BURASI ÇANAKKALE

 

 

TÜLAY HERGÜNLÜ
S.M.Mali müşavir
hergunlu@ttnet.net.tr

Ülkemi çok seviyorum ve bu durumu içime hiç sindiremiyorum...

 

 

 

SEN OYNA VATANDAŞ, SEN OYNA!..

Sonunda bu da oldu! Vatandaş bakanın karşısında davul zurna eşliğinde şakır şakır oynadı…

Geçtiğimiz günlerde Erzurum’da, beş TEDAŞ görevlisi buz tutmuş gölet üzerinde, deniz bisikletiyle onarıma gittiler ve deniz bisikletinin alabora olması üzerine göz göre göre hayatlarını kaybettiler… Modern Türkiye’nin hiç mi imkânı yoktu da, işçiler deniz bisikletiyle onarıma gönderildi diye düşünürken, bu kez yine Erzurum’dan çok daha düşündürücü bir haber geldi…

İnceleme yapmak üzere olay yerine giden sevimli (!) İçişleri Bakanımız İdris Naim Şahin, kaymakamlık önünde kendisine,"Sayın bakanım, senin geldiğine çok sevindim" diyen vatandaşa,"Yok ya. Nerden bileyim sevindiğini? Hadi bir takla at ya da oyna bir göreyim. Çal bakayım davulcu" demiş ve vatandaşımızı davul zurna eşliğinde bir güzel oynatmış!

Ne güzel, sonunda vatandaş oynatan bakanımız da oldu…

Vatana ve millete hayırlı uğurlu olsun!

Bundan gayrı padişahımız efendimiz tiz emir vere;

“Bakan karşılama törenlerinde vatandaş, davul zurna eşliğinde hem takla attırıla, hem de oynatıla… Aksi takdirde…”

Neyse…

*

Aklıma Mustafa Kemal Atatürk’ün hepimizin bildiği bir anısı geldi.

“İngiliz Kralı 8. Edward İstanbul’a, Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti verir. İmparator Atatürk’e dönerek:

-Sizi tebrik ederim ve teşekkür ederim, kendimi İngiltere’de zannettim.

Diyerek memnuniyetini bildirir.

Sofraya hep Türk garsonları hizmet etmektedir. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük kayık tabakla birdenbire yere yuvarlanır. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesilir. Fakat Atatürk krala eğilerek o muhteşem cevabını verir:

-Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim. “

Büyük Atatürk; Sen bu millete uşak olmayı öğretmedin, ona kul olmadığını insan olduğunu, ümmet değil millet olduğunu hatırlattın. Bu milleti her daim onur burcunun en yüksek yerine oturttun. Şanla, şerefle…

Ancak…

Seni ve kurduğun Cumhuriyeti önemsizleştirmeye çalışan zihniyet, vatandaşa ne yazık ki kendi değerlerini de unutturdu…

Düşman karşısında uşak olmadı ama kendi seçtiklerinin karşısında köçek oldu…

Seni bu hale getirenler utansın!

İstiklâl Savaşı’ndan sonra geldiğimiz yer bu mu olacaktı?

Yazık ki ne yazık!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17.04.2012


ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!

(18 Mart 2012)  Çanakkale Deniz Savaşı Zaferi’nin 97. Yılını kutluyoruz.

Bu benzersiz savaş sabah saat 11.15’ te,  Dünya Birleşik Donanması’nın Çanakkale Boğazı’na saldırmasıyla başlar. İngiliz ve Fransız donanmasının her birisi 600 mürettebata sahip 18 zırhlıdan oluşan yenilmez sanılan armadası, ağır bir zayiat vererek akşam saat 18:00 ‘de yenilir.

Zafer kulaktan kulağa yayılarak İstanbul’a kadar ulaşır. Halk sokaklara dökülür. Evler, dükkânlar, bayraklarla donatılır. Minarelerin kandilleri yakılır. Süleymaniye camisinin yaşlı mahyacısı çıraklarıyla gelir ve düşündüğü cümleyi iki minare arasına kandillerle yazıp yatsı namazına yetiştirir:

“Çanakkale geçilmez” *

Bu kısacık cümle, tam 97 yıldır anlamından hiçbir şey kaybetmeden dillerde ve gönüllerde pelesenk olur. Türk milleti aynı iman ve inançla söylemeye devam eder:

Çanakkale dün geçilemedi, bugün ve gelecekte de geçilemez…    

Topla tüfekle evet, ama masa başında oynanan emperyalist oyunlar karşısında birlik ve beraberliğimizi muhafaza edemezsek bir gün Çanakkale’de geçilebilir, vatanın her karış toprağı işgal altına da girebilir.

Bugün bizleri, din, mezhep ve etnik kimliklerimizle ayrıştırmaya çalışan iç ve dış mihraklar o günlerde de aynı oyunu sergilemekteydi;

Böl ve yönet!

Çünkü bilirler ki Türkiye’ye ve Boğazlara hâkim olan, Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar’ a da hâkim olur. Ve bu bölgelerin yer altı ve yerüstü zenginliklerinin üzerine oturabilir. Bugün Ortadoğu’da oynanan oyun işte bu petrol savaşlarının sonucudur. ABD Ortadoğu’da güçlü ülke istememektedir ve bu bölgenin sınırları yeniden çizilmektedir. İşte Irak, işte Libya… Parçalandılar ve federatif bir yapıya kavuşturuldular. ABD’ nin bir hedefi daha var; Ortadoğu’da sözde büyük Kürdistan’ı oluşturmak. Bugün ülkemizde sergilenen Türk- Kürt ayrışmasının temelinde yüz yıllık bu küresel oyun yatmaktadır.

Şimdi sırada Suriye ve İran var. Ve bu bataklığa ne yazık ki bizi de çekmeye çalışan ABD’ nin müttefikiyiz. Türkiye Cumhuriyeti başbakanı ise, kendisinin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu açıklamıştır. Komşularımızla sıfır sorun siyaseti, ne oldu da sorunlu komşular yarattı? Bütün komşularımızla kavgalıyız. ABD’nin olası bir İran saldırısına karşı İsrail’i korumak için Malatya’ya füze kalkanı kurulmasına izin veriyoruz… Türkiye’nin neredeyse dört bir yanı ABD’ nin üssü haline geldi.

Bizi ABD’ nin direkt hedefi olmaktan kurtaran nedir?

Müttefik olmamız mı?

Bu yüzden mi Afganistan’da 12 şehit verdik?

Afganistan’da şehit verdiğimiz askerlerimiz ne için öldüler?

Çanakkale’de ölenler vatan için öldüler, Afganistan’dakiler ne için öldüler?

Bizim askerimizin Afganistan’da ya da Lübnan’da ne işi var?

Bazılarınız diyecek ki; Türkiye NATO üyesi ve NATO çerçevesinde görev yapmak zorunda.

Geçin bunları bir kalem. Soğuk savaş bittikten sonra NATO’mu kaldı? NATO demek ABD demek. Dolayısıyla NATO çerçevesinde görev yapan Türk askeri aynı zamanda da ABD’ nin emri altında demektir. Türk askerinin başına geçen çuval da ABD çuvalı değil miydi?

Çanakkale geçilemedi ama ABD neredeyse tüm teşkilatlarıyla buna ajanları da dâhil olmak üzere ülkemizin dört bir yanına şu ya da bu bahanelerle yerleşti.

İşte Mustafa Kemal Atatürk, ileriyi görebilen o muhteşem deha, Gençliğe Hitabe’de

Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini ilelebet korumak ve muhafaza etmektir.”

Demekle bu gerçeklere işaret etmekte ve vatanı Türk gençliğine emanet ederek aynı zamanda da uyanık olmalarını öğütlemektedir. Bugün Gençliğe Hitabe’ye yapılan saldırılar boşuna değildir…

*

Çanakkale Deniz Zaferinin 97. Yılı kutlu olsun.

Bize bu vatanı emanet eden tüm şehit ve gazilerimize minnet borçluyuz. Savaşta olmamamıza rağmen günümüzde teröre kurban verdiğimiz sivil asker, tüm şehitlerimiz ile Afganistan’da kaybettiğimiz askerlerimize Allah’tan Rahmet diliyoruz…

Sizlerin, bu vatan topraklarına kanla canla ektiğiniz tohumlar sayesinde birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi korumakta, dimdik ayakta durabilmekteyiz.

Vatan size minnettardır…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17 Mart 2012

*Turgut Özakman, Diriliş (Çanakkale 1915), Bilgi Yayınevi


SEVGİ İNSANA YAKIŞIR…

“Sevgi haktan ibarettir

Gönüllerde işarettir

En büyük bir ibadettir

Sevgi insana yakışır”

Böyle diyor Muhlis Akarsu ve sevgisizliğin yangınında, sevgisizliğin canlı yayınında, sevgisiz insanların gözü önünde, “cehennemde yanıyorlar” sloganları eşliğinde Madımak katliamında hayata veda ediyor.  Akarsu’nun yanı sıra pek çok değerli insan, yazar, düşünür, ozan ve otel çalışanları da bu yangında canından oluyor…

Aradan geçen yıllar Madımak olayında hayatını kaybeden 37 canın bedelinin ödenmesine yetmiyor ve 13 Mart 2012 tarihinde 2’si ölüm 5'i zaman aşımından sadece 7 sanık yönünden dava düşüyor… Sivas’ta işlenen insanlık suçunun üzerine bir sünger çekiliyor ve olay tarihin tozlu raflarına kaldırılıyor.

Sivas katliamı vicdanlarda mahkûm ediliyor…

Sivas katliamından günümüze pek de bir şey değişmiyor…Suç işleyenler elini kolunu sallaya sallaya aramızda dolaşırken, Silivri Cezaevi’nde 375 gün yattıktan sonra tahliye edilen gazeteci Nedim Şener kendisine, ailesine ve sekiz yaşındaki kızına yaşatılanları anlatıyor. Gazeteci Doğan Yurdakul’un kanser hastası eşine yapılan muameleyi anlatırken sesi kısılıyor, gözyaşlarına hâkim olamıyor ve bizi de ağlatıyor. Gazeteci Müyesser Yıldızın soğuk betonlar arasındaki yalnızlığını dinlerken bizler de üşüyoruz…

Yıllardır kitaplarını okuduğumuz, yazlarını takip ettiğimiz gazeteci Mustafa Balbay ve her fırsatta “vatan, namus, ahde vefa” diye haykıran Tuncay Özkan’ın neden üç yılı aşkın süredir tutuklu olduğunu düşünüyor, yanıt bulamıyoruz. İmralı canisine arkadaş gönderenlerin, bu insanlara bir yılı aşkın süredir “tecrit” cezası uygulamalarının nedenini sorguluyoruz ama bir türlü cevaba ulaşamıyoruz…

“Biz canlı canlı o mezarlarda yalnızlığı paylaştık.”

Coşkun Musluk ve Muhammet Sait Çakır, Mustafa Balbay ve Gazeteci Tuncay Özkan’ın yanına arkadaş olarak verildiler ancak bu yarenlik 10 gün sürdü, tahliye oldular. Yaşadıkları 10 tecrit gününde anlattıkları içimizi acıttı.

 “Tecrit koğuşu 4 kapı, 4 kilit tanımına uygun bir yer. Mezarlık gibi, biz canlı canlı o mezarlarda yalnızlığı paylaştık.”

Balbay ve Özkan yine yalnız kaldılar…

Peki ya Mehmet Haberal? Onun suçu ne?  Onlarca insana şifa dağıtmak mı?

Türk ordusunun her kademesinde şerefiyle görev yapan ve Genel Kurmay Başkanlığı’na getirilen, görevi bittikten bir yıl sonra tutuklanan Orgenerel İlker Başbuğ’un, Engin Alan’ın, Hurşit Tolon’un ve sayısını bilemediğimiz diğer ordu mensuplarının “darbe” ile suçlanmalarını ise kabul edemiyoruz.

“Sevgi haktan ibarettir

Gönüllerde işarettir

En büyük bir ibadettir

Sevgi insana yakışır”

Sivas’ta “Cehennem’de yanacaklar” sloganıyla yürüyen, Kütahya Emet’te “Allahüekber” sloganlarıyla Van’dan gelen işçileri linç etmek için toplanan insanlar ruhumuzda yaralar açıyor…”Benim rahmetim ve sevgim herkesi kuşatmıştır “ diyen O Büyük Yaratıcının adını kullanarak yarattıklarını linç etmeye gitmek, sevgi ve barış dini olan İslam’ın hangi emrinde yer almaktadır?

Millî iradeyi, aldıkları yüzde 50 oylardan ibaret sananların, diğer yüzde 50’yi ötekileştirdikleri sürece “ Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü “ sözleri ile bir yere varmaları mümkün değildir.

Bu sevgisizlik, dindar değil “kindar gençlik” yaratacak, “kinine” sahip çıkmaya çağrılan gençlik ise kapıldıkları rüzgârlarla hangi meçhullere doğru savrulacaktır bilemiyoruz?

Parasız okul isteyen gençleri cezaevine gönderen, “Biz emaneti Atatürk’ten devraldık” diyen genci okuldan atan düşünce sisteminin sonu nereye varacak?

Millî iradenin bir kısmının oylarıyla milletvekili seçilenleri cezaevinde tutmaya devam edenler, hangi millî iradenin bir yansımasıdır?

Vicdanınızı dinleyin! Vicdanlar Hakkın sesidir!

Suçsuz ve günahsız olduğuna inandığımız insanların âdil yargılanma haklarını ellerinden almayın! Uzun tutukluluk sürelerini cezaya dönüştürmeyin! Henüz suçları kesinleşmemiş olanlara, suçlu insanların cezaevi şartlarını yaşatmayın! Ama öncelikle Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ı tecritten çıkartın. Org. İlker Başbuğ’u makamına yakışır bir yerde ağırlayın! Müyesser Yıldız’a bir kedi gönderin! Hiç olmazsa bunu yapın! İnsanlık bunu gerektirir…

Onları yalnızlığa, soğuğa ve sevgisizliğe mahkûm etmeyin! Çürümeye terk etmeyin! Çocuklarının rengârenk dünyalarını griye boyamayın! İnsanları bir kedinin sıcaklığına muhtaç hale getirmeyin!

Tarih unutmaz! Kendinizi de tarihin karanlık sayfalarına mahkûm etmeyin!

Akarsuyum sevgi güzel

Dilde güzel telde güzel

Dosta giden yolda güzel

Sevgi insana yakışır

Tülay Hergünlü

İstanbul, 15 Mart 2012


ÇOCUĞUNUZA İSİM…

Geçtiğimiz günlerde basında bir haber yer aldı.

İki yıl önce Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesi belediye meclisi çok yararlı (!) bir çalışmaya imza atmış! Çocuklarına Eshab-ı Kehf'in adını koyanlara altın hediye edileceğini duyurmuş. Altın kelimesini duyan vatandaş durur mu? Yeni doğan 57 bebeğe Eshab-ı Kehf'in adları verilmiş ve altınlarda kapılmış!

Afşin Belediye Başkanı ise yaptığı açıklamada;

“Halkımız Eshab-ı Kehf'e ait isimleri çocuklarına vererek yaşatıyor. Son yıllarda maalesef isimler de modaya uydurularak farklılaşmaya başladı. Biz de iki yıl önce bir karar aldık. Eshab-ı Kehf'e izafe edilen isimlerin yaşatılması için halkımıza ikramda bulunuyoruz.”

Demiş!

Ne var bunda? Batmanlı aile çocuklarına Ernesto Che Guevara adını verirken iyi de, Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş isimleri verirken mi kötü diyenler olacaktır.

Haklılar. Zaten Afşin Belediye Başkanı ne diyor?

“İsimler de modaya uydurularak farklılaşmaya başladı” Ancak bizim itirazımız isimlere değil, uygulamaya. Bunun için de öncelikle Yedi Uyurlar olayına Kur’an açısından bir göz atalım.

Yedi Uyurlar Kur’an-ı Kerim’de “Kehf” suresinde geçer. Yaygın bir inanışa göre halk arasında sayıları yedi kişi olarak kabul edilmektedir. Ancak Kur’an sayı ve isim vermemektedir. Kehf Suresi 22. Ayet özellikle de sayı konusuna açıklık getirmektedir:

Karanlığa taş atar gibi, kimi ‘Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir’ der. Kimi de ‘beş kişidir, altıncıları köpekleridir’ der. Kimi ‘Yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir’ der. De ki:’ Onların sayısını en iyi Rabbim bilir. Onları pek az kimseden başkası da bilmez. Bunun için, onlar hakkında, bu yüzeysel anlatılanların dışında kimseyle tartışma ve onlar hakkında başkalarından bilgi isteme.” (Prof.Dr. Hüseyin Atay. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklaması. S.295)

Yine Muhammed Esed Kehf Suresi ile ilgili şöyle bir açıklama yapmaktadır:

 “Sureye ismini veren Ashâb-ı Kehf (Mağara İnsanları/Mağara Arkadaşları) kıssası (13-20. ayetler) inanç uğruna dünyevî olandan feragat etme tavrını yansıtmakta ve bir ölüm, ölümden sonra kalkış ve manevî/ruhanî uyanma temsîli içinde derinleşmektedir.”

İşte bizim itirazımız tam da burada devreye girmektedir. “dünyevî olandan feragat etme” cümlesinden hareket edersek, yine dinin siyasete ve maddiyata alet edilmesi olayıyla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Dünyevî olandan feragat edemeyen aileler, işin içine altın ikramı girmeseydi çocuklarına yine de bu isimleri verirler miydi? Kutsalı altına tevil etmek…Ayrıca Mağara İnsanları’nın sayıları ve adları Kur’an’da belirtilmezken…

Aklımıza başka bir soru işareti daha takılmakta;

Topluma dil ve isim üzerinden bir kültür yozlaşması mı enjekte ediliyor?

Belediye başkanı yeni doğan çocuklara yedi uyurların isimlerinin daha çok verilmesini sağlamak için farklı teşvik edici uygulamalar yapacaklarını da kaydetmiş!

Haydi hayırlısı!

Cahiliyet ve sefalet var olduğu sürece bu millet, çocuklarının adını ve geleceğini altına, kömüre ve erzak çuvalına satmaya devam edecektir…

Durmak yok, yola devam!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 02 Mart 2012


HOCALI KATLİAMININ DÜNÜ VE BUGÜNÜ

26 Şubat 1992 tarihinde, Sovyet ordusunun desteğindeki Ermenistan kuvvetleri, Azerbaycan’ın Hocalı kentine girerek 613 Azerbaycan Türkünü katletmişlerdir. Yarın, (26 Şubat 2012) Ermenistan’ın Azerbaycan’ın Hocalı kentinde yaptığı katliamın yirminci yıldönümü.  Ancak Azeri Türkünün yaşadığı katliam ve zulüm sadece Hocalı ile sınırlı değildir. 1900’lü yılların başına kadar uzanmaktadır. Azerbaycan Türklerinin Ermeniler tarafından ilk soykırıma uğradıkları ve göçe zorlandıkları tarih 1905-1907 yılları arasındadır. İşte Hocalı katliamına gelene kadar yaşanan olayların kısa sıralaması:

1919 Ağustos; Nahçıvan ve Şerür çevresindeki 45 köye Ermeniler askeri birlikler ile hücum etmişler ve demiryolu boyuna yakın köyleri, zırhlı vagonlardan ateş altına almışlardır.

6 Nisan 1920; Ermeniler, Zengezor, Ordubad, Vedi bölgelerindeki İslam köylerine,  saldırarak, ağır bir zulüm ve vahşet uygulamışlardır.

16 Nisan 1920; Gece, Ermeniler Erivan şehrinin 15 dakika ötesindeki Haçaparak köyündeki Müslüman halka saldırmış ve toplu bir kıyım uygulamaya kalkışmıştır. Bu vahşetten kaçmayı başaramayan 6 erkek, kamalarla öldürülmüştür. Evler talan edilmiş, kadın ve kızlar tecavüz edildikten sonra yakılarak öldürülmüşlerdir.

Mayıs 1920; Ermeniler, Erivan'da Uluhanlı yanındaki Karadağlı İslam köyünün halkını zorla yerlerinden çıkararak, eşyalarını yağmalamış ve kendilerini göçe mecbur etmişlerdir.

23-24 Mayıs 1920; Gece, 300'den fazla Ermeni süvarisi, Uluhanlı'nın 5 km. kuzeyinde Cebeçalı köyünü sarmış, eli silah tutan Müslümanları bir araya toplayarak bunların hepsini süngüden geçirmişlerdir.

27 Haziran 1920; Gece,  Erivan'da Hacıbayram ve Haberbegli köylerine baskın yapan Ermeniler, halkın malları ile eşyasını yağmalamış, birçoğunu öldürmüş; baskından kurtulan az bir kısmı da, Aras ırmağından güneye geçerken, Ermenilerin baskını üzerine boğulmuşlardır. Ayrıca; Azerbaycan ve başka yerlere gitmek üzere, Erivan'daki Azerbaycan Elçisi'nin verdiği pasaportu taşıyarak Erivan yanlarından trenle Gence'ye giden 500 Müslüman, Gümrü yakınında vagonlardan indirilmiş ve tamamı katledilmiştir.

Ermenilerin Azerbaycan Türklerine yaptıkları soykırım, işkence, göç ve daha pek çok zulüm, Sovyetler Birliği’nin de desteğini alarak 1945 yılından günümüze kadar devam etmiştir.

1990 yılı başlarında Ermenistan’da yaşayan 186 bin Azeri Türkü Azerbaycan’a göç etmeye zorlanmıştır.

Ekim 1991; İlk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir.

25-26 Şubat 1992 Hocalı Katliamı;  Katliam, Rus askerlerinin de desteğiyle, 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır. Saldırıda katledilenlerin sayısı resmi rakamlara göre 613 kişi olmakla birlikte katledilen Azeri Türkünün 1300 kişi olduğu söylenmektedir. Ayrıca katliamda Hocalı’da yaşayan Ahıska Türklerinin de evlerinde yakılarak öldürüldüğü bilinmektedir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir. Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Ermenistan Komünist Parti başkanı Arutunyan’ın 1945 yılında Dağlık Karabağ'ın Ermenistan’a verilmesi konusunda Stalin'e yazdığı mektup ile başlayan toprak talebi, günümüzde Hocalı katliamı ve Dağlık Karabağ’ın işgali ile şimdilik son bulmuştur. Stalin döneminde 150 bin Azeri Türkü öz yurtlarından kovulmuştur.

1927-1988 döneminde 1,5 milyon Azeri Türkü yurtlarından kovulmuş, yerlerine Ermeniler yerleştirilmiştir. Asrın başlarında 9 bin kilometre kare olan Ermenistan yüzölçümü, 1988 yılına gelindiğinde 29,8 bin kilometre kareye ulaşmıştır. Yani 20 bin kilometre kare Azeri toprağı Rusya’nın da desteğiyle Ermeni topraklarına katılmıştır. Ayrıca Dağlık Karabağ’da halen işgal altındadır.

Tarih boyunca Türk ve Müslüman katliamlarına göz yuman insan hakları savunucusu medeni Batı, Hocalı’da da üç maymunu oynamıştır. Azeri Türkünün öz torpağı olan Karabağ’ın işgaline de göz yummaktadır. Türkiye Ermenistan’ın Karabağ’ı işgali nedeniyle Ermenistan ile paylaştığı sınırını kapatmış ve bir daha da açmamıştır. 

Bir şey daha; Hocalı katliamını gerçekleştiren Ermenistan kuvvetlerinin komutanlardan biri, Bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır…  

Fransa’nın sözde soykırım inkâr yasasını kabul etmesinin de etkisiyle, bu yıl katliamın yirminci yıldönümü nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli anma etkinlikleri düzenleniyor, sayfalar dolusu ilanlar veriliyor. Hocalı katliamı Türkiye’de unutulmuyor, unutturulmuyor…

Kardeş Azerbaycan’ın kederini paylaşıyor, başta Anadolu Türkleri olmak üzere, tüm Türk ve Müslüman coğrafyalarında (Çin Halk Cumhuriyeti içerisinde yaşayan Uygur Türkleri’de dâhil olmak üzere)  yaşanan soykırımları, zulüm ve işkenceleri unutmayacağımızı, unutturmayacağımızı bir kez daha tarihin önünde tekrarlamayı bir görev biliyoruz…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 25.02.2012

Kaynak: Doç. Dr. Yasin Aslan, "Ermenistan Tarihi Yol Ayrımında", www.azerbaycan.ihh.org.tr, www.ermenisorunu.gen.tr


KAPALI KAPILAR ARDINA NELER OLUYOR?

Günlerdir bir MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) olayıyla yatıp kalkıyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor. Doğrular ve yanlışlar birbirine karıştı. Kime inanacağımızı, kime güveneceğimizi şaşırdık. Kafamızdaki soru işaretleri her geçen gün çoğalıyor. Çoğalan soru işaretleri belirsizliği, belirsizlikler ise endişelerimizi körüklüyor.

Basından takip ettiğimiz kadarıyla MİT olayı hakkında bazı fikirlere sahibiz. Hatta son günlerin moda deyimiyle “tehlikenin farkındayız…”Ancak yine de endişelerimizi giderecek, sorularımıza net ve güvenilir cevaplar verecek resmî bir mercii arıyoruz. Eğer bulabilirsek vatandaş olarak sorularımıza lütfen cevap vermelerini arz ve rica ediyoruz.

İşte basında yer alan yazılardan yola çıkarak hazırladığımız sorular:*

1.      Oslo görüşmelerinde PKK’ ya ve ABD’ ye ne tür vaatlerde bulunulmuştur?

2.      AKP iktidarının, siyasi temsilci olarak atadığı MİT Müsteşarı aracılığıyla ulusal bir sorun konusunda ABD ve PKK’ya, yabancı devletlere imzalı taahhütlerde bulunduğu doğru mudur?

3.      Oslo mutabakat metninde yer alan “Türk tarafı”, “Kürt tarafı” ve “(HD) Hakem Devlet “  ifadelerinin, sanki savaştan çıkmış ve barış anlaşması için masaya oturmuş iki devleti çağrıştırması, Türkiye’nin “iki devletli” bir yapıya dönüşmesinin resmi belgesi olarak kabul edildiğini göstermez mi? (Adı geçen metnin 5. ve 6. maddeleri)

4.      Habur skandalı, Oslo görüşmelerinde alınan siyasi kararlar çerçevesinde mi gerçekleştirilmiştir?

5.      MİT’in PKK ile ilgili faaliyetleri, kontrol etme boyutundan çıkıp, PKK eylemlerinin bir parçası olmuş mudur?

6.      MİT üst düzey yöneticileri, Başbakan’ın talimatıyla, İmralı sakini ile 2009 yılından itibaren gizli görüşmelerde bulunmuş mudur?

7.      MİT heyeti, İmralı’dan aldıkları bir talimat mektubunu Kandil’e ulaştırmış mıdır? (Bu mektubun 13 Ocak 2012’de Diyarbakır’da ele geçirildiği iddia edilmektedir)

8.      Kandil’e ulaştırılan bu mektupta İmralı sakininin; Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK)  Diyarbakır’da “özerklik” ilan etmeleri ve aynı gün de 13 askerimizin şehit olduğu Diyarbakır eylemini gerçekleştirmeleri konusunda bir talimatı yer almış mıdır?

9.      MİT’in, Diyarbakır’da sözde “özerklik” ilan edileceğinden haberi var mıydı?

10.  Diyarbakır aramasında ele geçirilen, İmralı sakinine ait altı sayfalık mektup, MİT heyeti tarafından örgüte ulaştırılmış mıdır?

11.  Çok sayıda yurttaşımızın öldüğü Silvan saldırısı, bu altı sayfalık mektupta yer alan talimatlar doğrultusunda mı gerçekleştirilmiştir?

12.  İmralı sakininin avukatlarının arasında MİT mensupları da var mıdır?

13.  MİT’in, örgütün şehir eylemleri için yaptığı yığınaklardan haberi var mıydı? Ankara Kumrular’da, dört yurttaşımızın hayatını kaybettiği patlama önlenebilir miydi?

14.  PKK’nın İstanbul’daki tüm silahlı ve bombalı eylemlerini yöneten 5 kişilik sorumlu hücresine ait tüm iletişim bilgilerinin ve gizli şifrelerin MİT’e rapor edildiği doğru mudur?

15.  MİT’in İstanbul ve civarındaki tüm eylemlerden haberdar olduğu, eylemlerin öncesinde ya da sonrasında polise ve savcılığa herhangi bir bilgi aktarmadığı doğru mudur?

16.  MİT Müsteşarı’nın bir taraftan MİT üzerinden sokak eylemlerinin canlanmasına izin verdiği, öbür taraftan da polise açık destek vererek Kürt siyasetçilerin tutuklanmasına zemin hazırladığı doğru mudur?

17.  MİT’ e son bir yılda kritik yerlere atanan çok sayıda üst düzey kişinin tarikat mensubu olduğu doğru mudur?

18.  Ordu da iktidarın ideolojik çizgisine uygun olmadığı için terfi edemeyen 6 emekli subayın Daire Başkanı ve daha üst düzey görevlere getirildiği doğru mudur?

19.  MİT’ e yapılan atamaların, teşkilattaki Atatürkçü kadroları rahatsız ettiği doğru mudur?

20.  MİT Müsteşarı, MİT’in olanaklarını (dinleme v.b.)  iktidar muhaliflerinin (gazeteciler v.b.) denetim altında tutulması için kullanmış mıdır?

21.  MİT’in, iktidarın siyasi çıkarları için ülkeyi terör ile yüz yüze bıraktığı doğru mudur?

Tüm bu soruları bir araya toparladığımızda;

2009 yılında Cumhurbaşkanı’nın “ Kürt açılımı” ile başlayan sürecin, Türkiye’de “özerk” ya da “federatif” bir Kürdistan’ın Anayasal zemine oturtulması ve Türkiye’nin parçalanması süreci ile son bulacağı konusundaki düşüncelerimizde ve endişelerimizde haklı değil miyiz?

***

Sonuç olarak bu ülkenin asıl sahipleri biziz, yani halktır…

Kapalı kapılar ardına neler döndüğünü, bizim adımıza ne vaatlerde bulunulduğunu bilmek hakkımızdır…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu sorulara cevap bekliyor…

Tülay Hergünlü

Bir T.C. Vatandaşı

İstanbul, 15.02.2012

*Sorular, Sözcü Gazetesi Yazarı Emin Çölaşan’ın, kendisine gönderilen ve adını gizli tuttuğu bir kurumun açıklamalarını köşesine taşıdığı, 12 Şubat 2012 tarihindeki yazısından yararlanılarak hazırlanmıştır.


SIRA GENÇLİĞE HİTABE’YE GELDİ!..

Gün geçmiyor ki Atatürk ve devrimleri ile ilgili bir tartışma ortaya atılmasın!

“Medya militanları” gecelerini gündüzlerine katıp, “ne yapsak da Atatürkü, ilkelerini ya da dönemini karalama kampanyası başlatsak” diye birbirleriyle yarışır oldular…

Şimdi de bir “medya militanı” çıkmış, Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinin okullardan ve ders kitaplarından kaldırılması gerektiğini söylemiş! 

Neymiş efendim; “Gençliğe Hitabe, Atatürk’ün kendi siyasi şartlarını yansıtan ama bugüne yol gösteremeyecek tarihsel bir metin olarak kabul edilmeli, okullardan ve ders kitaplarından kaldırılmalı” imiş!…

Vah, vah, vah!

Demek ki Atatürk’ün kendi siyasi şartları varmış ve Gençliğe Hitabe günümüz gençliğini bağlamazmış!

Kaldırın o zaman!

Ve bilmesin Türk Gençliği birinci vazifesinin;

Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini sonsuza kadar müdafaa ve muhafaza etmek olduğunu…

Mevcudiyetinin ve istikbâlinin tek ve gerçek temelinin Cumhuriyet olduğunu…

Cumhuriyetinin en kıymetli hazinesi olduğunu…

Dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de kendisini Cumhuriyetinden mahrum etmek isteyecek dâhili ve harici düşmanlarının olacağını…

Bir gün İstiklâl ve Cumhuriyetini müdafaa etmek zorunda kalabileceğini…

Bunun için, içinde bulunduğu durumu ve imkânlarını hatta imkânsızlıklarını düşünmeden, etnik ve dinî kimliğine bakmadan Cumhuriyeti ve geleceği için harekete geçmesi gerektiğini…

Bir gün İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedebilecek düşmanlarının olabileceğini, bu düşmanların dünyada emsali görülmeyecek bir galibiyete sahip olabileceklerini…

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kalelerinin zapt edilebileceğini, tersanelerine ve tüm kurum ve kuruluşlarına girilebileceğini, bütün ordularının dağıtılabileceğini, ülkesinin her köşesinin bilfiil işgal edilmiş (sadece topla tüfekle değil, günümüzün savaş teknolojileriyle, füzelerle, füze kalkanlarıyla, ekonomik ve siyaseten v.b.) olabileceğini…

Ve tüm bu şartlar ve koşullardan daha acıklı, ağır, korkulu ve çok tehlikeli olmak üzere, iktidara sahip olanların gaflet (aymazlık) ve dalâlet (sapınç, sapkınlık, doğru yoldan ayrılma) ve hattâ hıyanet (kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme veya karşı davranma, hainlik, ihanet) içinde olabileceklerini…

Bu iktidar sahiplerinin kişisel menfaatlerini, müstevlilerin (bir yeri istila eden, yönetimi altına alan kimse, devlet, ordu vb.) siyasi emelleriyle birleştirebileceklerini…

Bu nedenlerle de milletin, fakirlik içinde perişan ve yorgun düşebileceğini…

Bilmesin!

*

Ey Türk istikbalinin evlâdı!

Atatürk’ü unut! İstiklâl Savaşı’nı yok farz et!

Çanakkale Savaşı’nı biz değil Alman komutan kazandı!

Şehitlikler de kimse yok, içleri boş!

Cumhuriyet kanla, gözyaşıyla kurulmadı!

Senin Cumhuriyeti ve istiklâlini kurtarmak gibi bir mecburiyetin yok!

O eskidendi, geldi geçti!

Hatta ve hatta Cumhuriyeti’ de unut! Ümmet ol!

Muhtaç olduğun kudret damarlarında akan vatan sevdasında değil, cebindeki parada mevcut!

Korkacak bir şey yok!

Aklını ve bilimi kullanmana da gerek yok!

Her şey Allah’tan!

Şimdi eğlenme ve oyalanma zamanı!

Oynanan oyunu görmezden gel!

Boşver gitsin!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 01.02.2012


GÜLE GÜLE TÜRK DÜNYASININ SON KAHRAMANI!

Tarih 24 Temmuz 1974. Sabah saat 7.00 ya da 7.30 civarı. Dışarıdan gelen müthiş bir gürültü ile cama koştuk. Karşımızdaki kahve tıklım tıklımdı ve vatandaşlar ayağa kalmış hep bir ağızdan slogan atıyorlardı. Öğrendik ki Türk Ordusu Kıbrıs’a asker çıkartmıştı.

O tarihte herkesin evinde televizyon yoktu. Bu nedenle olsa gerek vatandaşlar sabah erkenden kahveye doluşmuş, heyecan içinde, siyah beyaz ekrandan Başbakan Bülent Ecevit’in açıklamalarını dinliyorlardı.

O günleri bugün gibi hatırlarım. Ülke de bir savaş havası esmeye başlamıştı. Her yerde karartma uygulanıyordu. Hatta araçların farları bile mavi yağlı kâğıtlarla kaplanmıştı. Perdelerimiz dışarıya ışık sızmasın diye sıkı sıkıya kapalıydı.

15 Temmuz 1974’ de EOKA Yunanistan’a ilhak kararı aldı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ilan etti. Ada’da iki garantör devletten biri olan Türkiye, Rauf Denktaş’ın da yardım çağrısı neticesinde garantör hakkını kullanarak Ada’ya havadan ve denizden çıkartma yaptı.

Türk askerinin adaya girişinden sonra sağlanan barış ile Kıbrıs’ta Türklerin yanı sıra Rumlarında hayatları kurtulmuştur.

Burada Rauf Denktaş’ın bir ömür verdiği mücadelesini, K.Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) ilan edişini, ard arda Kurucu Cumhurbaşkanı seçilmesini, 2005 yılında aday olmamasını ve aday olmaması için bazı malûm zihniyetin nasıl ayağına dolandıklarını anlatmayacağım. Bunları basın günlerdir yazıp, çiziyor. Benim asıl anlatmak istediğim, Rauf Denktaş, Mustafa Kemal Atatürk ile benzeşmektedir ve kurduğu Cumhuriyeti, KKTC Gençliğine emanet etmiştir.

“Kıbrıs Girit Olmasın” adlı kitabının girişinde “Gençliğe Sesleniş” adlı üç sayfalık bir bölüm yer almaktadır. Burada Denktaş, o yıllarda Batı’nın dayattığı “Annan Planı”nın nasıl bir aldatmaca olduğunu açıklamakta ve Kıbrıs Türk Gençliği’ne seslenmektedir. Önemli birkaç paragrafı ve bazı satırları alıyorum:

“Gençler,

Babalarınız, anneleriniz, ablalarınız, dedeleriniz 1955’lerden bu yana can vererek, kan vererek, Kıbrıs’ın Girit misali Yunanistan’a ilhak edilmesini önlediler. Enosis yoluna en aşılmaz engeli, barış’ın en yıkılmaz temelini, KKTC’ ni yerleştirdiler.

Şimdi, bütün mücadele bu engeli ortadan kaldırmak içindir. Bunun adına “Barış, AB, dünya ile bütünleşme” diyorlar. Gerçekte oynanan oyun Girit dramının son perdesidir.

Biliniz Kilise değişmemiştir!

İşte Kilisenin haykırışı! Bunu kalbine yaz ve Kıbrıs’ta, yeniden 1963-1974 felaketini yaşamak istemiyorsan devletine, egemenliğine, anavatanına dört elle sarıl!

Ve son paragrafta:

Evet, değerli gençler!

Biz, size bir devlet bırakıyoruz. 21 yaşında genç, dinamik, Türkiye’nin tanıdığı, 90-100 ülke ile ticari ilişkisi olan bir devlet. Bunu yaşatarak, bunu temel alarak yapılacak bir anlaşma sizin başarınız, gelecek nesillere sizin armağanınız olacaktır. Kısa dönemde size vaat edilen (ve hâlâ verilmemiş olan) rahatlatıcı ‘hediyeler’ için, bu devletten vazgeçerseniz Girit dramının son sayfasını siz yazmış olacaksınız ve tarih hiçbirimizi bağışlamayacaktır.”

*

Rauf Denktaş bir kahramandır. Kıbrıs kahramanıdır ve K.Kıbrıs’ın bağımsızlığı konusunda asla taviz vermemiştir. Kıbrıs’ta iki devletin varlığına inandı ve ölene kadar da bunu savundu.

Kıbrıs tarihine damgasını vuran, Türk dünyasının en önemli liderlerinden ve benimde elini sıkmak şeref ve gururuna nail olduğum son kahraman Rauf Raif Denktaş’a Allah’tan rahmet, ailesine ve Türk dünyasına baş sağlığı diliyorum.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 15.01.2012


BAHANE…

Atatürk’ün Ankara’ya gelişi şerefine her yıl düzenlenen “Garnizon Koşusu” nun 91′inci Yıldönümü kutlamaları “trafikte yaşanan sıkıntılar” bahanesiyle  iptal edildi…

30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonlarının (kabul töreni) tamamı “terör olayları” bahanesiyle iptal edildi…

Cumhuriyet Bayramı kutlamaları “Van depremi ve terör şehitlerimiz” bahanesiyle iptal edildi…

Şimdi de 19 Mayıs kutlamalarının stadlarda toplu halde kutlanması, “çalışmaların eğitimde aksamalara neden olduğu” ve “çocukların soğukta üşümesi” bahaneleriyle iptal edildi…

Bahaneler şahane…

Yersen!..

Burada amaçlanan;

Kurtuluş meşalesinin ilk yakıldığı tarih olan 19 Mayıs 1919’u beyinlerden silmek midir?

19 Mayıs aynı zamanda da, Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi doğum tarihidir. Bu anlamlı tarihi yok saymak, Mustafa Kemal’i de yok saymak mıdır?

Cumhuriyeti meydana getiren tüm değerleri görmezden gelmek midir?

Büyük Atatürk, Cumhuriyeti, Türk Gençliğine emanet etti;

Türk Gençliği’nin, Cumhuriyeti ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü birlikte ve tek yürek hareket ederek anmasını, aynı millî ve sportif duyguları paylaşmasını, ulus bilincinin genç yaşlarda farkına varmasını, devrimlere ve Cumhuriyete sahip çıkmasını engellemeye çalışmak mıdır?

Hedef 2023…

2023 yılında bir Cumhuriyet kalacaktır ama hangi Cumhuriyet?

Endişeliyim!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 14.01.2012


VE… İLKER BAŞBUĞ TUTUKLANDI…

Tarih 2010 Ağustos, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un görev süresi tamamlanmak üzere. 30 Ağustos yaklaştıkça gazetelerde şöyle bir haber yer almaya başladı:

Orgeneral İlker Başbuğ’a ‘devlet şeref madalyası’ verilecek mi?

Devletin en prestijli ödülü sayılan ‘devlet şeref madalyası,’ Bakanlar Kurulu kararı ve cumhurbaşkanının onayıyla veriliyor.

Sonuçta beklenen gün geldi ve Genelkurmay başkanlığı görevini Orgeneral Işık Koşaner'e devreden Orgeneral İlker Başbuğ'a 'devlet şeref madalyası' verilmedi…

İktidar yanlısı gazeteler haberi, “Orgeneral İlker Başbuğ'a “devlet şeref madalyası uygun görülmedi” başlığıyla verdi.  Sanki “uygun görülmedi” sözcüğü özel olarak seçilmiş gibiydi…

12 yıldır sürdürülen bir gelenek olduğu için, İlker Başbuğ’a da verileceğine kesin gözüyle bakılan madalya için gazeteler neden böyle bir soru sorma gereği duymuşlardı?

Önceki Genel Kurmay başkanlarının görev süreleri dolarken de böyle bir soru sorulmuş muydu? Ödülün verilmeyeceğini biliyorlar mıydı? Başka bir ifadeyle, bu gazetelerin kulağına birileri kar suyu mu kaçırmıştı?

Sonuçta 12 yıldır sürdürülen bir gelenek bozulmuştu. O çok tartışılan 28 şubat sürecinin Genel Kurmay başkanı Karadayı’ya daha sonra da Kıvrıkoğlu, Özkök ve döneminde yayınlanan “e muhtıra” ile çok tartışılan Büyükanıt’a bile “uygun görülen” övünç madalyası ne olmuştu da İlker Başbuğ’a “uygun görülmemişti”!..

İşte o günlerde kafalarımızı meşgul eden soru işaretlerinin cevabı bugün verilmiş oldu ve İlker Başbuğ tutuklanarak Silivri’ye gönderildi…

Ne demiş eskiler? “Çarşamba’nın gelişi Perşembe’den bellidir.” İleride suçlanacağı ve tutuklanacağı belki de belli olan bir kişiye ödül verilir mi? Adama sormazlar mı, “o günlerde ödül verdiğiniz bir şahsı bugün neden tutukladınız diye?” Sorarlar elbet…

Ne demiş büyüklerimiz? “Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur”…

Ordunun üst kademesi hapiste… Kalanlar ise “ Benim Genel Kurmayım” olma yolunda hızla ilerlemekte…

İşte bir soru daha; Orgeneral Işık Koşaner ve diğer komutanların istifası bir senaryonun parçası olabilir mi? Ne dersiniz?

İstifalardan sonra göreve gelen şimdiki Genel Kurmay Başkanı’nın ilk icraatı ne olmuştu hatırlayalım:

30 Ağustos’ta bir ilk yaşanmış ve Genel Kurmay Başkanı’nın teklifiyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başkomutan sıfatıyla tebrikleri kabul etmişti.

Daha önce uygulama nasıldı?

30 Ağustos 2011 yılına kadar tebrikleri Genel Kurmay Başkanı kabul ederdi…

**

Orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanması bizce de “trajikomik” bir hadisedir. İnandırıcılığı şüphelidir…

Dünyanın en büyük ikinci ordusuna, 700 bin kişilik bir güce iki yıl kumandanlık eden bir Genelkurmay Başkanı’nı,“örgüt yöneticiliği'' ile suçlamak kabul edilebilecek bir durum değildir.

Umarız Orgeneral İlker Başbuğ’da diğerleri gibi uzun tutukluluk sürelerine mahkum edilmez.

Türkiye’nin her şeye rağmen bir hukuk devleti olduğuna inanmak istiyoruz…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 06.01.2012


MADEM Kİ GÜRLEDİNİZ, BİRAZ DA YAĞIN BARİ!..

Dış politika ciddiyet gerektirir…

Bugünlerde yine sözde Ermeni soykırımı ile yatıp kalkıyoruz.  Sahne de her zaman olduğu gibi Fransa var… Başrolde ise Türkiye’nin AB üyeliğine karşı düşmanca bir tutum sergilemekten başka hiçbir siyasi becerisi olmayan Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy…

Sarkozy, gelecek seçimlerde yeniden aday ve ülkesindeki Ermeni oylarını kapabilmek için aynı oyuna başvuruyor… Sözde Ermeni soykırımı oyununa… Ve ne ilginçtir ki 1789 Fransız ihtilâli ile dünyanın pek çok ülkesinde özgürlük meşalesi yakan Fransa,  kendi ülkesinde ifade özgürlüklerine kelepçe vuracak bir yasayı çıkartmaya çalışıyor. Bu yasaya göre “Ermeni soykırımı yapılmamıştır” diyen Fransız vatandaşlarına hapis ve para cezası getirilecek…

Tabii bizim hükümet kanadında geçmişte olduğu gibi yine kıyamet koptu… Şöyle yaparız, böyle yaparız, elçimizi çekeriz, v.s, v.s.

Ancak dış politika esip gürlemeyi değil, yumurta kapıya gelmeden ciddi ve kalıcı önlemler almayı, gerektiğinde de yaptırım uygulamayı dikkate alır. Ve sadece esip gürleyen bir Türkiye’nin dışarıda ciddiye alınmadığı da görünen bir gerçek… Tıpkı İsrail’in Gazze ambargosuna, ya da Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Ege’de petrol aramasına yaptığımız cılız ve etkisiz itirazlar da olduğu gibi…
 Gelelim sözde Ermeni soykırım iddiasına.  İddiayı resmi olarak ilk kabul eden ülke Uruguay. (Ermenistan’a göre sözde soykırımı ilk tanıyan ülke Rusya’dır. SSCB yönetimi altında 1960'larda Erivan'a bir heykel dikilmiş ve dönemin Moskova hükümeti de bunun "soykırım"ı anma amacıyla yapıldığını söylemiş.) ve 1965 yılında çıkartılan bir yasayla 24 Nisan günü, ” Ermeni şehitleri anma günü” olarak ilan edilmiştir. Ve ardından da; Kıbrıs Rum Kesimi, Arjantin, Rusya, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika, İtalya, İsveç, Vatikan, İsviçre Slovakya, Hollanda, Polonya, Almanya, Venezüella, Litvanya, Şili, Galler(İngiltere) , Kuzey İrlanda, İskoçya, Katalunya Özerk Bölgesi ve ABD ile 42 eyaleti, sözde Ermeni soykırım iddialarını tanıma kararı almışlar.

İsveç ayrıca, Süryani, Asuri, Keldani ve Pontuslu Rumlara da soykırım uygulandığını ileri sürmüş, İsviçre ise Fransa’nın yapmak istediğini taaa 2003, 2005 ve 2007 yılında yapmış, Türk vatandaşlarını, yaşanan üç olayda, İsviçre’de yaptıkları açıklamalarda soykırımı inkar ettikleri için hapis ve para cezalarına çarptırmış.Yani soykırım inkârının suç kabul edilmesinde birincilik İsviçre’ye aittir.

Bu ülkeleri bir yana bırakalım, Avrupa Parlamentosu bugünkü Avrupa Birliği yani AB,  18 Haziran 1987'de aldığı kararla, 1915-1917 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları üzerinde yaşayan Ermenilerin karşılaştığı trajik olayların Birleşmiş Milletlerin (BM) insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili 1948 tarihli kararı uyarınca "soykırım" tanımına uyduğunu bildirmiştir. Ve bu karara göre de Türkiye’nin AB’ ye girmesinin birinci şartı  sözde soykırımı tanımasıdır.

Anlayacağınız AB’ ye girmenin vizesi de, sözde Ermeni soykırım iddiasını kabul etmekten geçiyor. Siz istediğiniz kadar AB’nin müktesebatına uyun, isteklerini yerine getirin, hatta ve hatta Türkiye’yi birkaç parçaya bölün, ruhban okulunu açın, yetmeyecek. İlle de sözde soykırımı kabul edin diye bastıracaklar…

İlk soykırım heykelinin Erivan’da dikildiği tarih olan 1960 yılından bu güne aradan 51 yıl geçmiş ve bir arpa boyu yol alamamışız. 25 ülke ve pek çok ekonomik topluluk sözde soykırımı parlamentolarında kabul ettirmişler ve ettirmeye de devam edecekler.  Ama bizim işbaşına gelen hükümetler ne yapmış? Koca bir hiç!

Şimdiki hükümet ne yapıyor?

 Öncekilerin yaptığını…

Ceğiz, cağız…“Kendi kanlı tarihlerine baksınlar”, falan filan… Fransa kendi tarihine baksın, iyi güzel de, öncelikle Fransa’nın bizde ki yani Anadolu’da ki tarihine bakmamız gerekmez mi?  Antep, Maraş, Urfa tarihine bir bakın bakalım, bu ülkelerin üniformalarının altından hangi millet çıkıyor ve günahsız halkı katledip, samanlıklara doldurup diri diri yakıyor?

Elbette Ermeniler. Yani Osmanlı Ermenileri…

İşte dünyaya bunu anlatmak gerek; anlatabilmiş miyiz?

Hayır!

Çember daralıyor, atı alan Üsküdar’ı geçmiş, biz hâlâ Fransa’yı, elçimizi geri çekmekle tehdit ediyoruz. Elçinin cebindeki uçak bileti seri numarasına kadar gazetelerde yer alıyor. Vatandaşın gazı alınıyor, geçici oyalamalarla bu da unutturulacak ve Fransa’da sözde soykırımın inkârı suç olarak kabul edilecek. Biz de sert mesajlarımızı, kınamalarımızı arkamızda bırakıp unutacağız ve yolumuza devam edeceğiz. Ta ki yeni bir ülke sözde soykırım yasasını parlamentosuna getirinceye kadar…

Yağmasan da gürle misali söylemler dış politikada ciddiye alınmaz ve Türkiye ne kadar esip gürlese de ciddiye alınmıyor çünkü hiçbir şey yapmayacağını ya da yapamayacağını dünya âlem biliyor. Geçmişteki buna benzer örnekler de olduğu gibi…

Bir ülke ne kadar güçlü olursa olsun, iktidara gelen hükümetler bilinçli ve dirayetli bir dış politika izleyemezse o ülkenin vatandaşları işte böyle iftiralara maruz kalır. Tarih aksini söylese bile…

Fransa’ya uygulanacak ciddi diplomatik hatta ekonomik yaptırımlar caydırıcı olacaktır.

Madem gürlediniz, biraz da yağın bari…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 20.12.2011


BEDELLİ!

Sene 1988.  Kapının zili çalar, kardeşim açar, karşısında iki polis.

“Oğlunuz Muzaffer asker kaçağı, onu almağa geldik, nerede?”

Kardeşim: “O yıllar önce öldü.”

Polis: “Sen kimsin?”

Kardeşim: Ben Cengiz.”

Polis: “Sen gel karakola gideceğiz, orada anlatırsın.”

Ve kardeşimi apar topar alırlar, karakola götürürler. Amirin karşısına çıkartırlar.

Amir: “Sen neden askerden kaçıyorsun?”

Kardeşim:” Ben askerden kaçmıyorum, üniversite de öğrenciyim.”

Amir: “Peki Muzaffer kim?”

Kardeşim: “O yıllar önce, ben daha doğmadan ölmüş.”

Amir: “Peki, o halde şu ilmühaberle beyan et.”

Kardeşim, kardeşinin yıllar önce öldüğüne dair ilmühaberi doldurur, imzalar ve serbest bırakılır. Ve ardından yazışmalar başlar…

Kardeşimin doldurduğu ilmühaberi polis karakolu askerlik şubesine gönderir.  

Askerlik şubesi oğlumuzun kaydının sildirilmesini talep eden bir yazı gönderir.

Yazıya cevap veririz. Askerlik şubesi ikna olmaz, “öldüğü yer nüfus idaresine şahsen müracaat edin” der, kalkar gideriz ve şahsen müracaat ederiz. 

Ardından babamla birlikte öldüğü hastaneye gideriz. Zar zor 1960 yılına ait ölüm kaydını çıkarttırıp, “Ölüm Tutanağı” düzenlettiririz.

Ölüm Tutanağı ve tüm yazışmaları, bir dilekçe ekinde kütüğümüzün kayıtlı olduğu nüfus müdürlüğüne gönderip kaydının silinmesini ve öldüğüne dair bir yazı gönderilmesini talep ederiz.

“Ölmüştür” yazısı gelir ve diğer tüm evraklarla birlikte askerlik şubesine gönderip, Muzaffer’in öldüğünü belgeleyerek “oğlumuzun asker kaçağı” olmadığını ispat ederiz…

Kore gazisi olan ve bu ülkeye 30 ay askerlik yapan babamın, hastane bahçesinde çektiği acı, 15 aylık bebeğini toprağa veren annemin 28 yıl sonra yeniden yaşadığı evlat acısı…

*

Günümüzde bedelli askerlik yeniden yürürlüğe girdi. 30 bin TL ödeyen, 30 yaşından gün almış ve bir şekilde askere gitmemiş kişilere, özellikle de bu parayı ödeyebilecek olanlara gün doğdu.  Ve basında bir haber çıktı:

“Bedelli askerlik şartları belli oldu. 30 yaşından gün alanların 30 bin lira ödeyerek bu haktan yararlanabileceğinin açıklanması üzerine gözler sanat dünyasının ünlü isimlerine çevrildi.”*

Habere göre, 27- 38 yaş arasındaki sanat dünyasının bazı ünlü isimleri askerlik görevlerini yerine getirmemiş. Anlayacağınız, 30 yaşından gün alanlar 30 bin lira bastıracaklar ve teskerelerini satın alacaklar, diğerleri ise 30 yaşına kadar bir yolunu bulup askere gitmeyecekler. Üstelik bu ünlülerden bazıları her hafta evlerimize konuk olan dizi oyuncuları ve çeşitli yerlerde konserler veren, sık sık ekranlara çıkan pop müzik şarkıcıları…

Şimdi sormak gerekmez mi?

Bu ünlülerin bu yaşlara kadar askere gitmemeleri için ne gibi bir gerekçeleri olabilir?

Acaba, Onuncu Yıl Marşı’ nı coşkuyla söylerken ya da nöbette uyuyan askere çıkışan komutan rolündeki, “ sen uyursan herkes uyur” repliği hafızalara kazınan bu ünlüler, askerlik yapmadıkları için vicdan azabı çekmişler midir?

Sıra sıra dizilmiş şehit tabutları onlarda nasıl bir duygu uyandırmaktadır?

Ve en düşündürücü olan ise, 1988 yılında henüz 15 aylıkken ölmüş bir çocuğu “asker kaçağı” olarak arayabilen Genel Kurmay, nasıl oluyor da her daim göz önünde olan ve yıllar önce askerlik hizmetlerini tamamlamaları gereken bu ünlüleri“asker kaçağı” olarak yakalamıyor ya da yakalayamıyor?

1988 yılından günümüze “vatani görev” kavramında ne değişti?

*

Vicdanî ret düzenlemesi de yolda olduğuna göre anlaşılan çok şey değişmiş...!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 26 Kasım 2011

*Hürriyet, 23 Kasım 2011


UNUTMA, UNUTTURMA!

“Samsun’a çıktığım gün genel durum ve görünüm

1919 yılı Mayısı’nın 19. Günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüm:

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, ağır şartları olan bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Dünya Savaşı’nın uzun yılları boyunca ulus yorgun ve fakir bir durumda. Ulusu ve ülkeyi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatlarının derdine düşerek, ülkeden kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı.

Ordunun elinden silahları, cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilaf devletleri, ateşkes hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer bahaneyle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş ve Ayıntap (Antep), İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve görevlilerle özel ajanlar çalışmakta. Sonuçta konuşmamıza başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da İtilaf devletlerinin onayıyla Yunan ordusu İzmir’ e çıkartılıyor.

Bundan başka, ülkenin her tarafında Hıristiyanlar gizli, açık, özel istek ve amaçlarının gerçekleşmesini sağlamak ve devletin bir an önce çökmesi için çalışıyorlar.

…Daha sonra elde edilen sağlam bilgi ve belgelerle görüldü ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira heyeti illerde çeteler kurmak ve yönetmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla uğraşıyor.

Ülke içinde ve İstanbul’da ulusal varlığa düşman kuruluşlar

Kurulmaya başlayan bu cemiyetlerden başka, ülke içinde daha birtakım girişimler ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu cemiyetin amacı, yabancı koruması altında bir Kürt devleti oluşturmaktı.

İngiliz Muhipler Cemiyeti

İstanbul’da türlü amaçlarla, gizli ve açık olmak üzere kurulmuş parti veya cemiyet adı altında birtakım kuruluşlar vardı. İstanbul’da önemli sayılacak girişimlerden biri İngiliz Muhipler Cemiyeti’ydi. (İngiliz Severler Cemiyeti T.H. notu)

…Bu cemiyete katılanların başında Osmanlı padişahı ve yeryüzünün halifesi adını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, İçişleri Bakanlığı’nda bulunan Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali beyler ve Sait Molla bulunuyordu. Cemiyette Rahip Fru (Frew) gibi İngiliz ulusundan bazı maceracılar da vardı. “

Yukarıda yer alan satırlar, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat kaleme aldığı büyük Söylevinin birinci ve dördüncü sayfalarından alınmıştır. (NUTUK)*

Bugün, Cumhuriyetin 88. Yıl kutlamalarını yaptırmayanların ve buna göz yumanların unuttuğu, unutturulduğu tarihi gerçeklerin bir tokat gibi yüzlerinde patlaması için bir kez daha hatırlatmak istiyoruz:

Unutma, unutturma!

600 yıllık cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinin üzerinden yeni bir devlet kuran, Anadolu’nun Hıristiyan gölü olmasına izin vermeyen Mustafa Kemal Atatürk’e, en büyük eseri olan Cumhuriyet’e ve devrimlerine dil uzatanları,

“Cumhuriyet bizim için bir amaç değil, araçtır” diyenleri

“Tek Adam yönetimi faşist bir yönetimdi” diyenleri,

Dünün vatan hainlerini bugün kahraman yapanları, bugünün vatan hainlerini ise “demokrasi” söyleminin ardına saklayanları,

Türk Ordusu’nun yönetim çatısını Hasdal’a hapsedenleri,

Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerini tartışmaya açanları,  

“İki bayrak, iki dil, iki devlet” isteyenleri,

Bölücü terör örgütü yandaşlarını Meclis’e sokanları,

Daha iyi anlayabilmek için;

Büyük Atatürk’ün NUTUK’unu 10 Kasım 2011’de bir kez daha oku, okut!

Unutma ve unutturma!

***

Büyük Atatürk, aramızdan ayrılışının 73. yılında seni özlem, minnet ve rahmetle anıyoruz…

Ruhun şâd olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 08.11.2011

*Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Gençler İçin Fotoğraflarla NUTUK.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


CUMHURİYETİMİZİN 88. YIL
KUTLAMALARI İPTAL EDİLMEMELİDİR!

Millî bayram kutlamaları ile ilgili etkinlikler, çeşitli bahanelerle iptal ediliyor…

Önce Atatürk’ün Ankara’ya gelişi şerefine her yıl düzenlenen “Garnizon Koşusu” nun 91′inci Yıldönümü kutlamaları, trafikte yaşanacak sıkıntılar bahanesiyle, güzergâhın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamadı (yaptırılmadı)…

Ardından artan terör olayları bahanesiyle, Genel Kurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen

30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonlarının (kabul töreni) tamamı iptal edildi…

Şimdi de Cumhuriyet Bayramı kutlamaları Van depremi ve terör şehitlerimiz bahanesiyle iptal edilecekmiş. Tüm törenler kaldırılmış…

Cumhuriyet’e karşı çıkanların, Cumhuriyetin ömrü 100 yıl bile sürmez diyenlerin, din devleti kurmak için çalışanların, Yeni Osmanlıcıların sevinçle ellerini ovuşturduklarını görür gibiyiz…

Elbette acılarımız ve kayıplarımız çok büyük... Tüm Türkiye aylardır gözyaşı döküyoruz. Ancak biz millet olarak acıya alışkınız. Bu günlere kolay mı geldik?

Tarihimizi düşünün! İstiklal Savaşımızda verdiğimiz mücadeleyi düşünün!

İlk kez mi teröre kurban veriyoruz?

İlk kez mi deprem felaketi yaşıyoruz?

Türkiye bulunduğu coğrafi konum nedeniyle, geçmişten günümüze ve hatta gelecekte de iç ve dış tehlikelerle her zaman karşı karşıya kalacak. Tarihimizden ve Osmanlı’dan kalan etnik, dinî, millî pek çok hassasiyetimiz küresel güçler tarafından sürekli olarak kaşınacak… Ayrıca Türkiye bir deprem ülkesi. Uzmanlara göre yüzde 92 nüfus deprem tehlikesiyle karşı karşıya… Hal böyle olunca da her zaman şehitler vermemiz, can kaybetmemiz kaçınılmaz gibi görünüyor.

Yaşadığımız her acının sonucunda Millî bayramlarımızdan vazgeçmek zorunda mı kalacağız?

Garnizon Koşusu iptal!

30 Ağustos resepsiyonları iptal!

Ve Cumhuriyet Bayramı törenlerinin tamamı iptal!

Bu durum kafalarda soru işaretleri uyandırıyor.

Cumhuriyet coşkusu söndürülmek mi isteniyor?

Cumhuriyet ve Atatürk vurgusu yok edilmeye mi çalışılıyor?

Birer bahane ile Millî bayramlar hasıraltı mı ediliyor?

Neler oluyor? Amaçlanan ne?

***

Millî bayramlarımız ulusumuzun çimentolarıdır. Her yıl yaşanan coşku dolu kutlamalar Türk Milleti’nin kardeşlik duygularını, bu ülkeye olan sevdasını ve sadakatini pekiştiren hayatî değerlerimizdir. Her ne yaşarsak yaşayalım Millî bayramlarımızdan vazgeçemeyiz. Hele de Cumhuriyet Bayramı kutlamalarından asla ve asla vazgeçemeyiz!

Bu nedenle de, Cumhuriyetimizin 88. yıl dönümü, yurdumuzun dört bir yanında, tüm coşkusuyla kutlanmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır!

Ne mutlu Türküm diyene!

Cumhuriyetimizin 88. yıldönümü kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 28.10.2011


BİNA ÖLDÜRMEZ, “SORUMSUZLUK” ÖLDÜRÜR!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ekranlardan haykırıyor:

“İktidarımıza mal olsa da kaçak yapıları yıkacağız”

İşte böyle söylüyor başbakan…

Marmara depreminin üzerinden 12 yıl, AKP’ nin iktidar olmasının üzerinden 9 yıl geçti. Dahası, bugünün başbakanı 1994-1998 döneminde İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı görevini de yürüttü. Yani ülkenin ve İstanbul’un kaderinde 15 yıl etkisi olan başbakan, kaçak yapılarla savaşma kararını açıklıyor…

Ne zaman?

Van depreminin üzerinden 5 gün geçince…

Zararın neresinden dönülürse kârdır diyoruz elbette. Ancak, kaçak binalar yükselip oturulur hale gelene kadar göz yumanlara ne gibi bir yaptırım uygulanacak doğrusu merak etmekteyiz. Geçtiğimiz gün İstanbul’da bir belediyenin yıktığı kaçak lüks villanın haline ben bile acıdım. Son derece lüks, havuzlu bir villa oturulur hale gelene kadar kim ve hangi kurum yetkilileri tarafından görmezden gelinmiştir? Orada yıkılan villa da sonuçta millî servet değil midir?

İstanbul’da yıkılması gereken 2 milyon bina olduğu söyleniyor. Bu binalar tespit edildiyse aradan geçen 12 yılda neden yıkılamamıştır?

Van’da yerle bir olan okul binası, yurt ve 3 binin üzerindeki yapıyı kim ya da kimler inşa etmiştir?

Yerle bir olan Van Afet Merkezi, ülkemizdeki sorumsuzluğun boyutunu gözler önüne sermesi bakımından ibret alınacak bir örnektir ve tarihe geçmiştir.

Salih Ölmez adlı müteahhidin yaptığı binaların tamamı yıkılmış. Kendi oturduğu lüks villada ise bir çizik bile oluşmamış. Şimdi bu vicdansız müteahhit bozuntusu, inşaatlarında bolca kum ve çakıl kullanırken, bu binalara kim ya da kimler tarafından oturma belgesi verilmiştir?

Yunus, Serhat, Gözde öğretmen ve yüzlerce canın vebalini kim ve hangi kurumlar ödeyecek?

Organizasyon eksikliği

Organize olamıyoruz!1999 Marmara depreminde de yardımlar talan edilmiş, gönderilen malzemeler sokaklarda kalmış, üst üste yığılmış binlerce ekmek çürümeye terk edilmişti. Tüm Türkiye ekranlardan bu yardım rezaletini seyretmişti. Van depreminde de aynı olaylar gerçekleşiyor. Yardım kamyonları sahipsizlikten yağmalanıyor… Çadır sıkıntısı var. Kızılay yetişemiyor…

Deprem vergileri

1999 depreminden sonra hayatımıza yerleşen ve her “alo” dediğimizde cebimizden ödediğimiz deprem vergileri ise maliye bakanının açıklamasına göre eğitim, sağlık ve duble yollar gibi 74 milyonun ihtiyacını karşılamak için kullanılmış…

Anlaşılan o ki, toplanan deprem vergileri de güncellenmiş!

Yardım kampanyalarına gelince;

Onlarca koldan yardım kampanyaları düzenleniyor ama Van’daki vatandaş hâlâ aç ve üşüyor. Hal böyle olunca da yine beynimizin içinde bir sürü soru işaretleri dolaşıyor.

Deprem ülkesi Türkiye, Libya’ya gönderilen milyon dolarlar başta olmak üzere, dört bir yanına yardım edip, sınırlarında mülteci çadır kentleri kurup binlerce insanı beslerken acaba kendi vatandaşlarını ihmal mi ediyor?

Kızılay’ın bu yardımlar sonucunda boşalan depoları kısa zamanda neden doldurulamıyor?

Düzenlenen yardım kampanyaları amacına ulaşıyor mu?

Yoksa yeni “keriz feneri” olaylarına yelken mi açılıyor?

Toplanan paralar denetleniyor mu?

Kısaca toplanan yardım paraları nerelere gidiyor?

**

Biz bu filmleri yıllardır seyrediyoruz…

Testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur…

Yapacağız, edeceğiz…

Birkaç gün sonra Van depremi de unutulur.

Marmara depreminde günah keçisi olan Veli Göçer gibi Van depreminde de Salih Ölmez’i atarsınız içeri olur biter…

Beklenen İstanbul depremine gelince;

Allah büyük! Onu da deprem olunca düşünürüz…

Son söz: Bina öldürmez, sorumsuzluk öldürür!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 26.10.2011


GÖZYAŞININ BİTTİĞİ YERDEYİZ!

Tarih 19 Ekim 2011. Habur’un 2. Yıl dönümü…

PKK’lı grup gece yarısı Hakkâri’de eş zamanlı olarak 8 saldırı düzenledi.

Sonuç:

26 şehit, 22 yaralı… (Kesin olmayan sonuçlar)

Bizim vatandaş olarak söyleyecek sözümüz kalmadı… Başımız sağ olsun bile diyemiyoruz… 

Artık herkes sussun!

Gözyaşlarımızı içimize akıtalım…

Şimdi eylem zamanıdır…

Türkiye’ye Kuzey Irak’tan yeni bir saldırı gerçekleştirilmiştir.

Pek çok noktadan ağır silahlarla yapılan saldırının, planlı, programlı, profesyonel bir saldırı olduğunu sokaktaki vatandaş olarak bizler dahi anlayabiliyoruz. 

2003 yılından itibaren terör tırmanarak artmıştır…

Her gün şehit cenazeleri kaldıran bir ülkeden hiç kimse daha fazla hoşgörü bekleyemez…

Bazı ilgili kişilerin  “Başka bir ülkenin ordusunun desteği olmadan bu kadar geniş çapta bir operasyon düzenlenmesi mümkün değildir” ve “ bu bir terör saldırısı değildir, bu bir askeri saldırıdır” tarzındaki sözleri dikkat çekicidir.

Türkiye bir NATO ülkesidir. NATO Antlaşması’nın kuvvet kullanmaya ilişkin 5. maddesi, “taraflara bir silahlı saldırı durumunda, BM Antlaşması’nın 51. Maddesine uygun şekilde, bireysel ve diğer devletlerle birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan taraf ya da taraflara yardımcı olmayı” öngörmektedir.

Biz bugüne kadar, hangi NATO üyesi ülkeden başta ABD olmak üzere, terörün bitirilmesi konusunda bir destek gördük?

İçine girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği (AB) ülkeleri başta Yunanistan olmak üzere yıllardır PKK terör örgütüne destek vermediler mi? Bu destek hâlâ da sürmeye devam etmektedir.

Türkiye’nin acil olarak uluslar arası girişimlerde ve yaptırımlarda bulunması kaçınılmazdır.

Türk askeri Kuzey Irak’a girmiş. Umarız geçmişte olduğu gibi 3-4 kilometre girip geri dönmezler...

 Ayrıca 2007 yılında Başbakan Erdoğan’ın "İçeride 5000 terörist bitti mi, dışarıdaki 500 teröristle uğraşalım" sözleri de unutulmamalıdır. Bir başbakan bu sözleri boşuna sarf etmez. Nitekim terör örgütü neredeyse tüm Türkiye’de eylemler düzenlemekte, cinayetler işlemektedir. Tüm bu göstergeler örgüt mensuplarının büyük ölçüde ülke içine sızdığını, kendilerine bir takım kişi ve kuruluşlarca  yardım ve yataklık edildiği gerçeğini gözler önüne sermektedir.

Türkiye içeriden ve dışarıdan devamlı olarak saldırıya uğramaktadır.

Gün intikam alma günü değildir. Gün gereğini yapma günüdür…

Türkiye Cumhuriyeti ordusuyla ve milletiyle bölgesinin en güçlü devletidir. Ona zarar vermeye ya da parçalamaya çalışmak bölgedeki dengelerin alt üst olması demektir. Ve Türkiye buna asla izin vermeyecektir.

Burada halkımıza da büyük görevler düşmektedir. En başta da sakin olmak, taşkınlıklara sebebiyet vermemek gerekmektedir. İç ve dış hainlerin isteği Türkiye’de bir iç savaş çıkması yönündedir. Buna fırsat vermeden, ordumuzla ve milletimizle birlik ve beraberlik içerisinde olmalıyız.

Terör örgütünün en büyük başarısızlığı Türk ve Kürt halkını birbirine düşürememesidir. Ne yaparsa yapsın bunu başaramamıştır ve başaramayacaktır.

Burada tüm siyasi partilere de görev düşmektedir. Gün siyaset yapma, onu bunu suçlama günü değildir. Gün tüm partilerin birleşip, birlikte kalıcı bir çözüm bulmaları günüdür.

Türkiye’deki tüm siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, kamu ve özel sektör kuruluşları, asker, sivil, kadın, erkek, ihtiyar, çocuk herkes sorumluluk almalıdır.

BDP’nin de bir durum değerlemesi yapması doğru olur kanaatindeyiz. Şapkalarını önlerine alıp düşünmeleri ve saflarını yeniden gözden geçirmeleri şart olmuştur. Meclis’te ve sokaklarda savaş çığlıkları atmaktan, halkı kışkırtmaktan vazgeçmeleri her şeyden önce kendi menfaatleri icabıdır…

Bu ülkede hiç kimseye bir karış toprak dâhi verilmeyecektir. Bunu bilip ona göre davranmaları, akan kanın durdurulması yönünde samimiyetle çalışmaları en doğru seçenekleri olacaktır.

Şehitlerimize rahmet, tüm Türkiye’ye baş sağlığı diliyoruz.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 19.10.2011


GÜNCELLENDİK!..

Hükümet Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve maktu vergilere zam yaptı. Sigara ve alkol başta olmak üzere cep telefonundan otomotive pek çok ürüne zam geldi…

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, zamlara gerekçe olarak “güncelleme yaptık” (…) dedi.  

Ne demek güncelleme?

Türk Dil Kurumu’nun (TDK) sitesine baktım şöyle açıklamış: 

“Güncel: Günün konusu olan, şimdiki, bugün. “

Zam kelimesi ise yine şöyle açıklanmış:

“Zam: Bir şeyin fiyatını artırma, bindirim”

Bilgisayar dilinde ise: update…

Bu açıklamaya göre “güncelleme” bugünkü değerine getirmek, değerlemek, yenilemek anlamına geliyor. Zam ise bir şeyin fiyatını artırma, bindirme. Yani bakan diyor ki; Biz fiyat artırmadık, sadece olması gereken değere yani bugüne getirdik, yeniledik. Ne hoş değil mi?

Anlayacağınız AKP iktidarı lügatinden “zam” kelimesini kaldırdı ve yerine “güncelleme” sözcüğünü getirdi. “Güncelleme” kulağa daha hoş geliyor… Neydi o “zam” filan!..

Neyse, güncelleme de rakip tanımayan AKP iktidarı bakalım vatandaşı başka nelerde “güncellemiş!”

Döviz güncellemesi

2011 başında 1.5476 olan Amerikan Doları (USD) bugün 1.8317 olmuş. Güncellenme oranı yüzde 18,35…

2011 başında 2.0606 olan Avrupa Para birimi Euro (EUR) bugün 2.5197 olmuş. Güncellenme oranı yüzde 22,27…

Bu hesaba göre döviz artışı ile TL yani bizim millî paramızın değeri yaklaşık yüzde 20 düşürülmüş affedersiniz güncellenmiş oluyor. Buna ekonomi dilinde devalüasyon denir. Ve iğneden ipliğe her şeye zam, amaaan dil alışkanlığı işte, siz lütfen kusuruma bakmayın, güncelleme gelir…

Elektrik ve doğalgaz güncellemesi

Elektrik yüzde 9,57, doğalgaz yüzde 14,35 zamlanarak güncellendi. Zamanlama ise muhteşem, vatandaş kışa girerken güncellendi…

Toplu taşıma ücretlerinde güncelleme

Toplu taşıma ücretlerine Ağustos ortasında güncelleme yapıldı. Yüzde 10 oranında artırılan toplu taşıma ücretleri daha bir yıl olmadan güncellenmiş oldu…

Asgari Ücret güncellemesi

Hükümet açısından en başarılı güncelleme asgari ücrette yapıldı. 2011 yılı için ortalama yüzde 4,87 artırılan asgari ücretle vatandaş iyice bir güncellendi…

Emeklilerde güncelleme

Yapılmadı… Uzun zamandır beklenen intibak yasası çıkartılmadı, işçi emeklilerinin maaşlarındaki eşitsizlik güncellenmedi… Çalışma bakanına göre emekliler kademeli olarak güncellenecekmiş…

Kıdem Tazminatı güncellemesi

İktidar yeni bir fon güncelleme peşinde. Bunun içinde çalışanın kıdem tazminatını kendisine vermeyip, açılacak fon hesabında biriktirilmesi için çalışmalar yapıyor. Her yıla bir maaş tazminat yerine, 10 maaşı geçemeyecek tazminat hesaplamaları ile işçinin kıdem tazminatı da haşırt diye güncellenecek gibi görünüyor…

Mesai saatleri güncellemesi

Hükümet enerji tasarrufu bahanesiyle memurun mesai saatini sabah namazında başlatmak ve Cumartesi gününü de çalışma günü olmak üzere güncellemeye hazırlanıyor. Bu gidişle Türkiye’de emekçiler köleliğe doğru güncellenecek gibi görünüyor…

***

Hükümet lüks tüketim olarak nitelendirdiği otomotiv, cep telefonu, alkol, sigara ve taşıtların maktu vergilerine ve ÖTV’ sine zam yaptı. Amacı ise cari açığı düşürmek. Ancak pırlanta, yakut, elmas, zümrüt ve inci de hâlâ sıfır vergi uygulanıyor ve Katma Değer Vergisi (KDV)’ de alınmıyor… Yabancı yatırımcıya sıfır stopaj ise hâlâ tartışılan bir konu…

Garibanın sigarasından alınacak vergilerle cari açık düşmez. Basit bir ifade ile cari açık, ithalatın kısılması, üretim artışı ve bu artışın dışarıya satılması ile düşer…İlle de vergi artışı yapmak isterseniz işte yukarıda saydığımız ve burada sayamadığımız daha pek çok lüks mallardan vergi alın…

Vatandaşı güncellemek, bir gün sizin de güncelleneceğiniz anlamına gelebilir…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 14.10.2011


Büyük Taarruz ’un 89. Yılında Genel Durum ve Görünümümüz… (5)

“En önemli ve verimli vazifelerimiz millî eğitim işleridir.”

Dedin… Ve biz içte ve dışta senin yüzünü kara çıkartmadık (!)

Neler mi yaptık? Anlatayım:

Sen gittikten 11 yıl sonra, 27 Aralık 1949’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile "Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma" adıyla ikili bir anlaşma imzaladık ve eğitimimizi ABD’ nin çıkarcı ve müşfik(!)  kollarına bıraktık… Hem de kendi paramızla… ABD’ den aldığımız krediler için ödeyeceğimiz faizlerden fon oluşturarak. Yani kendi paramızla kendimizi bağlayarak…

Bu anlaşmanın en önemli maddesi ( 5. Madde) neydi biliyor musun?

Kurulacak komisyonun başının ABD vatandaşı olması…

Yani komisyon sekiz kişiden kurulacak. Bunlardan dördü T.C dördü ABD vatandaşı olacak. Oyların eşit olduğu durumlarda ABD’ li başkan ki kendisi ABD büyükelçisi olur, kesin vuruşu yaparak istediği doğrultuda oy kullanacak…

Sence bu komisyondan Türkiye lehine karar çıkar mıydı?

İçeride yaptıklarımıza gelince:

Sen gittikten sonra iş başına getirdiğimiz hükümetlerin değişmeyen ilk icraatları,  Millî Eğitim işlerine müdahale etmek oldu... Sağcısı, solcusu, muhafazakârı hiç fark etmedi. Çünkü bu hükümetler için önemli olan “oy” du ve bu konuda hiç tereddüt etmeden halkın dini hassasiyetlerini siyasete alet ettiler. Bu vesileyle “Eğitim de Birlik” devrimini ortadan kaldırdık… Bunun için;

Okullara ihtiyari din dersleri koyduk. İmam, hatip, vaiz ve yüksek din adamları yetiştirmek üzere kanun teklifleri verdik. Kur’an kursları açtık. Elbette Millî Eğitim’in denetiminde olacak bu okulların, halka kendi dinini öğrenmesi açısından oldukça faydalı olacağını biliyorduk ama yıllar sonra bu okulların siyasi partilerin oy deposu ve arka bahçesi olacağını bilemedik…

Kur’an kurslarından yaş sınırlandırmasını kaldırdık… Millî Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve gözetimini de… Fahri imam hatip ve Kur’an kursu öğreticilerine sözleşmeli personel olma imkânı getirdik…

 2010-2011 döneminde İmam Hatip Liseleri’nde okuyan öğrenci sayısı 235 bin 639 oldu. Önceki dönemlerde mezun olanları da düşün ve hesabı sen yap bir zahmet…

Hal böyle olunca ihtiyaç fazlası imam ve hatipleri koyacak cami bulamadık. Ve devlet- vatandaş el ele vererek cami inşa etme yarışına girdik. Her ara sokağa ve her köşe başına Mimar Sinan’a rahmet okutacak camiler oturttuk.  Bu arada yeni bir iş alanı yarattık. Vatandaşlarımız da 10-15 kişi bir araya gelerek ilahi koroları oluşturdular… Neredeyse her camimiz bir ilahiyat korosuna sahip…Böylece işsizliğe minik bir çözüm bulduk…

Neyse… Bütün bunlar güzel de bir şey daha yaptık ki sorma gitsin!

 Sen gittikten sadece 12 yıl sonra tekke ve zaviyeleri yeniden açarak bugünlere gelmemize sağlam zeminler hazırladık… Cemaatleştik… Cübbelisi, cübbesizi, hoca efendisi, nakşisi, nurcusu, şeyhi, şıhı, bilmem ne tarikat lideri, bilumum ulema (!) takımı aklına ne gelirse hepsi eğitime ve medyaya el attı, hamd olsun! Televizyon kanalları, basın yayın organları, okulları ve dershaneleri var… Buralarda “ışık” saçıyorlar…

Eğitimi kazanç kapısı haline getirdik…

 Devletin okullarından daha fazla özel okul ve dershane inşa etme yolunda hızla ilerliyoruz… Okullarımızdaki eğitim yetersiz olmalı ki çocuklarımız dershaneye gitmeden üniversiteye giremiyor…

Eğitim de fırsat eşitliğini ortadan kaldırdık. “Parasız eğitim” isteyen çocuklarımızı içeri tıktık, okuldan attık…

Hâlâ kız çocuklarımızı okula göndermemekte ısrar ediyoruz. Onları tarlalarda, bahçelerde çalıştırıyoruz ya da 12-15 yaşında evlendiriyoruz. Yedi yaşındaki kızlarımızı okula türban takarak gönderiyoruz… Tecavüze uğrayan kızlarımızı tecavüzcüsüyle evlendiriyoruz…

“Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir."  Diyerek baş tacı yaptığın öğretmenler, ekonomik durumlarını kurtarmaktan ulusu kurtarmaya fırsat bulamıyor. Sözleşmeli, sözleşmesiz neredeyse tamamı fakr-u zaruret içerisinde…350 bin öğretmen açığımız var, 200 bin öğretmenimiz atama bekliyor. Paramız olmadığı için öğretmenlerimizi atayamıyoruz…

Aldığımız kararlarla eğitim de “dev adımlarla” ilerliyoruz. Millî Eğitim Bakanlığımız İlköğretim öğrencilerinin okula devamsızlıklarını takip edecek bir yöntem geliştirdi. Bu konuda öğrencinin ailesine yapılacak ziyaretçiler arasına imamlar da katılacak. Yani devamsız öğrenciye imamlar telkin de bulunacak…

Hani yabancı dizilerde işlenen “ailenizin rahibi” olayı var ya, onun farklı bir uyarlaması olacak sanırım…

Eğitim devrimlerimiz ailenizin imamı ile bitmiyor elbette…

İlköğretime başlayan çocuklarımızı da siyasete alet ettik. Bu yıl öğrencilerimize dağıtılan kitapların içine, Sayın Başbakanımızın ve Sayın Millî Eğitim Bakanımızın fotoğraflarına ve mesajlarına yer veren kâğıtlar koyduk… Buna karşılık olarak da Millî Eğitim tarafından öğretmenlere dağıtılan bazı kılavuz kitaplardan,

Senin fotoğrafını, Gençliğe Hitabe’ni ve İstiklâl Marşımızı çıkarttık…

Millî Eğitim’de ki son büyük devrimimizi söylemeye dilim varmıyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının başöğretmeni olman sıfatıyla bilmen gerekiyor.

Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum.” diyen şahsı, eğitimimizi millî olmaktan çıkartması için Millî Eğitim Bakanı yaptık ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevleri arasında yer alan;

Atatürk ilke ve devrimlerine, Atatürk milliyetçiliğine, laik ve sosyal hukuk devletine bağlı vatandaş yetiştirme görevi’ ni

Kaldırdık… Hem de meclis kararı olmadan…  

Böylece, “Kemalizm’den vazgeçin ki sizi içimize alabilelim” diyen dostumuz (!) Avrupa Birliği (AB) ve “Amerika’ya bağlı, dine dayalı bölgesel federasyonlar kurma” peşinde koşan ve daha 1949’da  “Türk Millî Eğitimi’ni biçimlendirecek”  ikili anlaşmaya birlikte imza attığımız müttefikimiz (!) ABD, amaçlarına bir adım daha yaklaşmış oldular…

***

Büyük Atatürk,

Sana anlatacağım o kadar çok olay var ki… Hangi birini anlatayım? Ben yazmaktan, insanlar okumaktan sen ise dinlemekten yoruldun, biliyorum. Bu nedenle de yazıma burada son veriyorum. Belki daha sonra tekrar yazarım…

Yine de bilmen gereken bir şey daha var:

Kemalin askerleri nöbet tutmaya devam ediyor…

Tülay Hergünlü

İstanbul,

04.10.2011

Kaynak: Senatör Haydar Tunçkanat, “İkili Antlaşmaların İç Yüzü” ve “Amerikan Emperyalizmi ve CIA”

               Cengiz Özakıncı,“Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni- Osmanlı Tuzağı

               Metin Aydoğan, Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler.


BÜYÜK TAARRUZ ’UN 89. YILINDA GENEL DURUM VE GÖRÜNÜMÜMÜZ… (4)

 “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” derdin;

Biz ise yıllardır iç barışı sağlayamadık! Kardeş kardeşi vurdu! Tam düzeldik derken PKK terörü ortaya çıktı… Yetmezmiş gibi komşularımızla da aramızı bozduk. Dün “kardeşimiz, dostumuz” dediğimiz Suriye ve Libya bugün “tu kaka” oldu… İsrail ile neredeyse boğaz boğaza geleceğiz… İşi gücü bıraktık, Gazze ve Filistin için mücadele ediyoruz. Başbakan diyor ki, Filistin Devleti tanınmalı… Yıllardır Kıbrıs için uğraşırız tek bir Allah’ın ülkesi tanımadı, ama dert değil, önemli olan Filistin tanınsın. Zaten K.Kıbrıs halkı da artık bizi tanımıyor…”Ayşe tatilden dönsün !” diyorlar…

Şimdiler de Arap Baharı (!) yaşıyoruz, Muasır Medeniyetin öncüsü Avrupa Birliği (AB)  nin pabucu dama atıldı. Neden mi? Çünkü Amerika Birleşik Devletleri (ABD), “sen BOP’ un eş başkanısın, İslâm âleminin öncüsü ol, oraları Osmanlı toprağı sayılır, sen oralarda top koştur, Yeni Osmanlıcılık oyna, ne işin var AB’ de” dedi…Biz de yüzümüzü Arap’a döndük…   

“BOP’ da ne? Diye soruyorsun, anlatayım;

BOP’ un açılımı, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi, Mimarı ise ABD’dir… Türkçesi ise içinde bizim de olduğumuz bu coğrafyayı “Böl ve Yönet” politikasıdır… ABD, Ortadoğu’yu yeninden tanzim ediyor. Demokrasi getireceğim bahanesiyle önce Ortadoğu’yu karıştırıyor, sonra işgal edip, kadın, çocuk demeden vuruyor, yakıyor, yıkıyor… Bunun için biz de yardım ediyoruz. ABD, topraklarımızda ki üslerini kullanıyor…

Senin zamanında dünyanın jandarması İngiltere idi, şimdi ABD oldu…

Büyük Atatürk; Yaklaşık 40 bin vatan evladını teröre kurban verdik... BOP dâhilinde Türkiye’yi etnik köken olarak parçalama peşindeler… Cumhuriyetimizi kurma mücadelesi verdiğin yıllarda, Anadolu’da peş peşe isyan çıkartanlar bugün “kahraman”(!) olarak anılmakta… Onların torunları meclise girdi… Türkiye’den toprak talepleri var. Şimdilik” özerklik” diyorlar; Yersen! tabii… Elebaşlarını içeri tıktık ama adam sanki dışarıda gibi örgütünü yönetiyor… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne  “Yol haritası” bile gönderebiliyor...

İktidarımız, içinde ne olduğunu bilemediğimiz, kimine göre “Kürt”, kimine göre de “demokratik” denilen bir  “açılım” başlattı. Ülke topraklarında her gün kan akıtan caniler, sınırdan davul zurna ile Türkiye’ye girdiler… Devletin hâkimleri, savcıları ayaklarına gitti… Bundan cesaret bulan örgütün parti mensupları; “Anayasa’nın değiştirilemez ilk üç maddesini kaldırın” demeye başladılar. “Türk Bayrağı’nın yanında bizim de bayrağımız olsa fena mı olur?” dediler, “Kendi dilimizde eğitim istiyoruz,  Türkiye’de iki resmi dil konuşulsun”, “Kendi polisimiz, askerimiz, kendi gelirimiz olsun” dediler,  parti tüzüklerine “ özerklik” maddesi koydular… Güneydoğu’da Türk bayrakları yakılıyor, ayaklar altında çiğneniyor…

Cumhuriyetin savcıları neredeler? Diye soruyoruz ama…

Acaba Cumhuriyet Savcılığı’ndan “ Cumhuriyet” unvanını kaldırsak mı? Ne dersin?

Ne acı ki koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mensupları, başbakanın özel görevlileri, örgüt başıyla pazarlık masasına oturabiliyor…

30 yıldır başımıza bela olan terör örgütü bizi K. Irak’tan vuruyor. ABD askeri onları koruyor. Bizim askerimizin başına ise çuval geçiriyor… Terör kampları sınırımızın hemen ardında; Terörist giriyor, vuruyor ve dönüyor… Biz ise sadece hava harekâtı yapabiliyoruz, kara harekâtı için ABD’ den icazet almamız gerekiyor…

Kuzey Irak’a girmek için neden ABD’den icazet alacaksınız, K. Irak nerede ABD nerede?” diye sorduğunu duyar gibiyim. Haklısın… Ancak Okyanus ötesindeki ABD bizim sınır komşumuz oldu... Türkiye’ye rağmen burada bir sözde “Kürdistan Devleti” oluşturdu. Hedefinde Türkiye, İran ve Suriye’deki sözde Kürt bölgeleriyle birleşip “sözde “Büyük Kürdistanı” inşa etmek var… Bu nedenle “Giremezsin!” diyor, biz de giremiyoruz…

Esasında kara harekâtını da nasıl yapacağız bilemiyoruz. Zira ordunun neredeyse tüm üst düzey komuta kademesini içeri tıktık… Artık kalanlarla idare edeceğiz de, harekâta giriştiğimiz zaman orada birilerini bulabilecek miyiz? İşte bu konuda emin değiliz…

Neyse… İçeride vatan evlatları ölüyormuş ne gam! Bizim için varsa yoksa Gazze ve Filistin. K. Irak’a giremiyoruz ama Başbakanımız Gazze’ye girmeye niyetleniyor… Bir kez girmek istedik İsrail ordusu müdahale etti, Mavi Marmara kana bulandı, 9 ölü verdik… Olsun! Gazze’ye feda olsun! Yaşasın Filistin! Kahrolsun İsrail! “One minute” yani…

Musul ve Kerkük’te onlarca soydaşımız katlediliyor, Çin, Uygur Türkleri’ ne soykırım uyguluyor, başbakanımız da tık yok. Varsa yoksa Filistin ve Arap kardeşliği… Sanki geçmişte İngiliz ile birlik olup Osmanlıyı arkadan vuran bu Araplar değilmiş gibi…

Filistin, İsrail ve Arap Baharı konusunda nasıl bir oyunun içine çekildiğimizi de bilemiyoruz…

Başbakanımız yine ABD’ ye gitti… (Bu kaçıncı gidişi artık saymaktan vaz geçtik…) Gündeminde terör yok, Filistin’in Birleşmiş Milletlerce tanınması talebi var, İsrail var… Gerekirse İsrail ile savaşır mışız!

“Sen önce Irak’a gir de şu terör kamplarını yok et, içerideki örgüt mensuplarını yakala, terör örgütünün ABD ve AB’ deki desteğini engelle, para musluklarını kes… Yapabiliyorsan bunları yap! Sana ne Filistin’den, Arap Baharından, İsrail’den! Sen önce kendi ülkenin iç işlerine bak!” Diyoruz ama dinletemiyoruz…

Başbakanımızın son ABD gezisinde ne oldu biliyor musun? ABD Başkanı Obama bizimkinin sırtını sıvazladı ve “Filistin devlet olarak tanınamaz” dedi… Nasıl bir politik başarı ama?

İki günde sekiz evladımızı teröre kurban verdik. En küçüğü 18 en büyüğü 31 yaşında…

Başbakan ABD’ de Filistin’e arka çıkıp İsrail’e babalanıyor, Cumhurbaşkanı ise Almanya’da efeleniyor, gündem değiştirmeye çalışıyor… İkisinin de terör belası umurunda değil…

Bu nasıl bir dış politika anlayışıdır? Ne gururumuz kaldı, ne de onurumuz!

İçeride ise tepkisiz bir halk olduk! Neredeyse Aziz Nesin’e rahmet okutacağız…

Anaların gözyaşları dinmiyor ama başka analar Fenerbahçe’nin maçına gidiyor… Binlerce şehit anası, evlatları için gözyaşı dökerken, 50 bin civarındaki ana, Fenerbahçe maçıyla coşuyor… Aşka geliyor… Keşke binlerce ana tribünlerde şehit anaları için bir dakikalık saygı duruşunda bulunsaydı, keşke binlerce ana, evlatları için gözyaşı döken şehit analarına destek için yürüseydi, onları ziyaret etseydi, çiçekler sunsaydı… Kendisi de bir ana olan Berna Laçin onlara öncülük etseydi… Ne kadar anlamlı olurdu değil mi?

Hani o Kurtuluş Savaşı’nda çocuğunun üstündeki örtüyü alıp, merminin üstüne örten analarımızın ruhu bir gün ayağa kalkar mı sence, ne dersin?

***

Büyük Atatürk, sen ki dünyanın önünde saygıyla eğildiği bir devlet adamı ve askerdin. Uyguladığın onurlu ve haysiyetli dış politika ile yabancı devlet adamlarını ayağına getirttin… 20. Yüzyılın en büyük mucizesi senin eserin olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ dir. Sen Cumhuriyetimizin tapusunu kanla, canla, söke söke elde ettin ve üzerine de Lozan’da dünya devlerine imza attırdın… Ama biz senin hemen ardından boyun eğme siyasetlerini hayata geçirerek bugünlere geldik… Dış politikada sözümüz geçmiyor… Onurlu ve haysiyetli bir dış politika uygulayacak devlet adamlarına (pek azı hariç) sahip olamadık… NATO’ da etkimiz yok… Akdeniz’e bile sahip çıkamıyoruz. Bit kadar Rum yönetimi, İsrail ile birlik oldu, ABD’nin şirketine ait sondaj gemisi ile petrol arıyor.

Biz mi?

“Gerekeni yapacağız”(!)

Belki de en büyük hatayı NATO’ya girmekle yaptık. NATO demek ABD demek ve biz yıllardır elimizi verdiğimiz ABD’ den kolumuzu kurtaramıyoruz. …“Marshall yardımı” ile başlayan flörtümüz evlilikle noktalandı. Tamam, belki o yıllarda şartlar bunu gerektiriyordu ama aradan neredeyse 60 yıl geçti. Dünya değişti, Türkiye değişti…Artık boşanmamız gerek ama bir türlü boşanamıyoruz.… Nitekim şimdi de Malatya’ya füze kalkanı kuruluyor. ABD ile hükümet ikili bir anlaşma imzalamış… Kimileri ABD İran’ı vuracak diyor, kimileri ise İsrail’e koruma kalkanı inşa edilecek diye fetva veriyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Senin kurucusu olduğun parti, bu anlaşmanın geçersiz olduğunu, Meclis ’den onay alınması gerektiğini söylüyor ancak iktidarın umurunda değil. Bir devlet büyüğümüz , “ Gerek yok, ikili anlaşmalar yeterlidir, geçmişte de bu tarz işler ikili anlaşmalarla halledilmiş” dedi…

Ve biz biliyoruz ki Büyük Atatürk;

Bizi bu ikili anlaşmalar mahvetti!

Devam edecek…

Tülay Hergünlü

Çanakkale, Geyikli.

22 Eylül 2011


BÜYÜK TAARRUZ’UN 89. YILINDA
GENEL DURUM VE GÖRÜNÜMÜMÜZ… (3)

“…askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir"

Demiştin. Biz ne yazık ki ekonomik bağımsızlığımızı koruyamadık. Sen İstiklâl Savaşı’nın en zor günlerinde bile para basmadın, biz paramızı bol sıfırlı hale getirdik. Bugün paramızdaki bol sıfırları attık ama enflasyonu yeni bastırdığımız yüksek tutarlı banknotlara gizledik...

Senden sonra bir daha denk bütçe görmedik… Yüksek enflasyonla ise senin gidişinden hemen sonra tanıştık…

Sen paramızın istikrarına inandın, biz Amerikan Doları’na…

Sen Millî İktisada inandın, biz küresel sermayeye…

Sen yerli sanayinin önünü açmaya çalıştın, biz yerli sanayicimizin önünü kapatacak, hatta onu yok edecek ithalat anlaşmalarına imza attık…

Biliyorsun, Osmanlı İmparatorluğu 18 Ağustos 1838 yılında İngiltere ile o meşhur Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşmasını imzalamıştı. Anlaşma sonucunda Osmanlı ülkesi İngiliz mallarına tamamen kapılarını açmış, yerli endüstrisinin çökmesine neden olmuştu. Zamanla Fransa, Rusya ve Belçika gibi ülkelerle de yapılan bu anlaşmalar sonucunda Avrupa malları Osmanlı pazarlarını doldurmuş, Osmanlı Devleti’nin açık Pazar haline gelmesine, sanayi atılımlarının durmasına neden olmuştu. İhracatın çok üstünden ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkmıştı, Sonuçta dış borca muhtaç hale gelen Osmanlı 1854 Kırım Savaşı ile dış borç almaya başlamış, 1875 yılında da borçlarını ödeyemediği için moratoryum (borç erteleme) ilan etmişti. Yanlış ekonomik uygulamalar sonucunda iyice fakirleşen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları'nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştı…

Sen,  serbest ticaret sisteminin ancak müstemlekelerde tatbik edilmiş bir sistem olduğunu ve Türkiye’nin hiçbir zaman müstemleke olmayacağını söylemiştin.

Büyük Atatürk, müstemleke olmadık ama yıllar sonra tıpkı Balta Limanı anlaşması gibi bir anlaşmayı Avrupa Birliği ile imzaladık. Adı; Gümrük Birliği Anlaşması…

Balta Limanı Anlaşması ile Osmanlı Ekonomisi ’ne indirilen ölümcül darbenin benzerini Gümrük Birliği Anlaşması ile Cumhuriyet Türkiye’sinin ekonomisine indirdik… Nasıl mı?

Anlatayım:

Önce şu Avrupa Birliği (AB)’ nin oluşumundan çok kısa bahsetmek istiyorum:

1951 Paris Sözleşmesiyle Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg bir araya gelerek Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ‘nu kurdular. Topluluk başka alanlarda da faaliyet göstermek amacıyla 1957 yılında atom enerjisinin barışçı amaçlarla kullanımını öngören EUROTOM ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)’ na dönüştü. Aynı topluluk 1 Temmuz 1987’de Avrupa Topluluğu (AT) ve 7 Şubat 1992’de de bugünkü Avrupa Birliği (AB)’ ne dönüştü…

31 Temmuz 1959’da topluluğa katılmak için müracaat ettik. 12 Eylül 1963’te, Türkiye-AET arasında “bir ortaklık” kuran Ankara Anlaşmasını imzaladık. Böylece Türkiye-AET arasında, “Gümrük birliğinin esasları, malların, kişilerin, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımı, tarım, ulaşım, rekabet, mevzuat ile ekonomik ve ticari politikaların uyumlulaştırılması, ortaklık organları, Türkiye’nin tam üyelik imkânları, ortaklık ilişkisinde çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümü” gibi konular hükme bağlandı…

Ankara Anlaşmasına rağmen bizi AB topluluğuna tam üye yapmadılar… Bazıları 40 yıl diyor ama 1959’dan hesaplarsan tam 52 yıldır bekliyoruz… Bekleme rekoru bizde…

Ne yapsak da içeri girsek diye yıllarca düşündükten sonra 1995 yılındaki iktidarımız dâhiyane bir fikir buldu. AB’ ye giremedik ama biz de Gümrük Birliği (GB) ’ne gireriz dedi ve Balta Limanı Anlaşması’nın günümüzdeki versiyonu olan Gümrük Birliği (GB) anlaşmasını 6 Mart 1995’ de imzaladık. 1 Ocak 1996’da da yürürlüğe girdi. (Asıl adı Gümrük Birliğini Tamamlama Anlaşması)

Unutmadan, Gümrük Birliği Anlaşması’nı taraflar topluluğa üye olduktan sonra imzalıyorlar. AB’ ne üye olmadan GB Anlaşması’nı imzalayan tek ülke olma rekoru da bizde…

Uzatmayayım, o güne kadar AB dışındaki ülkelerle ticaretimizde bağımsızdık. Yapılan anlaşma ile üçüncü ülkelerle ilişkimiz, kısacası dış ticaret rejimimiz tümüyle AB’nin kontrolüne girdi. Gümrük Birliği Anlaşması’nın sonucunda;

·        Gümrük Birliği’ne dâhil olduğumuz 1996 yılından sonra ihracatımız artmadı ama başta AB ülkelerinden olmak üzere ithalatımız patladı. 1996-1998 arasında tam bir tüketim çılgınlığı yaşadık.

·        Gümrük Birliği’nden sonra Türk pazarı, AB’nin dünyadaki 6. büyük pazarı (bazı otoritelere göre 2. büyük pazarı)  haline geldi. AB’ nin birikmiş stokları Türk pazarında eritildi.

·        AB’nin GB Anlaşması’ndan önce Türkiye’den sıfır gümrük vergisi ile yaptığı sanayi ürünlerinde bir değişiklik olmadı. Yani anlaşma ile herhangi bir vergi avantajı sağlanmadı.

·        Cep telefonu, otomotiv ve otomotiv yan sanayii ile çeşitli elektrikli, elektronik ve elektriksiz makine cihazlarının ithalatı öne çıktı. Türkiye elektronik ürün mezarlığına dönüştü… Otomobil ithalatı yüzde 46’lardan yüzde 73’lere fırladı.

·        Üretici firmalarımız bir iki ürün dışında üretim yapmama, diğer ürünleri de ithal etme bunun dışındakiler ise AB firmaları ile ortaklık kurma ya da temsilciliğini alma yoluna gittiler. Bunun doğal sonucu olarak ne teknoloji transferimiz gerçekleşti, ne de üretim standartlarımız yükseldi.

·        KOBİ’lerimiz büyük darbe yedi. Küçük esnaf desen sizlere ömür.

·        Tüketim mallarını iğneden ipliğe Çin’den alıyoruz ancak sermaye malları, yarı mamul mallar ve hammaddeleri ki bu oran yüzde 90 civarındadır ve üretimimizde girdi olarak kullanılmaktadır, AB’ den ithal etmek zorunda kaldık.

·        Yabancı sermaye ülkemizde fabrika kurmak yerine mal getirmeyi tercih etti, bizde onları her köşe başında kurulan dev Alış Veriş Mağazaları (AVM)’ ler de satın aldık.

Sonuç;

Senin döneminde uygulattığın Karma ekonominin günümüzde esamisi kalmadı. Şimdilerde Tıpkı 1838’in Serbest Ticaret ekonomisi benzeri, liberal ekonomi ya da serbest piyasa ekonomisi denilen bir sistem uyguluyoruz. Piyasalar küresel sermayenin elinde… İthalat cenneti olduk… Cari açığımız patlamaya hazır bomba gibi. Ne kadar olduğunu söyleyeyim; Şimdilik 45 milyar dolar, yılsonunda 70 milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor… Ürettiğimizden fazlasını satın alıyoruz. Devlet borçlu, vatandaş olarak biz de borçluyuz. Cebimize kredi kartı denilen bir araç koydular, para yerine geçiyor… Senin mantığının almayacağı bir bireysel borçlanma ve ödeme aracı... Küresel sermayenin ülkemizin dört bir yanında açtığı dev alışveriş merkezlerinde, çocuklarımızın geleceğini harcamakla meşgulüz…

Devlet garibanlara düşük maliyetli ev yapsın diye Toplu Konu İdaresi (TOKİ) adı altında bir kurum oluşturdu, inşaat alanında dev mucizeler yaratıyor…Ayranımız yok içmeye ama havuzlu villalarla gidiyoruz şey etmeye… Son 10 yılda öyle bir inşaat firması çoğaldı ki, sorma gitsin! İktidarımız müteahhitleri kanadının altına aldı, her gittiği yurt dışı gezilerine onları da götürüyor. Çoluk çocuk, dünür, baldız, bacanak, damat vesaire Ağaoğlu’nda bayram ediyoruz... Büyümekten patlama noktasına geldik… Zengin sayımızı birkaç misli arttırdık... Yoksul sayımızı sorma istersen... Zaten herkes soruyor: Böyle patlayacak kadara büyürken nasıl oluyor da yoksul sayımız artıyor ve neden her 100 gençten 20’si işsiz diye…Üstelik dünya ekonomisi daralırken…Valla bunun cevabını en uzman ekonomistler bile veremezken ben gariban bir vatandaş olarak sana ne söyleyebilirim?! 

Başta Sümerbank olmak üzere temellerini attığın, ekonomimize hediye ettiğin Cumhuriyetin tüm kurum ve kuruluşları “özelleştirme” adı altında “babalar gibi” satıldı… Bugünlerde ise şeker fabrikalarımızı satacağız. Yabancıya toprak satışı serbest bırakıldı… Yabancıya 81 milyon 664 bin 98 metre kare toprak satıldı… Bankalarımızın hisseleri yabancıların eline geçti… Hani o 9 Eylül’de denize döktüğümüz Yunanlı bile ülkemizden banka satın aldı…   

Senin o bozkırın ortasında, yoktan var ettiğin başkentimiz Ankara’nın içini boşaltılıyoruz. Merkez Bankası ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü İstanbul’a taşıyoruz… İstanbul’u finans merkezi yapacağız. Dünyanın tanımadığı bir İstanbul Borsası’na sahibiz. Dünya tanımıyor ama Japon ev hanımlarının bile bizim borsamızda oynadığı ve para kazandığını fısıltı gazetelerinden öğreniyoruz… Ne büyük gurur değil mi? Ekonomi uzmanlarımız; “yabancı borsacı bir koyup üç alıyor, kaynağı belirsiz sıcak para borsada dönüp duruyor, düşük kur yüksek faiz sarmalı boğazımızı sıkıyor” dese de sen bakma onlara… Durmak yok, yola devam!

Esasında devlet ziyaret protokolünden seni de çıkarttık! Artık yabancı ziyaretçileri İstanbul’da karşılıyor ve burada ağırlıyoruz. Gezdirmek için de Kayseri’ye götürüyoruz… İstanbul yeniden payitaht olma yolunda hızla ilerliyor, Hamdolsun!

Ama üzülme ne olur! Seni her gün binlerce vatandaş ziyaret ediyor. Yani vatansever evlatların, devrimlerinin bekçiliğini yapmaya devam ediyor…

Türkiye israf şampiyonu oldu. Bugün 528 bin adet makam aracına sahip bir devlet kadrosuna sahibiz. Vekillerimiz şimdi de özel şoför peşinde koşuyor…Ülkeyi küresel sermayenin pazarı haline getirdik. Yollarımızda 15 milyon otomobil geziyor. Tamamı yabancı üretim… Biz mi? Yukarı da anlattım… Biz üretemedik... Ürettirmediler… Esasında bir Devrim otomobili ürettik ama onun da deposuna benzin koymayı unuttuğumuz için bizi yöneten zihniyetler “Devrim”i depoya tıktı… Cumhuriyeti Cumhuriyet yapan devrimlerini de rafa kaldırmak için elimizden geleni yapıyoruz…

İşgale uğradık… Aman yanlış anlama! Topraklarımız değil, raflarımız işgale uğradı… Ucuz Çin malları tarafından… Hele de cebimizdeki telefonları bir görsen! Ahh elbette sen nereden bileceksin, senin zamanında cep telefonları yoktu… Şimdilerde telefonlarımızı cebimizde taşıyoruz… Nerede olduğumuzu, kimlerle konuştuğumuzu herkes biliyor… Devlet herkesi dinliyor… Gizlilik diye bir şey kalmadı. İletişim sektörümüz yabancının elinde. Uydumuz bile var… “ABD yatak odalarımızı bile izliyor” diyorlar ama ben yine de bu kadarına ihtimal vermiyorum(!)

Bir şeyi daha bilmen gerek. Türkiye artık kendi kendini besleyen 7 ülkeden birisi değil. Dışarıdan buğday ithal ediyoruz. Tohumumuzu bile İsrail ve ABD’ den alıyoruz. Hayvancılığımız can çekişiyor. Bizim “anguslar” dışarıdan canlı hayvan ithalatını serbest bıraktı. Ülke kaçak et cennetine döndü…

Gümrük Birliği’nin durumu ne olacak diye soruyorsan eğer; Türkiye İhracatçılar Birliği Başkanımız,  AB’yle 14 yıldır devam eden Gümrük Birliği’nin üçüncü ülkelere ihracatta ülkemize 4.5 milyar dolarlık zarar verdiğini söyledi. Bakanımız ise  “Anlaşma tekrar müzakere edilecek” dedi. (20 Şubat 2010 Star Ekonomi)

Aradan 19 ay geçti hâlâ gereği yapılsın diye bekliyoruz…

Bizi bu anlaşmalar mahvetti…

Devam edecek…

Tülay Hergünlü

Çanakkale, Geyikli

09 Eylül 2011


BÜYÜK TAARRUZ’UN 89. YILINDA
GENEL DURUM VE GÖRÜNÜMÜMÜZ… (2)

1959 yılında ABD ile öyle bir anlaşma imzaladık ki eminim mezarında ters dönmüşsündür… Millîleştirme işlemlerinde muhatap olarak ABD hükümetini kabul ettiğimiz bu anlaşma için o yılların DP Erzurum milletvekili Sabri Dilek bile mecliste tepki göstererek; “ Bu anlaşmanın kabulüyle kapitülasyonlar geri getirilmektedir. Bu anlaşma ile Amerikalılara açıkça imtiyaz verilmektedir. “ demek zorunda kaldı…1950-1960 döneminde ABD ile imzalanan anlaşmaların sayısının 200 civarında olduğu tahmin ediliyor…

1960 yılında ihtilal oldu. “Türkiye’nin sorunlarının devletçilikten geldiğini düşünüyoruz. Orada özel kesime daha çok rol verilmesini görmenin sabırsızlığı içindeyiz” diyen ABD’ li Macomber’ı fazla bekletmedik. Kaynağı dış krediler olan çok yönlü teşviklerle işbirlikçi niteliğinde bir sermaye yarattık.  Bu dönemden sonra dini siyasette daha fazla kullanmaya başladık. Siyasi kadrolaşmaları arttırdık...

1968 yılında ABD ile bir kredi anlaşması daha yaptık ki evlere şenlik… Ülkemizin değişik bölgelerindeki tüm bakır madenleri ve eritme tesislerini, Etibank’ın Ergani hariç tüm bakır kuruluşlarını, ABD’ nin denetimi altındaki Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş. ne devrettik… Yani mezarından kalksan yeridir…

1971 muhtırasından sonra çok sayıda Atatürkçü subayı ordudan çıkardık. Üniversite ve TRT üzerindeki siyasî baskıları arttırdık. Senin göz bebeğin Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kapattık… Terörü tırmandırdık... Küresel oyunlara kandık, sağ- sol olarak bölündük... Kardeş kardeşi vurdu...

Ve 1980’de yine ihtilal oldu… Ordu yönetime el koydu… Biz artık gençlerimiz ölmeyecek diye sevinirken, ihtilal sonrası uygulamalar Türk Solu’nun, işçinin, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin üzerinden silindir gibi geçti. Ulus-devlet karşıtçılığı açıktan açığa dillendirilmeye başlandı. Yeni Dünya Düzeni politikaları biz de çok iyi işlemeye başladı… “Gelmiş geçmiş en Amerikancı başbakanımız” oldu… İşini bilen memurlarımızın sayısı arttı… İthalât patlaması yaşadık, Türkiye Çikita muz ile tanıştı… Anlayacağın çağ atladık, ya da öyle sandık… Artık duruma bakıp o çağları aşan keskin görüşünle kararı sen ver…

Sen gittikten hemen sonra ektiğimiz siyasi İslâm tohumları 1950-1960 döneminde filiz verdi, 1970’li yıllarda boy attı, 1980 ihtilâlinden sonra iyice kök saldı ve 2002 yılında başımıza ılımlı İslamcı bir iktidar getirdik… Senin koltuğuna ise “Cumhuriyet bizim için bir amaç değil, araçtır…” diyen bir şahsı oturttuk… ABD’ yi icazet ve komşu kapısı yapan bir başbakanımız oldu…

Sen gidene kadar Türkiye’ye sokulamayan ne kadar sömürgeci ülke varsa bugün ülkemizde fink atıyor… Hıristiyan misyonerler ülkenin dört bir yanında faaliyetteler… İngiltere’nin yerini ABD aldı. Filistin topaklarında kurdurduğu İsrail Devleti’nin ikincisini (ülkemizin Güneydoğusunu da içine alacak şekilde) oluşturma çabası içerisinde...

Türkiye’yi 7 coğrafi bölgeye ayıranlar günümüzde de etnik kimliklere bölme peşindeler. Sen gittikten 10 yıl sonra yani 1948’de Amerika sınırlarımızı yeniden oluşturan bir harita geliştirdi… Bu haritaya göre biz yine Sevr sınırlarına hapsediliyoruz…

Okullardan fazla cami yaptık. Binlerce imam yetiştirdik… Bazı Batılı ülkelerden önce seçme ve seçilme hakkı verdiğin kadınlarımız hâlâ ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor… Üzücü olan ise, çoğunluğunun bu muameleye gönüllü olarak talip olması… Çarşafa dolandık… Oyalı yazmalarımızı, tülbentlerimizi bıraktık ta, “Türban” isminde bir İslâm üniformasını sahiplendik… Medeni görüntü olarak Osmanlı’dan bile daha gerideyiz... Osmanlı dedim de, şimdilerde Yeni Osmanlıcılık modası var. Her yere Mehter Marşıyla gidiyoruz... Dostumuz (!), müttefikimiz (!) ABD’nin Ortadoğu’da ki “eş başkanı” olduk ama ABD izin vermeden adım atamıyoruz... Gazze için İsrail’e efeleniyoruz da Terör Örgütünün kamplarının bulunduğu Kuzey Irak’a giremiyoruz… Çünkü ABD “giremezsin” diyor… 9 vatandaşımızı öldüren İsrail’i özür dilemeye davet ediyoruz ama Süleymaniye’de askerimizin başına çuval geçiren ABD’ yi hoş görüyoruz…

Senin o yere göğe sığdıramadığın Türk Ordusu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne gelince; Tüm komutanları Hasdal’ a tıktık. Orduyu’ da kışlaya hapsetmekle meşgulüz… Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı tebriklerini Cumhurbaşkanı, başkomutan sıfatıyla kabul etti… Oysa ki gerçek başkomutan olan senin sağlığında bile böyle bir uygulama yoktu…”Her Türk asker doğar” özdeyişini tarihe gömmekle meşgulüz, paralı ordu gündemde…

İçinde bulunduğumuz durum senin Samsun’a çıktığın tarihteki durumumuza benzemiyor mu, ne dersin?

Sana ve devrimlerine bağlı olduğunu düşündüğümüz ne kadar gazeteci, yazar, bilim adamı varsa onları da Silivri’ye gönderdik... Basılmayan kitapları yasakladık… Basın desen basın olmaktan çıktı... Büyük ölçüde tarafsızlığını yitirdi, “yandaş” oldu… İktidarın sevmediği gazetecileri kovduk... Bir iki basın kuruluşu şimdilik direniyor…

Ne demiştin?

“Ne yazık ki kahramanı kadar haini de bol bir milletiz…”

Devam edecek…

Tülay Hergünlü
Çanakkale, Geyikli
06 Ağustos 2011

Kaynak: Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye
 


BÜYÜK TAARRUZ’UN 89. YILINDA
GENEL DURUM VE GÖRÜNÜMÜMÜZ… (1)

Cumhuriyetimizin kurucusuna,

“Bağımsızlık benim karakterimdir”  derdin;

Sen gittikten sadece altı ay sonra bizi Batı’ya bağımlı hale getiren ilk anlaşmalar İngiltere ve Fransa ile gerçekleştirildi.  (12 Mayıs 1939, 23 Haziran 1939)

Bugün bile Türkiye üzerindeki emperyalist emellerinden asla vazgeçmeyen, Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtan, Musul’un elimizden çıkması için her türlü karşıt propagandayı yapan İngiltere ile “ Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı “kabul ettik…

Bugünkü stratejik ortağımız (!) Amerika Birleşik Devletleri  (ABD) ile ilk anlaşmamızı ise 1945 yılında yaptık.  Borç verme ve kiralamalarla ilgili bu anlaşmaya attığımız imza sonucunda ABD’ nin haklarını koruma altına aldık… T.C. Hükümeti olarak sağlamakla görevli olduğumuz hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ ne temin etme garantisi verdik. (Aynı anlaşma, madde 2)

ABD ile ikinci anlaşmayı 27 Şubat 1946 tarihinde yaptık. Bir “kredi” anlaşması görünümünde olan bu anlaşma ile dünyanın değişik yerlerinde ABD’ nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş savaş artığı malzemelerini satın almayı garanti ettik; neyle? Bize açtığı 10 milyon dolarlık kredi ile… Bu anlaşma ile ABD hem elindeki savaş malzemelerini sattı, hem kredi verip bizi borçlandırdı, hem de bizi kendisine yedek malzeme bağımlısı haline getirdi… Bu anlaşmanın en can alıcı noktalarından birisi ise, satın alınan (!) malzemelerin mülkiyetinin ABD’ de olmasıdır. Türkiye, ABD başkanı gerek görürse bu malzemeleri, parası ödenmiş bile olsa geri vermeyi kabul etmiştir…En üzücü olan ise anlaşmanın yapıldığı tarihte devlet hazinesinde 245 milyon dolarlık altın ve döviz stoğu vardır ve krediye de ihtiyacımız yoktur…

ABD ile yaptığımız anlaşmalar bu kadarla kalmadı. 7 Mayıs 1946 tarihli Borçların Tasfiyesi Anlaşması ve 12 Temmuz 1947 ve 27 Aralık 1949 tarihli Askeri Yardım (!) Anlaşmaları’nın ne anlama geldiğini 1964 Kıbrıs bunalımında yaşadık. Yapılması düşünülen askeri harekâtımız ABD tarafından bu anlaşmanın maddeleri gerekçe gösterilerek engellendi…

27 Aralık 1949 tarihinde imzaladığımız başka anlaşmalar ile eğitimimizi de ABD’ nin denetimine teslim ettik. Anlaşmaya göre Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktı. Söz konusu anlaşmanın 5. Maddesi en dikkat çekici maddelerden birisiydi ve komisyonun kuruluşunu belirlemekteydi; “Komisyon dördü T.C. Vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır ABD’ nin Türkiye’deki diplomatik misyon (görev) şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir.”  B u anlaşma tamamen T.C. Hükümeti tarafından finanse edilmiş olup 20 yıl sonra meyvelerini vermiş ve Millî Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere Amerikan eğitimi görmüş, etkilenmiş bir Türk’ün bulunmadığı bakanlık ve KİT hemen hemen kalmamıştır.

Büyük Atatürk, sen gittikten 7 yıl sonra Birleşmiş Milletler’e girdik. 9 yıl donra Dünya bankası, IMF, 14 yıl sonra 1952’ de NATO’ ya girdik. NATO’ya girebilmek için verdiğimiz ödün ise Kore topraklarında bıraktığımız yüzlerce Mehmetçiğin canı ve kanı oldu…

En büyük devrimlerinden olan Tevhidi Tedrisat Kanunu (Eğitimde Birlik), senin naçiz vücudun daha toprak olmadan delindi, Kur’an kursları mahalle aralarında boy göstermeye başladı... İmam Hatip Kursları ve İmam Hatip okulları Lise yerine geçti. Köy Enstitüleri kaldırıldı…

Toprak reformu hayalin ise büyük toprak ağalarına teslim edildi.  1950-1960 döneminde tam bir Batıcı olduk... Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu’nu çıkardık...  Öyle bir Petrol Yasası hazırladık ki “Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez “ maddesi hakkında İsmet İnönü “Bu bir kapitülasyon kanunudur” demek zorunda kaldı…

1958 yılında o kadar çok borçlandık ki dış borçlarımızı ödeyemez olduk ve yüzde 320 devalüasyon (kur ayarlaması) yaparak paramızın değerini düşürdük…

Devam edecek…


LAFI BIRAK, İCRAATA BAK!

Dün:

08 Haziran 2010, Hakkâri, Şemdinli;  

8 asker şehit, 14 asker yaralı. (Genelkurmay açıklaması)

Yorumlar:

“Akıttıkları kanda boğulacaklardır.” T.C. Başbakanı, Recep Tayyip Erdoğan.

''Bu hain saldırıyı lanetliyorum.” Abdullah Gül, T.C. Cumhurbaşkanı.

 “Şimdi kanımca terör 'ben buradayım' imajı vermek için, kendisini göstermek için bir çırpınış içinde” Devlet Bakan Faruk Çelik

İçişleri bakanı: Yok

Sonuç:

01.07.2010, Türk Jetleri Kandili bombaladı…

Bugün:

17 Ağustos 2011, Hakkâri, 

8 asker bir korucu şehit, 15 asker yaralı (Genelkurmay açıklaması)

Yorumlar:

"Kimse devleti silahla hizaya getireceğiz hevesi içine girmesin" Abdullah Gül.

Gereği yapılacaktır Abdullah Gül..

''8 askerimiz sahur vakti şehit edilmiştir. R. T. Erdoğan

Ramazanla ilgili sabrımız bitmiştir.'' R. T. Erdoğan

“Şiddetle kınıyorum” Cemil Çiçek, TBMM Başkanı

“Bu eylemin Ramazan ayında meydana gelmiş olması… kamuoyunun takdirine bırakıyorum” Cemil Çiçek.

"Misliyle karşılık bulacaklar.” Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz

“Sabrımızı taşırmaya çalışıyorlar.” İsmet Yılmaz

 “Türkiye’nin gücünü zaafa uğratamaz” Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu

“Kararlılığımızı etkilemeyecek.” Bekir Bozdağ T.C. Başbakan yardımcısı

“Dökülen kanlar yerde kalmayacak'' Veysel Eroğlu, Orman ve Su İşleri Bakanı

“Bu Bela ile Topyekün Mücadele Edeceğiz” Egemen Bağış, T.C. Avrupa Birliği Bakanı

İçişleri Bakanı: Yok…

Sonuç:

18.08.2010, Türk jetleri Kandili bombaladı…

***

Acizlik, acizlik, acizlik…

Yukarıda iki olayın karşılaştırmasını yapmaya çalıştım. Ve ne yazık ki acizlikten başka bir şey göremedim. Sakın yanlış anlaşılmasın; burada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin acizliğinden değil siyasilerin acizliğinden bahsediyorum.

Terör örgütü acımasızca her gün kan dökerken, ülkenin en yetkili ağızlarından dökülen şu cümlelere bakar mısınız? Peki ya bahaneler?

Ellerinde kapı gibi Meclis izni varken, Kuzey Irak’a giremiyorum, ABD izin vermiyor demiyorlar da, Ramazan ayını bahane ediyorlar… Kutsallığa sığınıyorlar…

Ayrıca Irak’tan da izin almak gerekiyormuş!

Ne izni?

Sınırlarımızdan içeri saldırı var, oradan, Kuzey Irak’tan. Neyin iznini alacaksınız?

Hava harekâtı ile birlikte kara harekâtı olmadan o terör yuvası kamplar yok edilebilir mi?

Ne bekliyorsunuz? Ebabil kuşlarını mı yoksa melaikeleri mi?

Ramazan’ın çıkmasını demeyin, inandıramazsınız!

*

Memedin tabutu yine sıra sıra…

Bu iktidarın 10 yılı şehit kanlarıyla sulanmıştır.

Sizce 10. Yıllarını kutlamaya ve o koltuklarda oturmaya yüzleri kalmış mıdır?

Tülay Hergünlü

İstanbul 18/08/2011


DEMİRDEN BİR DUVAR: ATATÜRK GENÇLİĞİ

Bu günlere kolay gelmedik. Bu vatan kolay kazanılmadı. Kan akıttık, can verdik. Görünen o ki biz bu coğrafyanın üzerinde oturmaya devam ettikçe de can vermeye devam edeceğiz.  Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını vatan topraklarından kazıyamayan iç ve dış hainler yeni bir çözüm buldular: Mustafa Kemal Atatürk'ü ve devrimlerini önemsizleştirmek. Bunda da büyük ölçüde başarılı oldular. Ama bir şeyi unuttular; Mustafa Kemal'leri... Onlar 20 yaşında ve vatanın her karışında varlar...

İşte onlardan ikisi, Atatürk Gençliği’nin görev başında olduğu canlı iki örneği, Güneş Erkul ve Utku Erişik bir araya gelmişler bir etnik düzenleyerek, yurdu karış karış gezmeye başlamışlar. Ben de ATATÜRK GENÇLİĞİ ile paylaşmak istedim. Çorba da tuzum olsun, tarihte izim kalsın misali.

İşte etkinlik ile ilgili haber:

"İlk Kurşun Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Yazarı GÜNEŞ ERKUL ile Tiyatro Oyuncusu, Yazar ve Ulusal Kanal’daki “Gençlerin Gecesi” programını hazırlayıp sunan UTKU ERİŞİK tüm yurdu dolaşmaya devam ediyor!

Mustafa Kemal Atatürk, 1921 yılında, yani Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü günlerde, “Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri, düşmanların lanetlenmeyi gerektiren tutkularına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir.” demişti. O’nun bu sözünden hareketle, Türk Gençliği’nin yükselen iki cesur sesi, Güneş Erkul ve Utku Erişik söyleşi etkinliklerine başladı.

Bu söyleşide, iki genç aydınımız, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerine son günlerde daha da artan saldırılara karşı Türk Gençliği’nin içindeki vatan aşkıyla “demirden bir duvar” gibi duracağını vurguluyor. Hem Milli Mücadele döneminden hem de yakın tarihten verilen örneklerle bugüne köprü kuruyor ve söyleşiye katılanları o köprü üzerinden Mustafa Kemal Atatürk’ün ışığına doğru yürütüyor…

Çarpıcı başlıkların atıldığı, tarihten ilgi çekici ayrıntıların verildiği ve şiirlerle renklendirilmiş dopdolu bir etkinlik…

Söyleşiyi izleyenlere Atatürk Gençliği’nin görev başında olduğu canlı iki örneğiyle, yani Güneş Erkul ve Utku Erişik ile gösteriliyor. Hem bilgilendiren hem de sorgulatan bu söyleşi ile Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkılması konusunda toplumsal duyarlılığın artırılması hedefleniyor.

Söyleşi sonunda açılan stand ile, izleyenlere bir yandan İlk Kurşun Gazetesi ulaştırılıyor; diğer yandan da Utku Eriiık, 3. baskısı yapılan “Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” adlı son kitabını imzalıyor.

Siz de bu söyleşi etkinliğini bulunduğunuz kentte gerçekleştirmek isterseniz, 0 533 810 29 14 numaralı telefondan BİRSEN VAR ile görüşebilirsiniz.

GÜNEŞ ERKUL, merkezi İzmir’de olan İlk Kurşun Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni ve Yazarı… Erkul yönetiminde çıkan gazetenin internet sitesi, Hürriyet gazetesinin internet sitesi gibi haber siteleri arasında en çok tıklanan sitelerden birisi… Bu anlamda genç yaşında çok önemli bir görevi üstlenen Erkul, günümüzdeki Mütareke Basını’na karşı 1923 ruhunu yaşatan bir basın yaratmanın gerekliliğine inanarak bu aydınlanma savaşını verdiğini söylüyor.

UTKU ERİŞİK, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Fikirler ve devrimler sanatla yayılır.” sözünden hareketle kurduğu Tiyatro Birileri ile kendisini “Mustafa Kemal’in Sanat Cephesi”nin bir neferi olarak gördüğünü söylüyor. Özellikle “Hoş Gelişler Ola” adlı oyunu ile sesini duyuran Erişik, bu oyunuyla Türkiye’de 70 il merkezi ve birçok ilçe, KKTC ve Almanya’da 450 kez sahne aldı. Bedri Baykam’ın önsözünü yazarak övgüyle söz ettiği “Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” adlı kitabı geçtiğimiz günlerde 3. baskını yaptı. Erişik, aynı zamanda her pazar akşamı Ulusal Kanal’da canlı olarak yayımlanan “Gençlerin Gecesi” adlı programı hazırlayıp sunuyor. Söyleşiye gittiği yerlerde, söyleşiyi düzenleyen kurumlarla yaptığı röportajları da programında yayımlayan Erişik, yerelde yapılan güzel çalışmaların ekrandan duyurulması görevini de üstleniyor."

Mustafa Kemalin çocukları; haydi görev başına...

Vatan sizden hizmet bekler...

Tülay Hergünlü

İstanbul, 14.08.2011


SURİYE’Yİ BIRAK, KUZEY IRAK’A BAK!

Başbakan günlerdir Suriye’ye gürlüyor, devlet başkanına posta koyuyor;

“Çekil git”, “Sabrımızın sonuna geldik”, “Suriye bizim iç meselemiz”

Alıştık artık, başbakan dış politika da “yağmasan da gürle” misali estikçe esiyor…

İsrail’e şimşek gibi çatıyor, Avrupa Birliği’ne (AB) gürlüyor…

Gürlüyor gürlemesine de, ne çare ki bir türlü rahmet yağmurları yağmıyor…

Dış ülkeler Türkiye Cumhuriyeti başbakanını es geçiyor, ciddiye almıyor…

Ciddiye alan (!) bir tek ülke var, oda dostumuz (!) müttefikimiz (!) stratejik ortağımız,  Amerika Birleşik Devletleri (ABD)…

Neden ciddiye aldığı ise belli oluyor; Afganistan’da Irak’ta, Lübnan’da eli yandı, Suriye’de maşa kullanacak…

Maşa kim?

Türkiye…

Amerika'nın Ankara Büyükelçisi Ricciardone’nin ani gelişinde kapalı kapılar ardında neler konuşuldu, vatandaş olarak merak ediyoruz…

ABD’den “Suriye’ye gir!”  emri mi geldi?

Başbakan’ın bugüne kadar “kardeşim” diye hitap ettiği, sarmaş dolaş olduğu Beşar Esad ne oldu da birden bire “tu kaka “oldu?

Ne oldu da Suriye’deki gerginlik bizim iç meselemiz haline geldi?

Bize ne Suriye’den?

Hatay ve Mersin toprakları Suriye’nin diyen bu Suriye değil miydi?

Osmanlıyı topraklarında işgalci olarak nitelendiren bu Suriye değil miydi?

Geçmişi bırak derseniz, gelelim yakın tarihe;

Bölücü başını yıllarca bağrında besleyen de bu Suriye değil miydi?

Bugün 40 binden fazla vatan evladının ölümünden sorumlu olan Suriye bizi neden ilgilendiriyor?

Geçmişten, akrabalık bağlarından bahsetmeyin, asıl nedenini söyleyin:

Suriye konusunda neden sabrımız taşıyor?

***

Batı basını kışkırtıyor:

“Suriye’ye sözünü geçiremeyen Batı umudunu Türkiye’ye bağladı”

Vah, vah, vah!

Zavallı sömürgeci Batı!

Suriye’ye sözünü geçirememiş!

Ver gazı Türkiye’ye, sal Suriye’nin üstüne…

Batı elini ateşe uzatmasın!

Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) planı tıkır tıkır işliyor, bizim iktidar da pastadan pay kapmak peşinde…

ABD yedirirse tabii…

İktidardan vatandaş olarak bu Suriye takıntısının nedeni hakkında bir açıklama bekliyoruz…

**

Suriye’yi bırak, Kuzey Irak’a bak!

Bizim ateşimiz oradan tutuşuyor, yani yangımız orada…

Dağın öte yakasındaki terörist kamplarına girebiliyor musun?

Eskiden Irak topraklarından içeri girip, terör örgütüne sıcak takip yapabilen Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) neden şimdi giremiyor?

Terör kamplarını uzaktan seyrediyor?

Çünkü ABD “giremezsin!” diyor, “izin vermem!”

Kuzey Irak’ta sınır komşumuz ABD… Sıkıysa gir bakalım…(Askere izin versen ABD filan tanımaz girer ama…)

Peki, Kuzey Irak’a giremezken,  girmekten vazgeçtik, gürleyemezken bile, bu Suriye’ye babalanmak ne oluyor?

Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!

Bizim Suriye için ne akıtacak kanımız ne de verecek canımız olabilir…

Bu böyle biline!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 10.08.2011


BU FOTOĞRAF ÇOK ŞEY ANLATIYOR…

Sonunda olan oldu ve Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner ve üç komutanı birlikte istifa ederek emekliliklerini istediler…

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK)  en üst kademesindeki dört komutanın birlikte istifa etmeleri Cumhuriyet tarihinde bir ilktir ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dönemine rastlamıştır… Anlayacağınız, bu büyük olay AKP iktidarına nasip olmuştur, Hamdolsun!

250 general, amiral ve subayın cezaevinde olduğunu hatırlatan Işık Koşaner, “mevcut durumun personelin hak ve hukukunu koruma görevini yerine getirmesine engel olduğunu belirtti ve bu durum işgal ettiğim bu yüce makamda göreve devam etme imkânını ortadan kaldırmıştır” diyerek istifa etti…

Bu sözlerle TSK üzerinde uygulanan baskı,  bizzat Genel Kurmay Başkanı’ndan yani en yetkili ağızdan üstüne basa basa açıkça ifade edilmiştir. Bir ülke düşününki ordunun en üst kademesi hâlâ ne olduğu belli olmayan “Ergenekon, Balyoz, Sarıkız”  vesaire davalarından aylardır içeride ve Genel Kurmay Başkanı çaresiz, diğer kuvvet komutanları çaresiz… Ellerinden bir şey gelmiyor. Askerlerini savunamıyorlar, koruyamıyorlar ve bu durumu içlerine sindiremedikleri için de hep birlikte istifa ediyorlar.

Vatandaşın kafası karışık, birbirine soruyor;  “Bu Türk ordusu bir darbe yapamayacak kadar aciz mi? İsteseydi hiç kimsenin ruhu duymadan bu iktidarı alaşağı edemez miydi? Bu kadar beceriksiz mi ki bir darbeyi ağzına yüzüne bulaştırsın?”

Bizim vatandaş olarak bugüne kadar yapılan uygulamalardan anladığımız şudur:

TSK yeniden tasarlanmaktadır ve bu nedenle de üst kademe komutanları da Ergenekon, mergenekon bahaneleriyle tırpanlanmıştır… Işık Koşaner ve diğer komutanların istifaları AKP iktidarının uzun zamandır beklediği fırsatı altın tepsi içinde sunmuştur. Komutanların onurlu istifaları alttan gelen “ılımlı” komutanların önünü beklenenden daha kısa sürede açmıştır…

Pazartesi günü (01.08.2011) gerçekleştirilen Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantılarındaki fotoğraf Türkiye’nin içinde bulunduğu yönetim şeklini… açıklamaya yetmektedir…

U şeklindeki masanın en başında tek başına oturan başbakan, âdeta “bu ülkenin tek sahibi benim” (!) mesajını vermektedir…

Komutanların istifaları zamansızdır… Vermek istedikleri mesaj bugün için ters tepmiştir. İktidara beklediği fırsatı vermiştir… Anayasa’nın tümüyle değiştirilmesini plânlayan iktidar için yeni TSK dikensiz bir gül bahçesine dönüştürülmüştür…

Görünen o ki;  Türkiye yeniden tasarlanırken can sıkacak bir TSK komuta kademesi de olmayacaktır…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 02.08.2011


13 ŞEHİT!

Bitmiyor, bitmez, bitiremezler, bitirtmezler…

Çünkü “sarı inek” verildi bir kere… El kol bağlı…

Yıllardır yazıyoruz, söylüyoruz; açılım, maçılım hikâye…

Çünkü onların amacı başka…

Toprak istiyorlar…

Hatip’i bahane ettiler, meclise gelmediler, yemin etmediler… Kendi meclislerini Diyarbakır’da topluyorlar. Bakın bir de sözde “demokratik özerklik” ilan ettiler…

Şimdilik vakvakları ürkütmemek için Türkiye halklarının bütünlüğünden söz ediyorlar, ama bunun arkası federasyondur…

Kuzey Irak bu federasyona ABD tarafından hazırlanmıştır. Plan yavaş yavaş ve emin adımlarla işliyor. Hiç aceleleri yok.  Zamanı geldiğinde bir referandum; Kuzey Irak ve Türkiye’nin Güneydoğusu birleşme kararı alır… İç ve dış hainlerin yüzlerce yıldır hayal ettikleri Türkiye’nin parçalanma süreci ya da Sevr sınırları içine çekilmesi gerçekleştirilir…

Bunun için ortam müsaittir. Ulusalcı ve Atatürkçü vatanseverler Silivri’ye, komutanlar Hasdal’a gönderilir. Halk deseniz, gündüz işsizkolik gece dizikolik… Düşünmüyor… Nasılsa sadaka siyaseti tıkır tıkır işliyor… İçte borç, dışta borç Türkiye büyüyor... 7 bin bilmem kaç yeni türedi zengini diğer zenginler ordusuna katılmış… İstikrar her yerde sürüyor… Şehit sayısında da…

Yazılı ve görsel basın!

Eskiden olsaydı kıyamet kopardı, ortalık ayağa kalkardı. Tüm kanallarda canlı yayınlar, şehitlerin ailelerinin can yakan feryatları her yeri kaplardı… Ama dün akşam dikkat ettiniz mi bilmem, her şey çok normaldi. Sanki Türkiye sıradan bir gün yaşar gibiydi. Hatta günlerdir beynimizi oyan, midemizi bulandıran futboldaki şike haberleri, 13 şehidin haberinden daha fazla yer kapladı…

Artık şehit haberleri sıradanlaştırıldı… Vaka-i Âdiye’den sayılıyor… Hatta geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinde,  BDP’li nin vekilliğinin düşürülmesi ile ilgili haber manşette, bir şehit evlâdımızın haberi en altta, küçük bir haber olarak yer aldı…

Cumhuriyetin değerleri önemsizleştiriliyor…Vatan, millet, Sakarya dediğiniz zaman “kafatasçı “, “çağ dışı” oluyorsunuz…

Seçimlerden önce her fırsatta konuşan ve basının da ağzına sürekli mikrofon dayadığı bir Kürt kökenli vatandaş şöyle demişti: “Anayasa’nın üç maddesini değiştirin, Allah’ın emri mi?”  O şimdi BDP’ den vekil ve bakın ne öneriyor:

“İslam ortak paydası Kürt sorununa çare olabilir”

Dedik ya ortam müsait. Bir ulus millet, ”ümmet” e dönüştürülüyor...

Diller de “Türkiyeli, Türkiye halkları” kavramı… Tıpkı Osmanlı halkları gibi…

İmralı emrediyor, BDP’li kışkırtıyor, PKK vuruyor…

BDP’ li eş başkan; “Çözümsüzlüğün devam etmesi, gençlerin ölmesine sebep oluyor” demiş!

Bu sözlerde bile bir tehdit yok mu? “Çözüm olmazsa gençler ölecek” anlamı çıkmıyor mu?

Ne tesadüf ki 13 vatan evlâdının öldüğü gün sözde ”özerklik” ilan ettiler…

Türkiye Cumhuriyeti her önüne gelenin sözle bile olsa sözde “özerklik” ilan edeceği bir devlet değildir. Bu sözler vatanın bölünmez bütünlüğüne bir saldırı değil midir? Bu kadar demokratikleşme hangi Batılı ülkede vardır?

Cumhuriyetin savcıları neredeler?

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı üçlü zirve yapıyorlar. Konu ne? Önümüzdeki Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararları… YAŞ kararları önemli çünkü irticacı subaylar belirleniyor ve ordudan atılıyor. Son yıllarda bizzat devletin en üst kademesi bu subaylar için bizzat muhalefet şerhi koyuyor. Dünkü zirve de basından anladığımız kadarıyla irticacı subayların ordudan atılmasını önlemek için yapıldı. 13 şehit için değil…

*

Sıfır terör devraldılar, sekiz yılda yüzlerce vatan evlâdı toprağa düştü. Parçaları tüm Türkiye topraklarına saçıldı…

Her gün bir-iki şehit, asker ve sivil kaçırma, alenen karakollara saldırma…

Dün (14.07.2011) 13 vatan evladı Silvan’da el güpegündüz yakıldılar!

Biz de yandık!

13 asker, 13 fidan, 13 evlât…13 şehit!

Memedin tabutu yine sıra sıra…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 15.07.2011


MHP YİNE AKP’ YE “STEPNE “OLDU…

Hepimizin bildiği gibi Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal CHP’den milletvekili seçildiler ancak cezaevinden çıkamadılar… BDP’ li Sebahat Tuncer’i  cezaevinden meclise götüren o kanunlar, Balbay, Haberal ve hatta MHP’li Engin Alan için işlemedi.  

Şimdi duruma bir bakalım:

Balbay ve Haberal’ın milletvekili adaylıklarını Yüksek Seçim Kurulu onayladı…

Yüksek Yargı’dan herhangi bir itiraz gelmedi…

Seçim günü geldi ve millet Balbay ile Haberal’ı seçti… “Gidin ve beni T.B.M.M.’ de temsil edin” dedi…

Mazbatalarını avukatları aracılığıyla aldılar ve milletvekillikleri resmiyet kazandı.

Yani “Millet İradesi” ile Meclise girmeye hak kazandılar. Onları oraya millet gönderdi. Hani şu başbakanın her fırsatta dilinden düşürmediği “milletin iradesi” ile seçildiler.

Ama gelin görün ki “kin siyaseti” devreye girdi ve milletin iradesine “hayır!” dedi.

Çıkamazlar…

Ve de çıkamadılar…

Seçimlerin üzerinden 23 gün geçmesine rağmen hâlâ Silivri Cezaevi’ndeler…

Yani AK Parti’yi meclise gönderen millet iradesi ile Balbay, Haberal ve Alan’ı meclise gönderen millet iradesi aynı değil… Öteki irade… Hani şu “bizden değil” denilen irade… Yani diğer yüzde 50…

Neyse, CHP haklı olarak demokratik tepkisini ortaya koydu ve “ arkadaşlarımız yemin etmeden yemin etmeyeceğiz” dedi… Arkadaşlarına sahip çıktı.

Başbakan ne dedi?

“Etmezseniz etmeyin” dedi, bir adım daha ileri giderek “siz olmasanız da meclis çalışır” dedi…

Neden?

Çünkü MHP, tıpkı Balbay ve Haberal gibi milletvekili seçilmesine rağmen tutukluluğu devam eden kendi milletvekili Engin Alan’ın cezaevinden çıkartılmamasına hiç aldırmadı ve “biz yemin ederiz” dedi.

Ettiler…

Onlar yemin edince başbakan da esip gürlemeye başladı. Seçim günü AKP imparatorluğunun balkonundan yaptığı ikinci konuşmasındaki pamuk gibi yumuşak, herkesi kucaklayan başbakan, seçim meydanlarında ki üslubunu aynen koruyarak CHP’ ye bindirmeye devam etti. Biraz da Kasımpaşa tavrını öne çıkartarak “ tükürdüklerini yalayacaklar” dedi. Bu cümle bir başkanın ağzına hiç yakışmıyor. “tükürdüklerini yalayacaklar” diye hakir gördüğü bu insanlar 12 milyon vatandaşın oyuyla meclise gönderildiler. Böyle bir cümleyi asla haketmiyorlar.

Ben bir vatandaş olarak başbakanın bu üslubunu hiç tasvip etmiyorum. Bir başbakan her şeyden önce siyasi çerçevede krizi çözmeye çalışır.” Gelin konuşalım, bir çözüm bulalım” der. Ama hayır! Neredeyse CHP meclise gelmesin diye elinden geleni yapıyor, ipleri gerdikçe geriyor… Başbakan hani uzlaştırıcı, kucaklaştırıcı olacaktı? Hani sandığa yansıyan millet iradesine saygı gösterilmesi gerekiyordu? Ne oldu? Olan şu:

MHP tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi AKP’ ye yine stepne oldu…

Meclis’te bir minyatür muhalefet partisi olduğu için başbakan da esip gürlemeye devam etti… Meclis başkanını da seçtiler. Bugünkü (04.07.2011) gazetelerde yer alan bir habere göre ise başbakan, “MHP ile bir konsensüs (uzlaşma) oluşturabilirsek yeni anayasa sözü verebiliriz” demiş…Yani iktidar ile  minyatür muhalefet bir olacaklar ve yeni Anayasa’yı çıkartacaklar…

Şimdi sormak gerekmez mi MHP’nin genel başkanına;

Sayın başkan, siz seçim meydanların da bu AKP’ ye bindirmemiş miydiniz?

Onları Yüce Divana’ göndermekle tehdit etmemiş miydiniz?

Daha önce ki seçimler de meydanlarda bar bar bağırıp, “ip” atmamış mıydınız?

Peki, bu tutumunuz neyin nesi?

Sizin CHP’ ye destek olmanız gerekmiyor muydu?

Eğer yemin etmeseydiniz başbakan bu kadar rahat davranabilir miydi?

Muhalefet Partisi olmayan bir mecliste iktidar partisi bu kadar pervasız olabilir miydi?

CHP’ ye destek verseydiniz tutuklu vekillerin sorunu daha çabuk çözüme kavuşmaz mıydı?

Ana Muhalefet Partisi’nin olmadığı bir TBMM sizin içinize siniyor mu?

Cumhurbaşkanı’nı samimi olmamakla suçlarken, siz ne kadar samimisiniz?

AKP’ yi BDP ile anlaşma yapmakla suçlardınız; AKP ile anlaşma yapan siz misiniz? BDP’ mi?

CHP’ ye bu kadar yüklenmenizin sebebi geçmişten geliyor olabilir mi?

Sonuçta sizin de tabanınız muhafazakâr ve AKP tabanı ile örtüşüyor…

Olmadı…

MHP baraj altında kalacak diye boşuna üzülmüşüz... Meğer hesap başkaymış…

Tülay Hergünlü

İstanbul,04.07.2011


YÜZDE 50!..

Sonunda beklenen seçim günü geldi ve 12 Haziran’da halk sandığa gitti…

Sonuç;

 AKP yüzde 50 ile üçüncü kez iktidara getirildi…

Yüzde 50 demek, iki seçmenden birisinin AKP’ ye oy vermesi anlamına geliyor… Bunu biz söylemiyoruz bizzat başbakan kendisi söylüyor…

Yani, her iki işçiden biri, iki memurdan biri, iki çiftçiden biri, iki Tekel işçisinden biri, iki atanamayan öğretmenden biri, iki işsizden biri, iki emekliden biri, iki asgari ücretliden biri, iki şehit ailesinden biri AKP’ ye oy verdi…

Herkes birbirine soruyor: 

İnsanlar sürekli işsizlikten, açlıktan, yoksulluktan, mazot- gübre pahalılığından yakınırken, nasıl oluyor da oyların yüzde 50’ si AKP’ ye gidiyor?

İşte bu çok bilinmeyenli denklemin cevabı, bir sonraki seçimlerde AKP’ yi iktidar koltuğundan göndermenin anahtarıdır. Velev ki cevabı bulunabilsin!

Hadi iş dünyasını anlarım, devletin pek çok kademesiyle ilişkileri var, iktidara yakın durmak zorundalar, yoksa malûm, “bertaraf” olabilirler, bu nedenle de oy verirken çok iyi düşünmeleri gerekir.  Ancak yukarıda saydığım kesim hem ağlayıp hem nasıl AKP’ ye oy verdi buna akıl erdirmek çok zor. Dedim ya çok bilinmeyenli denklem…

Başbakan Erdoğan “2. balkon konuşması” nda zafer sarhoşluğundan olsa gerek pamuk gibi yumuşacıktı… Yine kucaklamaktan, birlik ve beraberlikten bahsetti. Tıpkı “1. balkon konuşması” nda olduğu gibi. Hiç şüpheniz olmasın, 1. konuşmasında söylediklerini unuttuğu gibi bunları da unutacak ve kendilerine oy vermeyenleri azarlamaya, dışlamaya, “ananı da al git!” demeye devam edecek…

Başbakanın balkon konuşmasını dinlerken gözümün önüne İngiltere geldi. Orada da önemli olaylarda Kraliçe ve kraliyet mensupları balkondan halkı selamlarlar… Halk da bu taçlı başları hararetle alkışlar, sevgi gösterilerinde bulunur… Başbakanın, eşinin elinden tutup AKP imparatorluğunun, affedersiniz, genel merkezinin balkonuna çıkıp halka hitap etmesi ben de nedense İngiltere’yi çağrıştırdı…

Neyse, biz gelelim kendi meselelerimize…

Türk halkının yüzde 50’ sinin AKP’ ye oy vermesini saygıyla karşılamak gerek. Sonuçta bu bir tercih meselesidir. Halk vekâletini iktidar partisine vermiştir ve yeni iktidarın ilk icraatı ise anlaşılan Anayasa’yı değiştirmek olacaktır.

Benim bir Türk vatandaşı olarak yeni hükümetten beklentim şudur:

T.C. Anayasası’nın ilk üç maddesine dokunmamak…

Mustafa Kemal Atatürk mirasına sahip çıkmak…

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yani Türk ordusunu yıpratmamak…

Kısaca vatanın bölünmez bütünlüğüne sahip çıkmak…

Bu iktidardan başka bir beklentim yok…

Nasılsa köylü, çiftçi, memur, işçi, işsiz, zengin, fakir herkes hayatından memnun... Ortalık güllük gülistanlık… Çılgın projeler yeni çılgın zenginleri yaratmaya gebe… İzmir bile çılgın projeyi duyunca ampulü yakmaktan hiç geri kalmadı… Borçluymuşuz, üretmiyormuşuz, mütemadiyen tüketiyormuşuz, işsizler ordumuz her geçen gün artıyormuş ne gam!

Hedef 2023…

Gerisi vatan, millet Sakarya edebiyatıdır diye düşünenleredir sözüm;

2023 yılında tek bayrak, tek devlet ve tek millet olarak kalmamızı sağlamak bu iktidarın birinci önceliği olmalıdır…

Bir dileğim daha var:

Ege’de bulunan ve 462 yıldır Türkiye’ye ait olduğu belgelerle tescil edilen Eşek ve Bulamaç adalarının Yunanlılardan temizlenmesi…

Yoksa biz son sekiz yılda Millet olma duygularımızı da mı kaybettik?

Yoksa Eşek ve Bulamaç adaları o meşhur hikâyedeki ki Sarı İnek mi?

*

Yeni AKP hükümetinin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum…

Bugüne kadar yaptıkları… yapacaklarının… teminatı olan yeni iktidarın ne kadar hayır getireceğini ise zaman gösterecek…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 13.06.2011


Türkiye’nin son 10 yılı…
(Tatlı yalanlar…)

Kapımın önünde bir broşür (el ilanı) buldum.  İstanbul Demokrasi ve Gelişim Platformu isimli bir kuruluştan atılmıştı. Kuruluş diyorum aslında ne olduğunu, kimlerden oluştuğunu bilmiyorum.  İnternet’te araştırdım açıklayıcı bir kimlik bilgisine rastlamadım. Ancak sıraladığı başlıklardan hareket edince tam bir iktidar yanlısı düşünce sahiplerinden oluştuğu anlaşılıyor…

El ilanında Türkiye’nin son 10 yılını önceki dönemlerle kıyaslamışlar. Sanırsınız ki batmakta olan bir Türkiye devralmışlar ve refah içerisinde yüzen bir Türkiye (!) yaratmışlar…

 İlanda öyle bir tablo çizilmiş ki inanılmaz bir hayal gücü gerekiyor…

10 yılda şu kadar büyümüşüz, IMF’ ye borcumuz neredeyse sıfıra inmiş, şu kadar araç üretmişiz (!), şu kadarını ihraç etmişiz, kişi başı millî gelir 10.000 USD’ a fırlamış(!), sağlık da memnuniyet yüzde bilmem kaçlara yükselmiş, eğitime şu kadar para ayırmışız ve benzeri bir sürü başlık…

Her başlığa tek tek yorum yazmak isterdim ama çok uzun olur… Belki de bir yazı dizisi hazırlarım. Neyse... Şimdilik el ilanında ki ekonomi ile ilgili iki başlığa değinmek istiyorum:

İthalat ve ihracat artışları...

El ilânına göre ihracatımız, 10 yıl önce 25 milyar dolar iken, 2011 yılında 114 milyar dolara çıkmış…(Artış yüzde 356)

İthalatımız ise 41 milyar dolar iken yine 2011 yılında 185 milyar dolara fırlamış…(Artış yüzde 352)

2011 yılında ithalatımız ihracatımızdan 71 milyar dolar fazla. (Fark yüzde 38.)

Herkesin anlayacağı şekilde açıklayacak olursak;

Kazanmadığımız parayı harcamışız… Kısaca, hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğini çalmışız… Eski dildeki tabiriyle veresiye yemişiz. Yabancının defterine borç yazdırmışız…(Salçayı bile dışarıdan almışız…)

Salt bu rakamlar bile nasıl bir dış borç batağında yüzdüğümüzü anlatmaya yetiyor.  

Halkın gözünden kaçan ya da kaçırtılan önemli bir husus ise, ihracatımızın içindeki ithal ikame payının oranı… Yani Türkiye’de üretilen bir ürün içinde kullanılan yabancı malzeme payı… Bu oranı tarafsız bir ekonomistin açıklamasını isterdik. O zaman aslında o çok övündükleri ihracat rakamlarının da gerçeği yansıtmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Bir örnek vermek gerekirse; Otomobil ihracatımız tavan yapmış, ne güzel… Ancak, yabancının Türkiye’de ürettiği otomobilin içinde kullanılan parçaların kaçta kaçı dışarıdan getirilmiş, kaçta kaçı ülkemizde üretilmiş bilinmiyor. Yani dışarıya bir otomobil sattığımız zaman, bu satışın içindeki ithal parça oranı yüzde kaç?

Kanımızca “zurnanın zırt dediği” yerlerden birisi belki de birincisi ihracatın içindeki ithal ikame oranının büyüklüğüdür. Hal böyle olunca da ihracat rakamlarımız gerçek satışımızı yansıtmaktan çok uzaktır.

***

Önceki hükümet zamanında uygulanmakta olan bir ekonomik paketi devraldılar. Yeni bir reçete ortaya koymadılar.  Var olanı sürdürdüler…

10 yıllık süreçte ise tüm Millî değerlerimiz, bankalarımız, Telekom, Tekel ve benzeri tesislerimiz, topraklarımız, hatta limanlarımız bile yabancılara babalar gibi satıldı…

Kayıt dışı çalışan firmalara 2-3 senede bir af getirilerek elde edilen gelir ile bütçe açığı dengelenmeye çalışıldı…

Düşük kur, yüksek faiz sarmalından yararlanan yabancılar Türkiye’nin kanını emdiler…

Dışarıdan gelen sıcak para üretimde kullanılmadı…

Beyaz yakalı işsizler ordusu yaratıldı…81 İlde üniversite yapıldı ama işsizler ordusuna istihdam sağlayacak fabrikalar inşa edilmedi…

Sonuç olarak; İstanbul Demokrasi ve Gelişim Platformu’nun el ilanında başarı olarak sıraladıkları başlıkların tamamı tatlı yalanlardır... Halk sanal bir dünyada kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Açlık sınırının altında yaşayan binlerce insan sadaka siyasetiyle oyalanmaktadır…

Bu ülkeye ve insanlarına bu kadar yalan söylemeye artık bir son verin!

Yazıktır, günahtır!

Bu devran böyle gitmez, rüzgârlar da her zaman aynı yönden esmez!

Umarız Türk milleti gücünü 12 Haziran’da sandıkta göstererek, bu tatlı yalanlara son verecektir…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 24.05.2011


EL İNSAF YAAHUUU, EL İNSAF!!!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçlayacak bir unsur bulamayan başbakan iki konuda bastırıyor; SSK ve Kaset olayı.

“SSK’ yı yönetemedin, zarar ettirdin, batırdın.”

“Bir kaset olayıyla genel başkan oldun.”

Başka suçlama?

Yok…

Bulamazlar…

Bulamayınca ne yapıyor?

SSK’ya ve kasete sarılıyor.

Kaset olayında ki CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’a kurulan bu tezgâhın sonucu hâlâ belli olmadı, Kılıçdaroğlu ile uzaktan yakından bir bağlantısı yok. Deniz Baykal partinin yıpranmaması için istifa etti ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu seçildi. Seçilerek gelen bir siyasi partinin genel başkanına sürekli olarak “bir kasetle geldin” diye acımasızca ve haksızca suçlamaya çalışmak ne kadar ‘âdil bir davranış yorumu sizlere bırakıyorum.

SSK olayına gelince. Başbakan yine takılmış plâk gibi her mitingde tekrarlıyor; Sen SSK’ yı bile yönetemedin, zarar ettirdin, batırdın. Ülkeyi nasıl yöneteceksin?”

Pes Yaaahuuu, Pes!

Kılıçdaroğlu ise her fırsatta başbakana çağrı yapıyor;

 “Çık karşıma, hodri meydan, istediğin kanalda, senin ayarlayacağın gazetecilerin soru soracağı bir programda, bakanlarını da getir, istersen SSK, istersen ekonomi, hangisini istersen tartışalım. Yüreğin varsa çık ” diyor. Başbakan’dan bir cevap alamadığı için de mektup yazacağını ve davet edeceğini söylüyor. Veremeyeceği bir kuruş hesabının olmadığının ısrarla altını çiziyor.

Daha ne desin?

Ama Başbakan hiç oralı değil; Hem minderden kaçıyor, hem de arkaya dolanıp iki puan almaya çalışıyor, bindiriyor da bindiriyor...

Çünkü biliyor, vatandaşın kulağına kar suyu kaçtı mı işlem tamam... Bizim vatandaşımız kulaktan dolma dedikodularla iş yapmayı sever. Olayın gerçeğini araştırmaz, sormaz, karşı taraf ne demiş, kendisini nasıl savunmuş, bu suçlamalar doğrumu, değil mi?  Neye dayanarak suçlanıyor? Hiç umurunda olmaz. Hele de bu suçlamaları yapan biraz da sempati duyduğu bir kişi ise tamam. O söylüyorsa doğrudur, bir bildiği vardır düşüncesinin ardına takılır gider, oyunu kullanır…

Hal böyle olunca da bu oyların iş başına getirdiği zihniyet seni beni yönetir…

Başbakan bu halkı çok iyi tanıdığı için CHP’ yi işte böyle vuruyor. Varsa yoksa kaset ve SSK…

Eskilerin bir sözü vardır;

“At çamuru, izi kalsın!”

Bu söz de bizden olsun!

El insaf yaahuuu, el insaf!!!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 11.05.2011


ONİKİ’YE ONİKİ KALA…

Her yıl Mart ve Nisan ayları muhasebecilerin ter döktükleri aylardır. Tabiri caiz ise bu aylarda kırkayağımız bir pabuca girer.  

Bu yıl ise iş yükümüzü ağırlaştıracak âdeta belimizi bükecek iki ağır iş daha eklendi. Birisi işletmelerin kesin mizanlarının elektronik ortamda gönderilmesi diğeri ise Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı borç yapılandırılması olan 6111 sayılı Torba Yasa’nın aynı tarihlere denk gelmesi…

Meslek mensuplarının üzerindeki beyanname yükünün tam anlaşılabilmesi için burada Nisan ayına ait beyannamelerin bir listesini ve tarihlerini dökmek zorundayım:

- KDV Beyannamesi                   

- Muhtasar Beyanname              

- Damga Vergisi Beyannamesi  

- Kurumlar Vergisi Beyannamesi

- Kesin Mizan Bildirimi

- Ba Formu

- Bs Formu

- Kurumlar Vergisi Matrah Artırımı

- Ortaklar ve Kasa Hesabı bildirimi 

Bunların dışında SGK bildirimlerini de ekleyecek olursak nasıl bir beyanname denizinde boğulduğumuzun daha iyi anlaşılacağını ümit ediyorum.

Hal böyle olunca İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası (İSMMMO), bağlı bulunduğu Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odalar Birliği (TURMOB) kanalıyla, Nisan ayında meslek mensuplarının bürolarındaki iş yoğunluğu nedeniyle süre uzatımı için Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’na müracaat etmiştir.

Gelir İdaresi’nin ilk verdiği alaycı cevabı sineye çeken ve var gücüyle gecesini gündüzüne katarak beyanname göndermeye çalışan meslek mensupları, Gelir İdaresi’nin ikinci cevabıyla âdeta şaşkına dönmüştür zira idare beyanname verme süresini 29 Nisan 2011 tarihine kadar uzatmıştır. Uzatmıştır uzatmasına da sürenin bitmesine yani gece yarısına tam 12 dakika, yanlış görmediniz, yazıyla yazıyorum ve de altını çiziyorum, ONİKİ DAKİKA kala, saat 23,48’ de beyanname verme süresini uzatmıştır.

 İSMMMO’nun web sayfasında,  siyah başlık altına duyurulan süre uzatımı için ne yazık ki İdareye teşekkür edemeyeceğiz.  Gelir İdaresi’nin, yaklaşık 40 bin civarında üyesi ve binlerce stajyeri olan, Türkiye’nin en büyük meslek odalarından birisine uyguladığı bu davranışın cevabını tarih elbette verecektir. Bizler, gece yarısına 12 dakika kala aldıkları bu karar ile Türkiye’nin ilkleri arasında yer alma başarısını gösteren İdare yöneticilerini kutluyor, siyasi iktidarın bu müstesna Kurumunun daha da anlamlı ilklere imza atmalarını diliyoruz… Ve diyoruz ki;

Cumhuriyetin belki de son kalelerinden olan TURMOB ve onun lokomotiflerinden olan İSMMMO mensuplarının arasında, gece yarısına 12 dakika kala, hâlâ mükelleflerinin beyannamesini gönderemeyecek “sorumsuzlukta” bir meslek mensubunun yer aldığını düşünmüyoruz… 

Tülay Hergünlü
SMMM


MEĞER TÜSİAD “BİTARAF” DEĞİL  “TARAF” MIŞ!

Türk Sanayici ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD) bir Anayasa Taslağı hazırlamış!

 Taslakta Anayasa’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinin değiştirilebileceği , “Cumhuriyet'le ilgili madde hariç değiştirilemez madde olmadığı” görüşü ortaya çıkmış!

Nedir bu üç madde?

MADDE 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

Ve bu üç madde “…hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.” Hükmü ile 4. Madde de koruma altına alınmış.

İşte bütün kıyamet bu üç madde için kopartılıyor. Amaç ülkenin vatanı ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, dilinin yanına başka bir dil, bayrağının yanına başka bir bayrak, başkentinin yerine başka bir başkent, İstiklâl Marşı’nın yerine başka bir marş koymak; Atatürk Milliyetçiliği’ni, milliyetçilik kavramını yok etmek! Neyse ki lütfetmişler de Cumhuriyetle ilgili maddeyi korumuşlar. Onu da şimdilik vakvakları ürkütmemek için bırakmış olsalar gerek…

Türk, Türkçe, Atatürk, Ankara kelimelerine tahammül edemiyorlar. Vatandaşlık tanımında Türklük kavramına yer verilmesini istemiyorlar. Askerliğin “vicdani red” kapsamına alınmasını, herkesin askerlik yapmayı reddetme hakkına sahip olmasını istiyorlar… Kısaca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni devlet yapan tüm değerlerden çok rahatsızlar…

Bu anayasa taslağını hazırlayanlar AKP taraftarı hukukçular. Hazırlatan ise referandum öncesinde başbakanın o meşhur öfkesine mazhar olup, “Bitaraf olanlar bertaraf olur” sözleriyle adeta gözdağı verdiği TÜSİAD…

TÜSİAD bu taslak ile sıkı bir iktidar TARAF” ı olduğunu da tescillemiş oluyor…

TÜSİAD’a destek verenler, anayasa taslağını alkışlayanlar kim?
Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, iktidar, iktidar yanlıları, yandaş basın, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) …İmralı’daki…

TÜSİAD’ın hazırladığı Anayasa taslağı için ne diyor İmralı’daki?

 “Fena değil. Bu konuda benim söylediklerimle örtüşüyor. Benim önerilerime yakın”

(..!)

Biz daha ne söyleyelim? Görünen köy kılavuz ister mi?

TÜSİAD’ın hazırlattığı Anayasa taslağı, tam da seçimler yaklaşmışken AKP’ ye sunulan bir hediyedir. Esasında bu hediye paketinden BDP’ ye de bir pay düşmektedir…

Hadi TÜSİAD bu ülkenin patronlar kulübü, elbette söz söylemeye hakları var. Anayasa taslağı hazırlatmalarını da saygıyla karşılayalım ancak; Hani Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilmesi teklif edilemezdi? Bu durum yürürlükteki anayasamıza göre suç değil mi? Yani değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerin değiştirilmesini teklif eden TÜSİAD ve taslağı hazırlayan hukukçular suç işlemiş olmuyorlar mı?

Anayasa’da Atatürk Milliyetçiliği’ne vurgu yapılmasına karşılar. Atatürk'ün şahsiyetine yönelik bir minnet ve şükran ifadesi yeterliymiş!

Atatürk’e şükran; durmak yok, nankörlüğe devam!

Tüm bu önerileri sineye çektik diyelim, peki Cem Boyner’in sözlerini nereye koyacağız?

“İnsanların özgürlüğü ve onuru ülkenin bölünmesinden daha önemli” imiş!

Böyle diyor Cem Boyner. Biz de buradan sormak istiyoruz;

Bölünmüş bir ülkede özgürlük ve onur kalır mı?

Bölünmüş bir ülkede birlik ve beraberlikten, kardeşlikten söz edilebilir mi?

Bölünmüş bir Türkiye kurda kuşa yem olmaz mı?

Bu sözler ülkenin Güneydoğusu’nda bir özerk devlet kurulmasına yeşil ışık yakmaz mı?

Cem Boyner’in sözlerine gelecek karşılığı biz biliyoruz ama söylemeye dilimiz varmıyor… Tarih elbette bu sözleri hak ettiği yere oturtacaktır…

***

Falih Rıfkı Atay’dan tam da içinde bulunduğumuz günlere ışık tutacak bir hikâyecik:

“Bir akşam nazı geçen arkadaşlarından biri Atatürk’e;

-Düşünmelisiniz ki eğer ölürseniz, heykelinizi paramparça ederler. Yaptıklarınızdan hiç biri ayakta kalmaz. Çok yaşamaya bakmalısınız, dedi.

Bende sofrada idim.

Güldü, işte o zaman bize gönlünün sırrını açtı;

-Unutmayınız ki Mustafa Kemaller yirmi yaşındadır, dedi.”

***

İşte yapılmak istenen budur: Mustafa Kemal ruhunu öldürmek. Bu ruh ölürse ortada ne Türkiye Cumhuriyeti kalır, ne de üzerinde yaşayacağımız bir vatan…

Herkes bunu böyle bilsin!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 26.03.2011


TÜRK BAYRAĞI’NA SAYGI GÖSTEREN, SAYGIYI HAKEDER...

Posta kutuma bir mesaj gelmiş. Kısaltarak ve bazı cümleleri düzelterek alıyorum:

“20 Mart Pazar günü Bakırköy’den trene bindim. Daha doğrusu binmek için bayağı bir mücadele verdim. Tren, Nevruz kutlamalarından dönen kadınlı çocuklu Kürt kökenli vatandaşlarla tıklım tıklım doluydu. Kadınların üzerinde yerel kıyafetler, çocukların ve erkeklerin başlarında yöresel renklerden bantlar... Ben olayın vahametini trene binince farkettim. Çoğunluğu 12,14,15 yaşlarında çocukların hepsinin ellerinde irili ufaklı taşlar... Tren istasyonda durduğunda ellerindeki taşları fırlatmak için kapılara hücum ediyorlar, bir taraftan da “Genciz, Apo’nun askerleriyiz”, “Genciz, Atatürk’ün enayileriyiz”(...) sloganları atıyorlar. Başlarındaki büyükler ise “Tahrik etmeyin” sözleriyle çocukları yatıştırmaya çalışıyorlardı. Onları dikkatle izledim, birbirlerine sevgi ve saygıları yoktu. Yatıştırmaya çalışan büyüklerine bile elle kolla ve sözlerle saldırıyorlardı... Nefret ve kin duygularıyla büyütülen bu çocuklar için endişe duydum.”

Ve devam ediyor bayan okuyucum: “Bulunduğum vagonda benden başka Türk kökenli vatandaş yoktu. İyiki de yoktu. Olsaydı vahim olayların olmasının önüne geçilemezdi. Bense çok üzgündüm. Attıkları sloganlar karşısında kendimi zor tuttum. Bir kelime söylesem hemen oracıkta beni linç edebilirlerdi. Bu hale nasıl gelmiştik? Benim Kürt kökenli arkadaşlarım, komşularım var. Ama benim bayrağıma, Atatürküme, ülkeme yapılan ağır hakaretlere daha ne kadar tahammül edebilirim?”

Evet, daha ne kadar tahammül edilebilir? Kendi ülkemizde kendi bayrağımız indirtiliyor, hatta yakılıyor. Biz bu bayrak için ölmedik mi? Tarihimiz Anadolu kalelerine dikilen düşman bayraklarının indirilmesi için şehit olan onlarca vatan evladının öyküleriyle dolu... Taşıdığı bayrağı arkadaşına teslim edene kadar toprağa düşmeyen şehitlerdir bu bayrağı dimdik tutan...

Bu vatan kolay mı kazanıldı?

Atalarımız birbirimize sataşıp, altında yaşadığımız bayrağı yakıp, birbirimize taş atalım diye mi bu vatanı bize emanet ettiler?

Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında vekillik (!) yapanların, terör örgütünün üniformasını giyip, halkın polisine taşla saldırması için mi?  Ya da bir başka vekilin yine halkın polisine tokat atması için mi?

Kürt kökenli vatandaşların çocuklarına hiç kızmayın, “ taş atan çocuklar yasası”nı da rafa kaldırın. “Git bizi mecliste temsil et” diyerek vekâlet verdiği büyükleri bile, örgüt üniformasını giyip elinde taş ile polise saldırırsa, bu çocuklara daha kötü nasıl bir örnek gösterilebilir?

Polise taş atmaya teşebbüs eden ve tokat atan bu vekiller hakkında savcılar herhalde fezleke için gerekli işlemleri başlatacaklardır...

Yoksa meclis başkanının dediği gibi; “son derece üzücü bir davranış”(...) olarak kabul edilip, bir kaç gün sonra da unutulacak mı? Sonuçta bu ülkenin başbakanına edilen ağır hakaretin bile bedeli 30 bin TL. olduktan sonra...

***

Umarız Kürt kökenli vatandaşlarımız çok geç olmadan “kullanıldıkları” gerçeğini anlarlar ve arkasından gittikleri, şiddet taraftarı parti mensuplarına sandıkta gerekli cevabı verirler...

Bizler ayrım yapmadan hepimiz, bu ülkenin bayrağının altında yaşamaya ve bu toprakları kurda kuzuya yem etmemeye mecburuz. Çıkabilecek bir iç savaş bizi Yugoslavya, Irak ya da Libya’nın durumuna getirebilir. Bu durumda en fazla zararı da yine kandırılan ve kışkırtılan Kürt kökenli Türk vatandaşları görür...

Bayrak yakma, asılı bayrakları indirme son yıllarda ortaya çıktı. Daha önce böyle bir olaya şahit olduğumuzu hatırlamıyorum... Halkın birbirine kin ve nefret duyması için gerekli tüm koşulların oluşması da yine son yıllarda artış gösterdi... Bu durum karşısında iktidar mensuplarının da şapkalarını önlerine alıp düşünmeleri gerekmez mi?

 “Biz nerede hata yaptık?” diye...

*

Tüm halkımızın bu kışkırtmalara kapılmamalarını, sağduyulu davranmalarını, şiddete, etnik ya da dini ayrımcılığa meyilli hiç bir siyasi parti ya da bağımsız adaya oy vermemelerini tavsiye etmeyi, vatandaşlık ve kardeşlik borcu olarak görüyoruz...

Bayrağımız, Anadolumuzun tüm renklerini kucaklayan, birliğimizin ve beraberliğimizin simgesidir... Onda tüm renkler mevcuttur. Kırmızı’da bizimdir, beyaz da, sarı da, yeşil de, mavi de, mor da... Hepsi bizim renklerimizdir...

Türk Bayrağı’na saygı gösteren, saygıyı hak eder...

Tülay Hergünlü

İstanbul, 22.03.2011


18 MART 1915; ATATÜRK TARİH SAHNESİNDE!

Mustafa Kemal ATATÜRK tarih sahnesine ilk kez Çanakkale’de çıktı.

“19. TÜMEN sabah tatbikata çıkacaktı. Bu nedenle herkes erkenden uyanmıştı. Top sesleri duyulmaya başladı. Bir birlik, Arıburnu Koyu’nda gemiler görüldüğünü bildirdi. Kesin bilgi az sonra 9. Tümenden geldi: Düşman Arıburnu’na asker çıkarıyor. M. Kemal çok huzursuz oldu. Hatta telaşlandı. Arıburnu’na ha! Bu can alıcı noktaya niye asker çıkarırdı düşman? Kocabağ ile Kabatepe’yi ele geçirmek için. Eceabat ile Kilitbahir yolunu açmak için.

Kesinlikle durdurulması gereken öldürücü bir hareketti bu. İzzettin Bey şimdiye kadar komutanını hiç böyle görmemişti. M. Kemal haritada Kocadağ’ı göstererek telaşının nedenini açıkladı: ‘Bu kütle Gelibolu Yarımadası’nın kilididir. Burası ele geçerse savaş daha başlamadan biter.’ M. Kemal şöyle düşündü: Çıkarmanın sürdüğü, düşmanın durdurulamayıp yayıldığı anlaşılıyor. Demek ki düşman kalabalık. Düşmanın kıyıda yerleşmesine ve yayılmasına izin verilemez, bu çok tehlikeli olur. Bu hareket bir taburla önlenemez.

Emir beklemek vakit yitirmek olacaktı. Tarihin akışını değiştirecek olan kararı verdi:

Tümen, ordu yedeği olduğu için iki alayını burada bırakacak, bir alayı ve bir dağ

bataryasıyla Arıburnu’na yetişecek, bu tehlikeli hareketi önlemek için düşmana taarruz edecekti. Bu, inisiyatiften daha ileri bir tavır; ağır sorumluluğu olan ancak M. Kemal

gibi birinin verebileceği bir karardı. Ordusunun yedeği olan bir alayı ile bir bataryasını kimseye danışmadan ve haber vermeden savaşa götürecekti. Suçlu görülerek mesleğinden uzaklaştırılabilir, hatta idam edilebilirdi. Bunları düşünmedi ya da önemsemedi. Tehlike her türlü kaygıdan daha önemliydi. Kolordu komutanına ve 9. Tümen komutanına göndermesi için İzzettin Bey’e iki kısa bilgi yazısı not ettirdi. 57. Alay tatbikata çıkmak için çorbasını içmiş, hazır bekliyordu. Toplanma yerine geldi. Biraz da gülümseyerek, ‘Arkadaşlar!’ dedi, ‘Bugün yine bir tatbikata gideceğiz. Fakat bugünkü düşman artık hayal değil gerçektir. Düşman Arıburnu’na çıkmış. En kısa yoldan Kocaçimen’i tutacağız.’

Genç yarbay başa geçti. Batı’ya hareket ettiler. Saat 07.45’ti.” (s.237-239)

“Savaş çok sertleşmişti. 27. Alay’ın durumu Şefik Bey’i çok kaygılandırıyordu. Alayının, Arıburnu kesiminin ve Çanakkale Boğazı’nın bir kurtarıcıya ihtiyacı vardı. Bu çok sıkışık anda 9. Tümen’den bir haber geldi: 19. Tümen Komutanı Yarbay M. Kemal sabah 57. Alay’la birlikte Kocaçimen’e hareket etmişti. Yani, 27. Alay’ın sağ yanının gerisine. Şefik Bey bütün yüreği ile Allah’a hamdetti. Yalnız alayı değil, yalnız Arıburnu değil, Boğaz, dolayısıyla

İstanbul kurtulmuştu.” (s.264)

“Limon Von Sanders, izinsiz hareket eden M. Kemal’in ne korkunç bir felaketi önlediğini, kendisini bir gün içinde yenilen bir ordunun komutanı olmaktan kurtardığını unutmayacaktı.” (s.303)*

Burada Turgut Özakman’ın Çanakkale Zaferi’ni anlattığı Diriliş isimli kitabından çok önemli bazı satırları aktarmaya çalıştım. Elbette 685 sayfadan oluşan bu hacimli eserin her satırı çok önemli. Herkesin mutlaka okuması ve gerçekleri öğrenmesi gerek.

Çanakkale Zaferi’nin sonucu tarihi değiştirmiştir. Bu sonucun en büyük nedeni; Mustafa Kemal’in eşsiz sezgileri, cesareti ve üstün komutanlık başarısıdır. Ve bir dakika sonra öleceğini bile bile ölüme atılan o benzersiz şehitlerin vatan sevdası ve iman gücüdür.

Çanakkale Zaferi’nden Mustafa Kemal’i çıkartmak, onbinlerce tarihî belge ve bilgiye ihanet etmektir. Çanakkale Zaferi, Alman komutanların beceriksizliği yüzünden binlerce vatan evladını toprağa gömen bu milletin, yabancılar tarafından da asla ve asla

yönetilemeyeceğini çok iyi anlatmaktadır.

Çanakkale’nin muhteşem sayfalarından Mustafa Kemal’i çıkartmaya, O’nun tarihi değiştiren rolünü ve kararını yok saymaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

Yazıyı yine Turgut Özakman’ın satırlarıyla bitiriyorum:

“Tarih son kez uyarıyor: Uyuma ey Türk! Dirliğin, birliğin, dilin, benliğin, tarihin, yurdun, adın bir kez daha giderse, bir daha hiçbiri geri dönmez.”

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi’nin 96. Yıldönümü kutlu olsun.

Tülay Hergünlü

*Turgut Özakman, Diriliş

Not: Bu yazıyı Çanakkale Zaferi’nin 94.yıldönümünde yazdım ve “Körüz Biz” isimli kitabıma da aldım. Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yok sayılması, malûm zihniyet tarafından son hızla sürdürüldüğü için ve Türk halkının dikkatini bir kez daha bu tarihi gerçeğe çekebilmek amacıyla bazı yerlerini kısaltarak tekrar yayınlamak gereği duydum.


...”1283”…  “İÇİMİZDE”…

13 MART 1899, Mustafa Kemal’in Harp Okulu’na girdiği, Harbiyeli olduğu tarihtir.

Büyük Önder’in eğitiminin tamamına yakın bir bölümü askeri okullarda geçmiştir.  Selanik Askeri Rüştiyesi (Ortaokul) ,  Manastır Askeri İdadisi (Lise),  İstanbul Harp Okulu ve Harp Akademisi. Mustafa Kemal’in kişiliği ve vatan konusundaki düşüncelerinin daha da olgunlaştığı Harp Okulu yıllarını Ata’nın ağzından dinleyelim:

“Sultan Hamit devri idi. Namık Kemal Bey’in kitaplarını okuyorduk. Bir gece Ali Fuat’ın yanına giderek Namık Kemal’in Vatan Kasidesi’nin teksirini verdim ve ezberlemesini istedim, yavaş sesle de;

’Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin. Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azametten’ diye kasidenin bir parçasını okudum.”

“1901 yılında Harp Okulu’nun 3.sınıfında memleketin durumuna fevkalade üzülüyor, baştaki subayların buna bir çare bulacaklarına inanmıyorduk.  Çare sadece Harp Okulu’ndaki adayların bir öncü subay olarak orduya katılıp bir kuvvet oluşturmasıyla olabilirdi.”

Mustafa Kemal Harp Okulu’nu Teğmen rütbesi ile bitirip 1902 yılında Harp Akademisi’ne girer. Henüz 21 yaşındadır. Ve akademi yıllarını yine Ata’nın ağzından dinleyelim:

“Akademi’de alışılmış derslere iyi çalışıyordum. Bunların dışında bende ve bazı arkadaşlarda yeni düşünceler belirmeye başladı. Yurdun yönetiminde de fenalıklar olduğunu görüyorduk.”

Ve bu düşüncelerle akademi öğrencilerine düşüncelerini anlatmak için el yazısı ile bir gazete çıkarmaya başlarlar. Sınıf içerisinde de ufak bir örgüt oluştururlar. Konuşmalar ve tartışmalar hep aynıdır:

“Bu memleketin hali nedir? Bu memleketin hali ne olacaktır? Vatan bizden hizmet bekliyor. Onun imdadına koşmalıyız arkadaşlar”

Koştular da… Vatanın imdadına koştular ve vatanı kurtarıp, Cumhuriyeti kurdular, Türk Gençliği’ne emanet ettiler…

***

Elimde bir kitap var;  Gazeteci Mustafa Balbay’ın “Zulümhane” isimli kitabı.  Silivri cezaevinde kaleme aldığı (teknolojiden yoksun bırakıldığı için elle yazdığı) kitabın 108. sayfasında Balbay, Harbiye’den derece ile mezun olan Kara Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi’den özel olarak bahsetmiş ve savunmasının ilk sayfalarından birkaç paragraf aktarmış. Aynen alıyorum:

“Burası bizim için Silivri zindan değil. Albay Reşat’ın, Mehmetçiğin ve şimdi de bizlerin milletimizin namusu onuru ve bağımsızlığı için savunduğu Çiğiltepe’dir.

Buradan beni yetiştiren ve bu üniformayı bana lütfeden yüce Türk milletine, tüm silah arkadaşlarıma ve komutanlarıma sesleniyorum. Çiğiltepe kaybedilmeyecek! Gözünüz arkada kalmasın,  burada biz varız.  Burada Mustafa Kemal’in subayları, Türk milletinin askerleri var. Bundan sonra şehitler versek bile kaybedilmeyecek Çiğiltepe.

Bir akşam kendisine nazı geçenlerden biri Mustafa Kemal’e şöyle söyler:

-Düşünmelisiniz ki eğer ölürseniz, heykelinizi paramparça ederler. Yaptıklarınızın hiç biri ayakta kalmaz. Çok yaşamaya bakmalısınız.

Atatürk güler ve şu cevabı verir:

-Unutmayınız ki Mustafa Kemal’ler yirmi yaşındadır.

Ben Mustafa Kemal’i yetiştiren Harbiye mezunuyum. Biz Harbiyeliler her 13 Mart Ata’nın Harbiye’ye giriş töreninde apoleti 1283 okunduğunda ‘içimizde’ diye haykırırız. Bu kürsüden ettiğim askerlik yeminine, milletimin üzerimdeki emeğine, sevdiklerimin güvenine muhalif hareket etmemiş olmanın verdiği vicdan rahatlığı ile size şunu hatırlatmak istiyorum. Mustafa Kemal’in ruhu içimde. Ben bir Mustafa Kemal neferi olarak buradayım. Atatürk yaptıklarıyla biten bir insan değildir. O her kuşakta yeniden başlar. Mustafa Kemal mirası bizim için kocaman bir ikmal deposu, cephe yığınağıdır. Onun üniformasını taşıyorum. Türk milletini Mustafa Kemal adına selamlıyorum.”

Biz de buradan Mustafa Kemal’i ve onun ruhunu taşıyan tüm Mustafa Kemal’leri selamlıyoruz…

**

“Biz bir Ordu Millet’tik. Nice yüzyıllar önce, milletleşmeye ordulaşmakla başladık. Milletin en halsiz düştüğü ve ordunun en perişan bırakıldığı zamanlarda bile Ordu, kendilerine şanlı bir gelecek düşünen gençlerin hayalinde devletin, gene de en kutsal ocağı olarak yaşadı…” (Ş.S.Aydemir, Tek Adam Cilt:1/ S.53

**

Mustafa Kemal Atatürk, rahat uyu…

Mustafa Kemal’ler Çiğiltepe’de nöbette…

Türk ulusunun kurtarıcısı, modern Türkiye’nin kurucusu, en büyük Harbiyeli, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’ye girişinin 112.yıl dönümü ulusumuza kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 13.03.2011


KADAYIFIN ALTI KIZARDI…

 “Siyasetin dört yapraklı yoncası” olarak nitelendirdiğim,  ilk gençliğim ve yetişkinliğimi de içine alan 40 yıllık döneme damga vuran dört siyasi liderden, Alparslan Türkeş ve Bülent Ecevit’in ardından Necmettin Erbakan ‘da vefat etti.  Yoncanın dördüncü yaprağı olarak sadece Süleyman Demirel kaldı… Allah ona uzun ömür versin.

Erbakan hakkında iki gündür yazılıp çiziliyor, tüm televizyon ekranları onunla dolu…Herkes Erbakan’ın ülkeye yaptığı hizmetlerden… bahsediyor. Hatta ilk Türk otomobili olan Devrim arabalarını da onun yaptığı söyleniyor…

Millî Görüşün babası Necmettin Erbakan, siyaset sahnesine 1969 yılında Millî Nizam Partisi ile çıktı.  Onlar millîydi, yerliciydi ancak partinin kuruluş beyannamesinde şu cümleler ilgi çekiyordu:

“ …Büyük Milletimizin çeşitli tesirlerle kendi yolundan saptırılması gayretlerinin hüküm sürdüğü oldukça uzun bir devreden sonra yeniden ulvi ve şanlı tarihi yörüngesi üzerine oturtulması için füzelerin ateşlendiği gündür.”

“Oldukça uzun bir süre” olarak nitelendirilen devre; Cumhuriyet dönemi, “ulvi ve şanlı tarih” ise Osmanlı İmparatorluğu idi...

Ve Necmettin Erbakan başkanlığındaki Millî Görüş hareketi, 1969 yılından bugüne kadar bu çizgisinden hiç ödün vermedi. Onlara göre Cumhuriyet dönemi, Ulus bilinci, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve inkılâpları yok hükmündeydi...Nitekim yıllar sonra, öğrencilerinden oluşan “yenilikçiler” kanadının oluşturduğu AK Parti (AKP) iktidarının başbakanı Recep Tayyip Erdoğan;

“Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır.„ Sözleriyle hocası Erbakan’ın 1969 yılında kaleme aldığı kuruluş beyannamesine nasıl sadık kalındığını ispat etmiştir…

“Biz değiştik, Millî Görüş gömleğimizi çıkarttık” sözleriyle Fazilet Partisi’nden ayrılarak AKP ile yollarına devam eden öğrencileri, dün hocaları ne söylediyse bugün aynen tekrarlamaktadırlar…Maya aynı mayadır ve göle çalınan maya da tutmuştur…

Dün Erbakan; “Ne Mutlu Türküm Diyene’ diye bağırtıyorlar. Bu yanlış. Türk böyle derse Kürdün de ‘Ne Mutlu Kürdüm Diyene’ deme hakkı doğar” sözlerini bugün öğrencisi Recep Tayyip Erdoğan, sözde demokratik (Kürt) açılımında aynen tekrar etmektedir…

Dün Erbakan’ın; “Ulvi ve şanlı tarih”  özlemini bugün talebesi Erdoğan;

“…belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir.“ sözleriyle dile getirmektedir…

Dün Erbakan’ın; “Gün gelecek, rektörler başörtülü kızlarımızın önünde selam duracak” sözleri bugün, yasal düzenlemeyi hiçe sayan uygulamalarıyla bizzat AKP iktidarının rektörleri tarafından hayata geçirilmiş bulunmaktadır…

Türkiye belki “Âdil düzen” e geçemedi ama hocanın saf Müslümanların beynine çaktığı “çiviler” hâlâ yerinde duruyor…

Türk siyasi tarihinde kurduğu dört parti de aynı gerekçeler ile; “Lâik Devlet niteliğinin ve Atatürk Devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı olduğu ve Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri “ nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Öğrencilerinin kurduğu ve sekiz yıldır iktidarda olan AKP’ ye de aynı gerekçelerle dava açıldı. Ancak bu kez kapatma değil kınama cezası çıktı.  Anayasa Mahkemesi’nin 10 üyesi, “AKP laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı” dedi.

Erbakan hocanın öğrencilerinin partisi bu kez kapatılmadı ama kınama cezasının gerekçesi yine aynı nedenlerden oluşmaktaydı: “Laikliğe aykırı faaliyetler…”

Necmettin Erbakan artık aramızda değil ama geride bıraktıkları onun yolundan sapmadan devam edecekler.  “Değiştik, biz Millî Görüşçü değiliz “diyenler bile…

Hem artık partileri de kapanmayacak. Zira tüm yasal organların kontrolü öğrencilerinin elinde…

Necmettin Erbakan her şeye rağmen Batıcı, ya da ABD yanlısı değildi.  AB’ ye girmeye de karşıydı. Bu düşüncelerini benimserdim, eğer Atatürk Devrimleri'ne karşı olmasaydı…

***

Rahat uyu hoca; emanetin emin ellerde… Bugün öğrencilerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm yönetim kademelerinde yerlerini almış durumdalar. Onlar:

„2000’li yılların dünyasında ve büyük dünya ailesinin bir birimi olan Türkiye’de artık Kemalizm’e ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur¼„

“demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme geçmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile düzenler gelir, düzenler gider.“

Diyenlerdir…

Onları sen yetiştirdin…

Gözün arkada kalmasın…

Kadayıfın altı kızardı, şimdi sıra üstünde…

***

Necmettin Erbakan’a Allah’tan rahmet, sevenlerine de baş sağlığı diliyorum.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 28.02 2011


BAYRAMPAŞA CEZAEVİ VE DOMATES TARLALARI

Bayrampaşa Cezaevi kapatıldı. Arsası İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne devredildi. İmar planı ile ilgili değişiklik de Belediye Meclisi tarafından onaylandı. Arsasının 127 dönüm olduğu söylenen cezaevinin yerine TOKİ 3000 adet konut yapacakmış!

Hayırlı olsun!

Bu kadar büyük ve getirisi muhteşem olabilecek araziye, müteahhit belediyenin yeşil alan yapacak hali yok elbette...

“Sende tutturdun bir yeşil alan, hem ne bu yazının başlığındaki domates tarlaları, ne ilgisi var cezaevi ile?” diyenleriniz olacaktır, anlatayım:

Bayrampaşa Cezaevi’nin bulunduğu binlerce dönüm arazi, benim ilkokula başladığım yıllarda domates tarlalarıyla kaplıydı. Yani 60’lı yıllardan bahsediyorum.

Tarlaların ortasında küçük birer çadır konduran yaşlılar, buralarda domates satarlardı. Hani şimdilerde yazlıkçıların pek rağbet ettiği “tarlasından satış” olayı yani...

Biz çocuklar sepetimizin içine doldurduğumuz domateslere itibar etmez, yol kenarlarından sarkan domatesleri koparır, bir güzel afiyetle yerdik. O zamanların domatesleri elma gibi yenirdi. Şimdinin hormonlu, içi boş ya da kazık gibi tatsız domateslerinden çok farklıydı.

İşte ben o yemyeşil domates tarlalarının yerlerinden sökülmesine tanık olan çocuklardanım. Ve de cezaevinin temellerinde oynayanlardan...

Çocuktuk, yeşilin değerini bilmezdik, çünkü dört bir tarafımız yeşildi, yemyeşildi... Domates tarlalarının sökülmesinin tehlikesini ancak yetişkin olunca kavrayabildik...

Evet, o yıllarda Bayrampaşa, İstanbul’un yeni yeni gelişen ve Balkan ülkelerinden göç alan yerleşim yerlerindendi. Hani İstanbul’un Boğaz, Çamlıca, Üsküdar,  Beyoğlu, Makriköy (Bakırköy) ve benzer semtlerinden ibaret olduğunu zanneden bazı yazarlarımızın kitaplarına konu etmediği, “ kız sen İstanbulun neresindensin? “diye soran şarkıların sözlerinde yer alamayan semtlerdendi, ama yemyeşildi...

Hadi yeri gelmişken size Esenler’deki Büyük İstanbul Otogarı’nın o eski halini de anlatayım:

Bugün Anadolu’nun dört bir tarafına kalkan otobüsleri barındıran otogarın yerinde, bizim adını “Arka Tepe” taktığımız yemyeşil bir arazi bulunurdu. Ortasından dere akardı. Dere kenarındaki kurbağaları yakalamak için az uğraşmazdık. Aklımda kaldığı kadarıyla iki ya da üç tane de tarihi olduğu söylenen su kuleleri vardı. Etraflarında döner kovalamaca oynardık. Şimdilerde su kulelerinin yerleşim alanı içinde kaldığını duydum. Ne yazık!

Arka Tepe bizim Hıdırellez’ler de, 1 Mayıs Bahar Bayramları’ nda (o yıllarda 1 Mayıs’ın adı Bahar Bayramı idi) piknik yapmaya, oyunlar oynamaya gittiğimiz mesire yerimizdi. Gün boyunca burada eğlenir, yemekler yer, boyumuzu aşan otların arasına uzanır, masmavi gökyüzünü seyrederdik. Annelerimiz bize papatyalardan taçlar yapar, onları başımıza takardık. Tarlalardan topladığımız gelinciklerden gelincik şurubu, bazı bahçelerden topladığımız gül yapraklarından da gül şurubu yapardık. Gelincik ve gül yapraklarını içine su doldurduğumuz bir şişenin içine koyar, biraz da limon tuzu katar, şurup olmaları için güneşe bırakırdık… İçimi enfes olurdu…  

Siz hiç gelincik şurubu içtiniz mi? Ya da gül şurubu?

Uçurtma uçurur, tepeden aşağıya çılgınca koşardık. Büyük ağaçlara salıncaklar kurar, bayır aşağıya sallanırdık. Bayramlarda kayık salıncaklar kurulurdu. İki kişi salıncağın başında ayakta durur, bir kişi ortaya otururduk. İki başta duranlar ileri geri yaylanarak salıncağı sallardık. Akşamüstü toparlanır evlerimize doğru yola çıkardık. Her seferinde arkama dönüp, geride bıraktığımız o eşsiz sessizliği dinlediğimi bugün bile hatırlarım. Geride bıraktığımız o güzelim doğal oyun alanımız hiç aklımdan çıkmaz.

Siz hiç çocukluğunuzda bayırdan aşağı koşup, boylu boyunca yemyeşil otların arasına uzanıp, masmavi gökyüzünü seyrettiniz mi? Ben seyrettim.

İşte bundandır hüznüm...

Yok edilen yeşilliklerin yerine cezaevi, otogar ve bir sürü konut inşa edildi. Bugünün çocuklarına bir karış yeşil alan bırakılmadı. Onları dört duvar arasına, havasız atari ve bowling salonlarına, dershanelere hapsettiler...

Dünyalarındaki renkler, televizyon karşısında gördükleri renklerden ibaret oldu. Sanal renklerden, sanal arkadaşlıklardan oluşan, ekranlara hapsolmuş sanal dünyaları oldu...

İşte bundandır üzüntüm...

Ve bu nedenle de diyorum ki;

Bizim yemyeşil, rengârenk anılarımız var. Bugünün çocuklarının da olsun!

Bayrampaşa Cezaevi’nin arazisini eski sahiplerine iade edin. Domates tarlalarına ve çocuklara...

Herşey “TOKİ” demek değildir...

İstanbul’un yeşilini geri verin, çocuklara yeşil anılar hazırlayın!

Bunu çocuklara borçlusunuz!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 24.02.2011


BU SÖZLER BANA YETER…

Bugün (13 Şubat 2011, Pazar) TRT’de yayınlanan Politik Açılım Programı’na, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuk edildi. Doğrusu tamamen iktidar yanlısı bir yayın politikası izlediğini düşündüğümüz TRT’ ye, ana muhalefet partisi genel başkanının konuk edilmesine şaşırmadık desem yalan olur.

Yayın tarihinin en fazla yandaş kadro istihdamını sağlayan TRT’ de bir şeyler mi değişiyor ne dersiniz? Hele de katıksız bir AKP taraftarı olan dört gazetecinin bu programı sunduğu düşünülünce…

Kısaca Kemal Kılıçdaroğlu TRT boykotunu bozmuş oldu…

Her ne olduysa iyi olmuş. Zira bir devlet televizyonunun yayın politikası, tarafsızlık üzerine kurulmalıdır. Ümidimiz tüm kanalların tarafsız bir yayın politikası izleyerek, diğer siyasi parti liderlerini de programlarında ağırlamalarıdır. Örnek olarak, Başkent Televizyonu  (Kanal B) de sunulan bir programa, Başbakan Erdoğan’ın ya da diğer AKP kurmaylarının katılması, ülkemizin üzerine çöken siyasi gerginliğin bir nebze de olsa yumuşamasına zemin hazırlayabilir.

Her ne kadar bazı sorular AKP iktidarına pirim devşirme amacı gütse de, program genel de sakin ve düzeyli bir hava içerisinde geçti. Kılıçdaroğlu da bazı sorulara net cevaplar veremese de bir şeyin altını kesin çizgilerle çizdi:

“Ayrılık yok, hiç kimse ayrılıktan söz etmesin. Bizim hiç kimseye verecek bir karış toprağımız yok. Biz İstiklâl Savaşı’nı birlikte kazandık. Lozan’a bağlı kalacağız”…

İşte bu cümleler bana yeter de artar bile… Benim için ülkemin birliği ve bütünlüğü önemlidir… Cumhuriyetim ve devrimleri kutsaldır. Mustafa Kemal’in ilke ve İnkılâpları’ndan vazgeçilemez… Ulusal yapı değiştirilemez…

Tek bayrak, tek devlet…

Tek bir vatan evladının burnu bile kanamadan…

Mutlu ve huzurlu…

Kardeşçe bir yaşam…

Birlikte, güçlü bir Türkiye yaratarak…

Yaşamak…

Nazımın dediği gibi;

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”

Yaşamak…

Bunun dışında çözümlenemeyecek hiçbir sorunumuz yoktur…

***

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun altını çizdiği bu cümleler önemlidir…

Bizim hiç kimseye verecek bir karış toprağımız yoktur…

Salt bu sözler için bile CHP’ ye oy vermeye değer…

Bilmem anlatabildim mi?

Tülay Hergünlü

İstanbul, 13.02.2010


ÖFKELİ GENÇLİK…

Bulunduğumuz yerde güzel bir koruluk var.  Ben de havanın güzel olmasından istifade edip biraz yürümek istedim.  Birden birkaç adım ileride bir grup gencin itişmeye başladığını fark ettim. Önce şakalaşıyorlar sandım ama daha ne olduğunu tam anlayamadan 8-10 kişilik grup bir genci fena halde dövmeye başladılar.  Çevreden birkaç kişi daha olay yerine koştuk biz gelene kadar genci yere yatırıp sağdan soldan kafasına gözüne aldırmadan tekmelemeye başladılar. Aralarına girdik, bağıra çağıra genci ellerinden almayı başardık. Eminim yetişmeseydik,  çok daha vahim bir durum meydana gelecekti.

Hemen polisi aradık.  Çocuğu yerden kaldırdık. Burnu kanıyordu. Bir taraftan da “gözüm, gözüm” diye inlemeye başladı. Güzüne darbe yedi zannettik ama meğer biber gazı sıkmışlar… Bildiğiniz gibi biber gazı artık peynir ekmek gibi satılıyor…

10-15 dakika sonra polis geldi. Tabii bu arada dayakçı çete çoktan ortadan yok olmuştu. Memurlara durumu anlattık. Polis de bıkmış olmalı ki olayı çok fazla önemsemediler. Gencin ifadesini bile almadılar. Ben” biz yetişmeseydik bu çocuğun durumu daha da ciddi olabilirdi. Peki, şimdi ne olacak, bu çocuk dayağı yediğiyle mi kalacak?” dedim. Memur, “biz şimdi çevreyi aramaya çıkıyoruz, onları buluruz” dedi.  Neye göre bulacaklardı?   Ellerinde ifade yok, gencin adını bile almadılar… Neyse dedim ya, polis de bıkmış artık. Kim bilir bu şekilde günde kaç olay ile karşılaşıyorlar…

***

Yürürken kafamı kurcalayan soruya cevap bulmaya çalıştım. Bu gençleri, bu kadar acımasız yapan neydi? Hangi nefret pınarından besleniyorlardı? Hadi diyelim ki serde delikanlılık var, kanları kaynıyor, ama yere yatırdıkları bir cana böylesine acımasızca saldırmak… İşte bunun cevabını bulamakta zorlandım… Sadece gözümün önünde meydana gelen olayın aynısını, televizyon dizilerinde onlarca kez izlediğimi hatırladım.  Özellikle de okul dizilerinde yaşanan gençler arasındaki, fakir- zengin uçurumunun ortaya çıkardığı nefreti, bir karış etekleriyle bir o gencin, bir bu gencin kollarına koşan liseli genç kızları, elde- belde silah, kan kokan dizileri düşündüm…

Gençleri sadece diziler mi etkiliyor? Peki ya ailevi ve çevresel etkenler? İşsizlik, göç, cehalet, sefalet, töre, terör, ilgisizlik, sevgisizlik… Bunlar etkilemiyor mu?

Okul harçlığını çıkartmak için inşaatlarda çalışan üniversiteli gencin, inşaattan düşerek ölümü yoksulluğun bir sonucu değil mi? Peki ya, kapı zili nedeniyle 18 yaşındaki genci bıçaklayarak öldüren beş genç, aşkına karşılık vermediği için 16 yaşındaki genç kızı yakarak ölümüne neden olan 19 yaşındaki genç, barışma teklifini kabul etmediği için kız arkadaşını silahla öldüren ve ardından kendisi de intihar eden genç ve daha nice gençlerin dramı hangi bahane ile açıklanabilir?

Terörün ele geçirdiği gençlerimizin, polise taş atan, kalkan olarak kullanılan çocuklarımızın, hangi bahanenin arkasına sığınarak kurban olmasına seyirci kalacağız?

Dayak yiyen genç diyor ki, “keşke emaneti yanıma alsaydım”

“Emanet” yani silah… Daha 18 yaşında…

Çok değil, daha birkaç ay önce basının adına “Teksas Yasası” dediği Silah Yasası, silah taşıma ruhsatını 2, silah bulundurma ruhsatını 5′e çıkartırken, pompalı silah kullanma yaşını ise 18′e indirmemiş miydi?

(…)

Türk toplumu öfkeli ve tahammülsüz bir toplum haline getirildi… Haliyle böyle bir toplumda yetişen gençlik de bu durumdan etkileniyor.

Geleceğimizin teminatı olan gençlerimizi koruyamıyoruz…

Başbakanı bile öfke dolu bir toplum da, daha iyi bir gençliğin nasıl yetişmesi gerektiğinin cevabını psikologlara, toplum bilimcilere, siyasilere ve de bilumum bir bilenlere bırakıyorum…

Elbette Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı, Millî Eğitim Bakanı ve İç İşleri Bakanının da verecek cevapları vardır…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 06.02.2011


JAPON ŞOFÖRLER VE VATANDAŞLIK BİLİNCİ…

Elimde bir kitap var. Adı; ”Çözüm, Yetişmiş İnsanda 3 ‘S’ Yaklaşımı” Kitap Beyaz Yayınları’ndan çıkmış. Yazarı Dr. Müh. Nuri Gökalp… İlk bölümü şöyle başlıyor: “Gelişmiş Ülkeler Nasıl Başardı?” ve dünyadan çok özel başarı örnekleriyle devam ediyor.

Kitabı sonuna kadar okudum. Sizlere de tavsiye ediyorum. Yabancı mallara olan düşkünlüğümüze ve içine düştüğümüz/düşürüldüğümüz tüketim çılgınlığımıza, kaybettiğimiz vatandaşlık bilincimize uygun düşeceğine inandığım bir bölümünü sizlerle paylaşmak istedim:

“JAPON ŞOFÖRLER

Dokunulmaz özellikli insanların sorumluluk anlayışları için yaptıklarının ülkelerine yararlarını açıklayan örnek bir olay: Japon şoförler, önemli örnektirler. ABD’ liler Ford arabalarını Japonya’da satmak üzere 75 adet Ford arabayı Japonya’ya gönderirler. Arabaları showroomlara (sergi salonu T.H.N.) götürmek üzere gelen şoförler götürecekleri arabaların Ford arabaları olduğunu görünce hepsi birden tepki göstererek arabaları götürmekten vazgeçerler. İkinci, üçüncü posta şoförler de geldiğinde aynı şeyi yapınca tuhafınıza gidecek ama Ford arabaları limandan showrooma götürmek üzere ABD’ den şoförler getirilmiş olur. Merak edip sebebini araştıran Amerikalılara, Japonlar; bu Ford arabalar Japonya’da satıldığında her araba bir Japon arabasının satışını engelleyecek. Dolayısıyla Japon çalışanın da işinin bir kısmını engellemiş elinden almış olacak. Ve her satılan arabanın parası kadar döviz Japonya’nın dışına çıkmış olacak. Böyle aleyhimizdeki bir işe biz alet olmayız.”

Ve kitabın yazarı Nuri Gökalp olayı şöyle yorumlamış: “ Bunu şoförler nasıl yapmış oldu. Çünkü şoförlerin tamamı eğitim ve öğrenim görmüş elemanlardı. Bilgiyi içselleştirmiş ve öğrenmiş, bilinç sahibi insanlar olup bilgi üretimi ile kullanımını bilen elemanlardı. Ayrıca sorumluluk duygusunu kavramış örnek vatandaşlardı. Ölçmesini bilen duyarlı ve örnek insanlardı. Kısaca dokunulmazlardandı.

O zaman sizlere de eğitiminizi sormadan ayda en az iki kitap okumak üzere yılda 24 kitap okuyarak kısaca hem ülkenizde hem de dünyada olup bitenleri okumak zorunda olmalısınız. Günde en az iki haber kanalından bir yurtiçi ve bir de yurt dışı haberleri takip etmelisiniz… Kısaca okumalı, öğrenmeli, bilmelisiniz Neden mi?

Hatırlayın, sanayi dönemi işçiliğinden bilgi çağı işçiliğine geçmek zorundasınız…

***

Bütünü göremeyip ayrıntılara takılan zihniyet, Devrim projesini rafa kaldırdı, Devrim’i de bir depoya tıktı…

1946 yılından itibaren 12-18 Aralık tarihleri arasında kutlanmakta olan Yerli Malı Haftası’nın 1983 yılında yani Turgut Özal iktidarında ismi değiştirilerek “ Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası” oldu. Daha sonra da unutturuldu…

Küresel sermaye bulabildiği her yerde dev alış veriş merkezleri inşa ediyor. Ekmek sepetinden tutunda, limon sıkacağına kadar neredeyse tüm mutfak malzemeleri, oyuncaklar, giysiler ve daha pek çok yabacı malzeme bu alışveriş merkezlerinin raflarını süslüyor…

E5 karayolunun Cevizlibağ’dan Büyükçekmece’ye kadar olan uzantısının iki yanında sayıları yirmiyi geçen dev alışveriş merkezleri yükseldi. Bulabildikleri her yeşil alana bir alış veriş merkezi inşa ediliyor. Fabrikalarımız âtıl hale getirilip yerini alış veriş merkezlerine bırakıyor. İşte size İstanbul’dan bir kaç örnek;

Bakırköylüler bilirler, eski Vita Fabrikası’nın yerinde ve karşısında dev alış veriş merkezleri yükseliyor. Tekstilimizin gururlarından Aksu Fabrikası ve Zeytinburnu’ndaki Sümerbank Bez Fabrikası kaderine terk edildi. Aksu fabrikasının yerine konut inşa edileceği söyleniyor. Yine Bakırköy’ün eski adliye sarayı ve önünde eskiden lunaparkın kurulduğu büyük arazinin yerine de 23 katlı binalar ve alış veriş merkezi yapılacağı söylentisi yaygın… Bakırköy’ün simgesi olmuş İncirlideki Ömür Restaurant’ın yerinde yeller esmiyor, alış veriş merkezi yükseliyor… Bahçelievler’in girişinde yükselen, güneşini kesen dev alış veriş merkezinin yerine hastahane yapılacağı söylenmişti ama nedense olmadı… Beylikdüzü girişinde beş alış veriş merkezi bir arada. Semtin içindekilerden söz etmiyorum. Barzani’nin ülkesine satılan çocukların oyun yeri Tatilya’nın yerine ise yine dev bir alış veriş merkezi yapılıyor…

***

Yıllardır yazarız, söyleriz: Biz Avrupa Birliği’ne giremeyiz. Çünkü biz aç bir pazarız ve onlar bizim bağrımıza Gümrük Birliği hançerini dayamışlar, soluğumuzu kesiyorlar…

Bu işsizlikte nasıl bu kadar çok alış veriş merkezi ayakta kalmayı başarıyor diye soracak olursanız işte size cevabı; Cebimizdeki onlarca kredi kartı ile…

İlk Cumhurbaşkanını, Millî Marşını bilmeyen, ülkeyi yönetenleri, başbakanı ve Cumhurbaşkanını tanımayan, yerel ve genel seçimlerin ne için yapıldığından haberdar olmayan, günde onlarca dizi izleyen, çöpçatan programlarından başını kaldıramayan, işsizlikten ve ekonomik sıkıntılardan bunalmış, asabi siyasetten sinirleri bozulmuş bir milletten yeniden vatandaşlık bilinci yaratmak zordur ancak imkânsız da değildir.  

Yeniden bir vatandaşlık bilinci yaratmak, yeni bir Kuvayi Milliye yaratmak ile eş anlamlıdır.

Ve ilk olarak öğretilmesi gereken, Tema Vakfı Onursal Başkanı Sayın Hayrettin Karaca’nın o basit ama her harfinden vatandaşlık bilinci yükselen cümlesi olmalıdır:

“Biz almazsak satamazlar”

***

Evet, bu kitapta yer alan Japon şoförler örneği vatandaşlık bilincine çok iyi bir örnektir… İki atom bombası yiyen Japonya bugün dünya devlerinin arasındaki yerini işte bu vatandaşlık bilinciyle almıştır…

Her şey bizde yani halkta bitmektedir. Önce kendimizi yetiştirmeliyiz…

 “Yerli malı Yurdun malı”

“Biz almazsak satamazlar”

“Biz seçmezsek yönetemezler”

“Biz istemezsek bölemezler”

“Biz bilirsek kandıramazlar”

Yetişmiş insan neyi aldığını, kimi seçtiğini, neden seçtiğini bilen insandır... Yetişmiş insan düşünen, araştıran, hesap soran, hakkını arayan, tepki koyan, özgür ve tarafsız düşünebilen insandır…

Kapanan her fabrika küresel sermayeye yer açmaktadır…

Devrim’i tıkıldığı depodan çıkartamazsak, o depoya millet olarak bizi tıkacaklarını bilmek, dokunulmaz olmanın gereğidir…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 27.01.2011


YALAN!..

Günlerdir bir “ucube” tartışması sürüp gidiyor. Başbakan Erdoğan’ın Kars’ta ki insanlık anıtına “ucube” demesi ile gündem bir anda değişti. Burada heykelin sanatsal durumunu tartışacak değiliz. Zaten günlerdir yazılan yazıldı, çizilen çizildi… Ancak bir şey var ki o göz ardı edildi;

Halka yalan söylendi!

Başbakan’ın heykel için “ucube” dediğini ekranlar aynen verdi, gazeteler yazdı. Ancak Kültür Bakanı  Ertuğrul Günay çıktı ve 70 milyon Türk vatandaşının gözünün içine baka, baka, “Başbakan heykel için ucube demedi, çevredeki yapılar için söyledi” dedi…

Halka yalan söyledi!

Gözlerimize, kulaklarımıza mı inanalım, yoksa Ertuğrul Günay’ın sözlerine mi?

Neyse ki Başbakan çıktı da “ucubeyi heykel için söyledim” dedi.

Başbakan bu sayede, milletin Kültür Bakanı tarafından aptal yerine konulmasına da engel oldu… Başbakan Erdoğan’ı seversiniz ya da sevmezsiniz ama en azından söylediği sözün arkasında durdu. 

Burada vahim olan hükûmetin bir bakanının çıkıp halka yalan söylemesidir. Başbakanını korumak için söylemiş olabilir ancak sonuçta Kültür Bakanı Ertuğrul Günay hem bu millete yalan söylemiş hem de aptal yerine koymuştur… Ayrıca Başbakan’ın korunmaya ihtiyacı olduğunu sanmıyoruz.  O, kendisini maaşallah pek de güzel savunuyor…

Üzücü olan ise bir Allah’ın kulunun çıkıp ta, “Sayın Bakan, biz Başbakan’ın heykel için ‘ucube’ dediğini ekranlardan izledik. Modern iletişim çağında, kameralar önünde, ağızdan çıkan her sözün milyonlara aynı anda ulaşması imkânına sahibiz çok şükür. Ve zâtı âliniz nasıl oluyor da bizim duyduğumuz ‘ucube’ sözcüğünü duymuyor? Siz bu milleti aptal mı zannediyorsunuz? Kendinize gelin!” demiyor.

İktidarın ağır topu Bülent Arınç bile,” Allah kimseyi Ertuğrul Günay’ın durumuna düşürmesin” diyerek olayın vahametini ortaya döküyor. Ama Bakan hiç oralı olmuyor. Pişkin pişkin kameralara tebessümler atıyor, Kendisini istifaya davet eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na; “ aç tavuk kendisini buğday ambarında görürmüş” veciz cümlesiyle son derece seviyeli(!) bir cevap veriyor…

İstifa etse ne olacak? Gidecek başka yeri de yok. Öyle ya bir insan kaç kez 360O derece dönebilir ki… Eh bakanlık koltuğu bu, insana her zaman nasip olmaz!  Hem biz Millet olarak böyle onurlu eylemlere alışık değiliz. Türkiye’de onuruyla istifa eden kaç siyasetçi tanıdık? Birkaç gün sonra da unutur gideriz…

Başbakan Erdoğan’ın yakınındakilere sahip çıktığı bilinen bir gerçek. Her fırsatta “ben valimi, bakanımı, polisimi v.b. kişilerimi kimseye ezdirmem” demesiyle ünlüdür… Evet, kimseye ezdirmez ama bir müddet sonra o kişi bir anda gözden düşer, silinir, yok olur. İşte size bir örnek; Kemal Unakıtan... Gelmiş geçmiş en cingöz Maliye Bakanı’ndan bir eser var mı? Hani, nerede?

***

Bu devran hep böyle dönmez, bu iktidar tahtı her zaman aynı kişilere bâki kalmaz… Rüzgârların ne zaman yön değiştireceği ise hiç belli olmaz… Sırası gelen gider… Dünya da hiçbir saltanat sonsuza kadar sürmez…Yalanla iman da bir arada durmaz…

Yalan üzerinden siyaset üretenler, bir koltuk uğruna bu milletin gözünün içine baka baka yalan söyleyenler, bir gün bunun hesabını sandıkta verirler… 

“Yalan atla gider, hakikat ise yürür, ama yine de tam zamanında yetişir. “Japon atasözü.

Bu milleti aptal yerine koyanlar, bunu akıllarından çıkarmasalar iyi olur!

Unutmadan, Başbakan'ın Sarıkamış’ta şehit düşen dedesini de çok merak ediyoruz...

Tülay Hergünlü

İstanbul, 16.01.2011


TARİH BU İKİ OLAYI AFFETMEYECEKTİR!

Cumhuriyet tarihinde bu milletin vicdanını sızlatan çok olay gerçekleşmiştir. Ancak iki olay var ki adeta vicdanları kanatmıştır.

Habur karşılaması ve Hizbullah karşılaması…

Habur’dan vatan topraklarına, elini kolunu sallaya sallaya giren bölücü terör örgütü mensuplarının davul zurna ile karşılanmasının şok görüntüleri henüz hafızalardaki tazeliğini korurken, şimdi de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılananların serbest bırakılması ve yüzlerce insanın tekbir getirerek halay çekmesi vicdanları kanattı…

Elbette, uzun tutukluluk sürelerinin cezaya dönüşmesi,  olası suçsuz insanların, yıllarca süren davaları sonucunda hapislerde sürünüp, daha sonra da “pardon siz suçsuzmuşsunuz” diyerek serbest bırakılması, insan haklarıyla bağdaşmayacak bir uygulamadır. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Tutukluluk sürelerinin AB standartlarına çekilmesi için geç bile kalınmıştır. Ancak cinayetle yargılanan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alması beklenen kişilerin davalarının bir sonuca bağlanmadan salıverilmelerinin, insan haklarıyla bağdaştığı da söylenemez.  

Tutukluluk sürelerini kısaltan Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK)’ nun 102. Maddesi’nin,        1 Ocak 2011 tarihinde yürürlüğe girmesi ile katilleri, mafya babalarını uzun tutukluluk süreleri nedeniyle salıverenlerin vicdanları rahat mı bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da kafalarda biriken soru işaretlerinin cevaplanmayı beklediğidir.

İktidar istediği kadar, modern ve devasa adliye binaları yapmakla övünsün, buralarda iş bitirecek, tutukluluk süresi dolmadan karar verecek ve uygulayacak sistemi oluşturamadıktan sonra neye yarar?

Sizler sistemi iyileştiremeyin, yıllarca davaları sonuçlandıramayın, kâğıt üzerinde yapılan hukuk düzenlemeleri ile adalet dağıtmaya (!) kalkışın, sonuçta da katilleri, mafya mensuplarını, kadın, çocuk demeden tetiğe basan canileri, insafsızları dışarı çıkartın!

Adama sormazlar mı?

Bu nasıl bir adalettir?!

Bu nasıl bir hukuk sistemidir?

Başka sorular da kafamıza takılıyor;

2004 yılında hazırlanan bu yasa neden şimdi yürürlüğe giriyor? Neden altı yıl bekleniyor? Ve aradan geçen altı yıllık sürede, bu kanundan yararlanacak kişilerin kimler olduğu ve sonuçları neden tespit edilemiyor?

Tutuksuz yargılanmak üzere salıverdiğiniz bu kişiler, suçlu bulunursa ve yurt dışına çıkmayı da başardıysa ne yapacaksınız?

CMK 102 ile bölücü terör örgütü mensupları da serbest bırakılacak mı? Bu yasanın kıyısından kenarından İmralı’da yatan örgüt başına da bir pay çıkabilir mi?

Uzun tutukluluk sürelerinin makul bir seviyeye çekilmesi bahanesi, “genel af” için bir zemin hazırlığı olabilir mi?

Sizce güzeller güzeli Münevver’i hayattan koparanlar da serbest kalabilir mi?

Ya Gonca Kuriş’in çocukları? Onların gözlerinin içine nasıl bakacaksınız? Bu çocukların adalete güvenmelerini nasıl sağlayacaksınız?

Peki, AB’ nin insan hakları havarileri bu olaya ne diyor?

Sonuçta biz vatandaşız. Hukuktan da anlamayız. Bu sorular ister istemez kafamızda yer ediyor ve yanıtlarını arıyor… Sonuçta hukukçular bile fikir birliği edemezken, Adalet Bakanlığı ‘nın Yargıtay’ı, Yargıtayın’da Adalet Bakanlığı’nı suçladığı da düşünülürse… Biz gariban vatandaşın kafasında bir sürü soru işaretinin oluşması çok normal değil mi?

***

Kim ne derse, nasıl savunursa savunsun, Türkiye’de hukuk sitemi ağır bir yara daha almıştır…

“Devran döner, zaman değişir. Bizim halkımız ‘balık hafızalıdır’ üç gün sonra hepsini unutur, biz kaldığımız yerden devam edelim, ” diye düşünenlere naçizane bir çift sözümüz olacak:  

Evet, çok haklısınız halk unutur, ama nasıl unutur?

Geçmişte olduğu gibi, gelecekte de daha çok iktidarı seçim sandıklarına gömer… Arkasını döner ve unutur…

Ancak, bu iki karşılama görüntüleri tarih sayfalarındaki yerini almıştır. Sorumluları da…

Tarih ise unutmaz ve affetmez…

Bu şekilde tarih sayfalarında yerini almak istemeyenlerin “atı alanın Üsküdar’ı geçmesinden” önce gereğini yapması, bu vahim hatadan geri adım atması gerekmektedir.

Zararın neresinden dönülürse kârdır…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 05.01.2011


SAYENİZDE… HAMDOLSUN! (3)

Sadaka siyasetini öğrendik…

İhaleci, iş bitirici, zengin tüccar siyasetçilerimiz çoğaldı…

Dünyanın sayılı zenginleri arasında yer aldığı iddia edilen bir başbakana sahibiz…

Emek sömürüsü arttı… Emekli silindir gibi ezildi…

İşsizlik aldı başını gitti… Her üç gençten ikisi işsiz…

35 yaşın üstündeki emek gücü sizlere ömür…

Esnaf ve KOBİ’ ler can çekişiyor…

Topla, tüfekle işgal edilemedik ama küresel sermayenin oluşturduğu, Alış Veriş Merkezleri (AVM)  ler, dört bir yanımızı sardı…

İngiliz yanımızda, Fransız karşımızda, Alman arkamızda...Çin malları ise her yerimizde!..

Avrupa Birliği (AB)’ne giremedik ama 70 milyonluk dev bir pazar olduk! Her şeyi alıyoruz…

Üniversite mezunlarımızdan tezgâhtar ordusu yetiştirdik…

Sıcak para cenneti haline geldik…

Merkez Bankası bile korktu!

Elin yabancısı ümüğümüze çöküp, düşük kur, yüksek faizden malı götürüyor…

Ben ülkemi âdeta pazarlamakla mükellefim” diyen bir başbakana sahip olmak her ülkeye nasip olmaz…

Millî değerlerimiz, bankalarımız, topraklarımız, limanlarımız, koylarımız v.b. babalar gibi yabancılara satıldı…

Türk sularının özelleştirilmesi, Fırat ve Dicle’nin uluslar arası kullanıma açılması da sırada…

Yeni Maden Yasası ve uygulama yönetmeliğini bilenler yorumluyor;

Ulusal madenler sömürü ve talana açılacak!”

Çiftçilik ve hayvancılık can çekişiyor!..

Dünyanın tahıl ambarı Türkiye, buğdayını, pamuğunu, şeker kamışını dışarıdan ithal ediyor!..

Tohumumuzu  ABD ve İsrail’den alıyoruz… Kısır tohumlar toprağımızı da kısırlaştırıyor…

ET’e ettiklerini ise ne siz sorun ne de biz söyleyelim…

Sayenizde… Hamdolsun!

***

Hidro Elektrik Santralleri (HES)  ile ülkenin sularını kurutma, topraklarını bataklığa çevirme yolunda ciddi adımlar atıldı…

Güzelim Karadeniz’in yemyeşil yaylaları, İkizdere ve diğerleri tehlike altında…

Allianoi ve daha kim bilir nerelerdeki Allianoi’ lerimiz toprağa verildi…

İstanbul’un su havzaları da imara açıldı…

Denilen o ki; Ordunun elindeki bazı araziler de golf sahalarına ve imara açılacakmış!..

Yemin etmişler bir kere, memlekette bir karış yeşil alan bırakmayacaklar!..

Başlangıçta fakir fukaraya konut yapmak için kurulan TOKİ, ahtapot gibi maşallah! Kolları tüm ülkeyi sarıp, sarmaladı…

TOKİ Kondu’larımız ve TOKİ Getto‘ larımız oldu…

Eski site devletleri gibi, büyük site semtler kuruldu…

Evimizin altında sauna, bahçemizde havuzlarımız var, çok şükür…

AGA diyor ki; “10 bin getir, daireyi götür”

(…)

Sayenizde… Hamdolsun!

***

Dış siyaset bir ileri iki geri;

Önce gürleyip, sonra “peki” diyoruz…

ABD komşu kapımız oldu…

Obama emretti, emirler birer, birer yerine getirildi…

Ermenistan ile koşulsuz protokol imzalandı…

Ruhban okulu açılıyor, Ekümenik Patrik  yolda..

Akdamar’a Haç takıldı… Sümela ayine açıldı…

Füze kalkanı ile ABD’ ye tam teslimiyet sağlandı…

“Komşularımız ile sıfır sorun” dedik, Irak ile kanka, İsrail ile düşman olduk…

Mavi Marmara, “Filistin ‘e yardım götüreceğim” dedi,  İsrail ise,“gelme vururum” dedi ve vurdu:

Sonuç; 9 şehit…

Dost ve kardeş Azerbaycan ile aramız bozuldu…

Sözde “Ermeni soykırım” kararı almayan ülke neredeyse kalmadı…

Sayenizde… Hamdolsun!

***

Günde 60 dizi izleyen, düşünemeyen bir toplum yaratıldı…

Ülkede yoksulluk, yolsuzluk, hırsızlık, gasp, cinayet, şiddet almış başını gidiyor…

Silahlanıyoruz! 18 yaşını dolduran herkese beş silah!

Atış serbest… Artık kime isabet ederse…

Akıl almaz vahşet haberleriyle sarsılıyoruz. İnsanlar kadın, çocuk demeden yakınlarını boğazlıyor…

Öğrenciler yine kıpırdamaya başladı…

Korku dağları bekletirmiş! Polis üniversitelerde kamp kurdu… Cebinde bir yıllık arama izni belgesi ile…

Yeni Osmanlıcılık yolda…

Başkent Ankara yalnızlığa mahkûm ediliyor;

Merkez Bankası ve Vakıflar Baş Müdürlüğü İstanbul’a taşınıyor…

Başta İslam ülkeleri olmak üzere tüm yabancı misafirler İstanbul’da ağırlanıyor…

Dolmabahçe ağırlama merkezi oldu…

İstanbul’un payitaht olmasına az kaldı, Allah’ın izniyle…

Yurdumuzun kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, tek önderimiz ve ebedî liderimiz, başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’e tahammülsüzlük o kadar belirginleşti ki;

91 yıl sonra Atatürk’e “Ankara’ya gelme!” dediler;

Atatürk Garnizon Koşusu’na, Ankara Seğmenlerinin yürüyüşüne izin vermediler…

Sayenizde… Hamdolsun!

***

Bugün yılbaşı, eski yılın son günü. Ülke olarak yeni yılımızı kutlayacağız…

Nişantaşı, Beyoğlu, Bağdat Caddesi coşacak…

Bu yıl Noel Baba ve çam ağaçlarının dışında parlak kovboy şapkaları da ithal etmişiz…

Ne güzel!

Noel ağaçlarımızı süsleyecek, çocuklarımıza Noel Baba ve Noel Anne kıyafetleri giydirecek, Amerikan Kovboyu’nun parlak şapkasını başımıza geçirip,  sırtımıza 479 milyon dolar dış borç hediye çuvalını yükleyip, yanımıza 4 milyon işsizimizi alacak, cebimizde sefalet ücretimiz ve kredi kartı borçlarımız ile Mehter Marşı eşliğinde Noel Baba’nın geyiğine binecek ve yeni yıla girişimizi kutlayacağız…

Sayenizde… Hamdolsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 31.12.2010


SAYENİZDE… HAMDOLSUN! (2)

Yasama, yürütme, yargı tekelleşti, kuvvetler ayrılığı ilkesi ortadan kalktı...

Yargı tarafsızlığını büyük ölçüde yitirdi… Yandaş hukuk sistemi oluşturuluyor…

Cumhuriyet tarihinin ahenkle dans eden, en uyumlu ikilisi bizde: 

Yürütme “tak” çıkartıyor, Çankaya “şak” onaylıyor…

 “Ergenekon” adında bir kara delik oluşturuldu, gazeteciler, ordu mensupları, paşalar, bilim adamları, rektörler, avukatlar ve pek çoklarını yuttu,  daha da kimleri yutacağı bilinmiyor…

Dünyada hiç olmadığı kadar “yandaş ve mütareke basın” ordusuna sahip olduk…

Ekranlarda koro halinde, “demokrasi türküleri” söyleniyor;

“Türk Kürt kardeştir, iki bayrak, iki dil, vermeyen kalleştir”

“Kahramanı kadar, haini de bol bir milletiz” diyen büyük Atatürk, ne kadar da haklıymış!

Sahi ne kadar da çok Atatürk ve ordu düşmanına sahipmişiz, şimdi anladık…

Sayenizde… Hamdolsun!

***

Yasal düzenleme beklenmeden üniversitelerde türban serbest bırakıldı…

Yasalara ne gerek var?

Türban ilköğretime kadar girdi, sırada bebekler var…

 “Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihte aramak lazım gelecektir.” diyen Mustafa Kemal Atatürk belli ki yanılmış!

Özgürlük verdiği kadınlar, “istemezük” dediler…

“Laik- anti laik” olarak bölündük…

Din, hayatın her safhasında siyasete alet edildi...

Din’de riya had safhada…

Dinle uzaktan yakından ilgisi olmayanlar bile dindar kesildi…

Ekrana her çıkanın dilinde  “hamdolsun! …

Yıllanmış sanatçı (!) lar, ilâhi kasetleri çıkartmak için birbiriyle yarışıyor…

İkbal’de türbana girdi, kaymak gerdan meydanda…

Cübbeli sarıklı Jet Fadıl, Fadime’nin Müslüm’ü canlı yayınlarda baş konuk…

Ekranlar evlere şenlik! Türkiye’yi tanımayan İran zanneder…

Ne kadar da çok İslam âlimi (!) miz varmış meğer…

Bir tarafta Cübbeliler, diğer tarafta cemaatçiler…

Nurlar içinde kaldık!

Sayenizde… Hamdolsun!

***

Tülay Hergünlü

İstanbul, 26.12.2010


SAYENİZDE… HAMDOLSUN! (1)

Anayasa’nın üçüncü maddesini çiğnediler…

“Kürtçe” ikinci bir dil olarak hayata geçirildi…

Sırada, sözde “Kürdistan” bayrağı var…

Onlar sözde “Özerk Kürdistan” larını ilan ettiler…

Kendi ordularını kurdular (PKK )…

Kendi sözde “öz güvenlik” polis güçlerini oluşturuyorlar…

Kendi siyasi oluşumlarını tamamlamak üzereler (KCK)

Kendi başkanları var (İmralı’da) ve muhatap alınıyor…

Sıfır terör devraldınız, şimdi ise sokaklara taştı.

İmralı, örgütün üssü haline geldi…

Yakalandığı an, “emrinizdeyim” diyen İmralı sakini hiç olmadığı kadar güçlendi, devleti tehdit eder hale geldi. Emrindeki avukat ordusuyla ve kendisine sağlanan esnek çalışma ortamı sayesinde 24 saat demeçleri yayınlanıyor, sanki içeri de değil de dışarıda gibi…

Devlete baş kaldırıyorlar… Bunun adına da  “ sivil başkaldırı” diyorlar…

BDP’li vekil elindeki bastonu göstererek adeta tüm kinini kusarcasına; “ bu benim T.C. kimlik numaram” diyebiliyor… Bu sözlerin ardına saklanan gerçek ise “K.C. kimlik numarası” talebidir…

Aynı vekil “bin yıllık kapıları açtık, içeri girdiniz, paylaştık”  diyerek tarihi saptırıyor, “biz sizden önce vardık” demeye getiriyor, Anadolu’daki binlerce yıllık Türk varlığını ve Türk kimliğini inkâr ediyor, hayaller peşinde koşuyor…

TBMM’ den ve başka yerlerden devlete hakaret ediyorlar, TSK’ ne saldırıyorlar…

Ülkenin sokakları, tıpkı 80 öncesinde olduğu gibi yine savaş alanına döndü…

“Sizin ordunuz”, “sizin devletiniz” diyerek ayrı bir devlet yolunda hızla ilerliyorlar…

Yarattığınız korku imparatorluğu sayesinde herkes susuyor…

Türklük, Milliyetçilik, Atatürkçülük, Ulusalcılık suç oldu!

Hukuk işlemez oldu…

Sevr’in başaramadığını, başarmak üzereler…

Cumhuriyetin savcıları ise yumurta atan öğrencileri içeri tıkmakla meşgul…

Sayenizde… Hamdolsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17.12.2010