu proje “Köy Enstitüleri
Yasası” olarak 17 Nisan 1940 günü Meclis’te kabul
edildi. Temel felsefe “ yaparak öğrenme” ilkesine
dayanıyordu. Köy Enstitüleri sisteminin kuramını ve
uygulamasını yapan İsmail Hakkı Tonguç Enstitülerin
amacını şöyle özetliyordu;
“Atatürk’ün Halkçılık
ilkesine uygun olarak, geniş halk kitlelerinin eğitim
düzeyini yükseltmek, böylece reformların (Atatürk
devrimlerinin) yerleşmesi için gerekli koşulları
yaratmak, halkın politik, ekonomik ve kültürel yaşama
aktif biçimce katılmasını sağlamak ve aynı zamanda kendi
hakları konusunda bilinçlendirmektir.”
Köy Enstitüleri ‘nin hayata
geçirilmesiyle birlikte 1948 yılına kadar 8675 eğitmen
ve 1952 yılına kadar 1599 sağlık memuru ile 17341
öğretmen yetişmiş oluyordu. Enstitüler çevresinde 15.000
dönüm arazi öğrencilerce işlenip ekilmiştir.1.200 dönüm
bağ, 41.500 dönüm orman yetiştirilmiştir.
Hasan Âli Yücel 7 yıl, 7 ay
ve 7 gün süren Milli Eğitim Bakanlığı’na Köye
Enstitüleri dışında;
1.Türk Yayın Sergisi ve
Kongresi ve Birinci Eğitim Şûrası’nın toplanması,
Birinci Devlet ve Resim Sergisi’nin açılması, Tercüme
Bürosu’nun kurulması ve Dünya Klasikleri ile
Ansiklopedilerin Türkçe’ye çevrilmesi, 7 adet Derginin
Türk yayın hayatında yerini alması, Atatürk’ün kurduğu
Müzik Öğretmen Okulu’nu geliştirmek amacıyla Devlet
Konservatuarı’nın kuruluş yasasının meclisten geçmesi,
Dilin Türkçeleşmesi-Arılaşması çalışmaları, Ders
Kitaplarının Tekbiçimlenmesi (Standartlaşması), Mesleki
ve Teknik Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü’nün kurulması,
Beden Terbiyesi ve Genel Müdürlüğü’nün Milli Eğitim
Bakanlığı’na bağlanması, Eski Eserler ve Müzeler Genel
Müdürlüğü’nün Bakanlık bünyesinde oluşturulması, Ankara
Fen Fakültesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ankara
Tıp Fakültesi’nin kurulması, 4936 Sayılı Üniversiteler
Kanunu’nun yasalaşması gibi devrim niteliğindeki
uygulamaları sığdırmıştır.
Ancak bugün olduğu gibi o
günlerde de Atatürk Devrimleri’ne karşı olan “karşı
devrimciler” Köy Enstitüleri’ni ve Yücel’in Atatürk’ün
aydınlanma devrimlerinin devamı olan uygulamalarını
hiçbir zaman benimsemediler. Başta Demokrat Parti olmak
üzere pek çok toprak ağası ve sözde aydınların
gerçekleştirdiği aleyhte çalışmalar ve oy uğruna verilen
tavizler ile dinin siyasete alet edilmesi neticesinde
Köy Enstitüleri 6 yıl sonra kapatıldı.
Ve… Türkiye bugünlere
geldi!..
Türkiye Atatürk’ün devrimlerini hayata geçirmek için
çabalayan bir aydınlanma devrimcisi olan Hasan Âli
Yücel’den sonra aydınlanma devrimlerini tam olarak
hayata geçirememiş ve;
Çoraplarına ismini
yazdıran, Milli Eğitim’de ve eğitim kitaplarında,
üniversitelerde gericiliğin, yobazlığın, çağdışıçılığın
ve Atatürk düşmanlığının yerleşmesi için elinden geleni
ardına bırakmayan Milli Eğitim Bakanları’na, “Kubbeler
miğferimiz, minareler süngümüz, türban bizim namusumuz”
diyen başbakanlara, politikacılar tarafından, halkın
dini duygularını istismar ederek ,siyasi bir simge
haline getirilen türbanı temsil eden ve aydınlanma
devrimlerinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün
koltuğunda oturan bir Cumhurbaşkanı ‘na kavuşmuştur!..
Sormak gerekir: Köy
Enstitüleri kapatılmasaydı, toprak reformu
engellenmeseydi ve iş başına gelen tüm iktidarlar
Atatürk’ün aydınlanma yolunda ve ulus bilincinde
yürüseydi bugün acaba;
• Türkiye’de okur-yazar oranı yüzde 100’ e çıkar mıydı?
• “Baba beni okula gönder” kampanyaları olur muydu?
• “Her köye bir okul “kampanyaları devam eder miydi?
• “Bir tek dal da olsa gönderin!” diye feryat eden köy
öğretmenleri kalır mıydı?
• Köylerden büyük şehirlere göç eden işsizler kalır
mıydı?
• Her köşe başında sermaye temsilcileri dershaneler
ortaya çıkar mıydı?
• Çocuklarımız “by, by”, “slm”, “nbr”, “mrb” tarzında
msn diliyle konuşur muydu?
• Yabancı dille eğitim ana okullarına kadar iner miydi?
• Üniversiteli genç kızlar türban için yürürler miydi?
• 7 yaşındaki kız çocuklarının cinsel çağrışım yaptığı
gerekçesiyle (!)başları örtülür müydü?
• 13 yaşındaki bir erkek çocuğu; Hipokrat yemini etmiş
peruklu bir doktor tarafından “ erkek!” olduğu
gerekçesiyle muayene edilmeden gönderilir miydi?
Yorum sizin!..
Yeniden Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinde buluşmak
dileğiyle…
03.03.2008
|