|
SEN OYNA VATANDAŞ, SEN OYNA!..
Sonunda bu da oldu! Vatandaş bakanın
karşısında davul zurna eşliğinde şakır şakır oynadı…
Geçtiğimiz günlerde Erzurum’da, beş TEDAŞ
görevlisi buz tutmuş gölet üzerinde, deniz bisikletiyle
onarıma gittiler ve deniz bisikletinin alabora olması
üzerine göz göre göre hayatlarını kaybettiler… Modern
Türkiye’nin hiç mi imkânı yoktu da, işçiler deniz
bisikletiyle onarıma gönderildi diye düşünürken, bu kez
yine Erzurum’dan çok daha düşündürücü bir haber geldi…
İnceleme yapmak üzere olay yerine giden
sevimli (!) İçişleri Bakanımız İdris Naim Şahin,
kaymakamlık önünde kendisine,"Sayın bakanım, senin
geldiğine çok sevindim" diyen vatandaşa,"Yok ya. Nerden
bileyim sevindiğini? Hadi bir takla at ya da oyna bir
göreyim. Çal bakayım davulcu" demiş ve vatandaşımızı
davul zurna eşliğinde bir güzel oynatmış!
Ne güzel, sonunda vatandaş oynatan
bakanımız da oldu…
Vatana ve millete hayırlı uğurlu olsun!
Bundan gayrı padişahımız efendimiz tiz
emir vere;
“Bakan karşılama törenlerinde vatandaş,
davul zurna eşliğinde hem takla attırıla, hem de
oynatıla… Aksi takdirde…”
Neyse…
*
Aklıma Mustafa Kemal Atatürk’ün hepimizin
bildiği bir anısı geldi.
“İngiliz Kralı 8. Edward İstanbul’a,
Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir
akşam ziyafeti verir. İmparator Atatürk’e dönerek:
-Sizi tebrik ederim ve teşekkür ederim,
kendimi İngiltere’de zannettim.
Diyerek memnuniyetini bildirir.
Sofraya hep Türk garsonları hizmet
etmektedir. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak,
elindeki büyük kayık tabakla birdenbire yere yuvarlanır.
Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesilir. Fakat
Atatürk krala eğilerek o muhteşem cevabını verir:
-Bu millete her
şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim. “
Büyük Atatürk; Sen bu millete uşak olmayı
öğretmedin, ona kul olmadığını insan olduğunu, ümmet
değil millet olduğunu hatırlattın. Bu milleti her daim
onur burcunun en yüksek yerine oturttun. Şanla, şerefle…
Ancak…
Seni ve kurduğun Cumhuriyeti
önemsizleştirmeye çalışan zihniyet, vatandaşa ne yazık
ki kendi değerlerini de unutturdu…
Düşman karşısında uşak olmadı ama kendi
seçtiklerinin karşısında köçek oldu…
Seni bu hale getirenler utansın!
İstiklâl Savaşı’ndan sonra geldiğimiz yer
bu mu olacaktı?
Yazık ki ne yazık!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 17.04.2012
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!
(18 Mart 2012) Çanakkale Deniz Savaşı
Zaferi’nin 97. Yılını kutluyoruz.
Bu benzersiz savaş sabah saat 11.15’ te,
Dünya Birleşik Donanması’nın Çanakkale Boğazı’na
saldırmasıyla başlar. İngiliz ve Fransız donanmasının
her birisi 600 mürettebata sahip 18 zırhlıdan oluşan
yenilmez sanılan armadası, ağır bir zayiat vererek akşam
saat 18:00 ‘de yenilir.
Zafer kulaktan kulağa yayılarak
İstanbul’a kadar ulaşır. Halk sokaklara dökülür. Evler,
dükkânlar, bayraklarla donatılır. Minarelerin kandilleri
yakılır. Süleymaniye camisinin yaşlı mahyacısı
çıraklarıyla gelir ve düşündüğü cümleyi iki minare
arasına kandillerle yazıp yatsı namazına yetiştirir:
“Çanakkale geçilmez”
*
Bu kısacık cümle, tam 97 yıldır
anlamından hiçbir şey kaybetmeden dillerde ve gönüllerde
pelesenk olur. Türk milleti aynı iman ve inançla
söylemeye devam eder:
Çanakkale dün geçilemedi, bugün ve
gelecekte de geçilemez…
Topla tüfekle evet, ama masa başında
oynanan emperyalist oyunlar karşısında birlik ve
beraberliğimizi muhafaza edemezsek bir gün Çanakkale’de
geçilebilir, vatanın her karış toprağı işgal altına da
girebilir.
Bugün bizleri, din, mezhep ve etnik
kimliklerimizle ayrıştırmaya çalışan iç ve dış mihraklar
o günlerde de aynı oyunu sergilemekteydi;
Böl ve yönet!
Çünkü bilirler ki Türkiye’ye ve Boğazlara
hâkim olan, Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar’ a da hâkim
olur. Ve bu bölgelerin yer altı ve yerüstü
zenginliklerinin üzerine oturabilir. Bugün Ortadoğu’da
oynanan oyun işte bu petrol savaşlarının sonucudur. ABD
Ortadoğu’da güçlü ülke istememektedir ve bu bölgenin
sınırları yeniden çizilmektedir. İşte Irak, işte Libya…
Parçalandılar ve federatif bir yapıya kavuşturuldular.
ABD’ nin bir hedefi daha var; Ortadoğu’da sözde büyük
Kürdistan’ı oluşturmak. Bugün ülkemizde sergilenen Türk-
Kürt ayrışmasının temelinde yüz yıllık bu küresel oyun
yatmaktadır.
Şimdi sırada Suriye ve İran var. Ve bu
bataklığa ne yazık ki bizi de çekmeye çalışan ABD’ nin
müttefikiyiz. Türkiye Cumhuriyeti başbakanı ise,
kendisinin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı
olduğunu açıklamıştır. Komşularımızla sıfır sorun
siyaseti, ne oldu da sorunlu komşular yarattı? Bütün
komşularımızla kavgalıyız. ABD’nin olası bir İran
saldırısına karşı İsrail’i korumak için Malatya’ya füze
kalkanı kurulmasına izin veriyoruz… Türkiye’nin
neredeyse dört bir yanı ABD’ nin üssü haline geldi.
Bizi ABD’ nin direkt hedefi olmaktan
kurtaran nedir?
Müttefik olmamız mı?
Bu yüzden mi Afganistan’da 12 şehit
verdik?
Afganistan’da şehit verdiğimiz
askerlerimiz ne için öldüler?
Çanakkale’de ölenler vatan için öldüler,
Afganistan’dakiler ne için öldüler?
Bizim askerimizin Afganistan’da ya da
Lübnan’da ne işi var?
Bazılarınız diyecek ki; Türkiye NATO
üyesi ve NATO çerçevesinde görev yapmak zorunda.
Geçin bunları bir kalem. Soğuk savaş
bittikten sonra NATO’mu kaldı? NATO demek ABD demek.
Dolayısıyla NATO çerçevesinde görev yapan Türk askeri
aynı zamanda da ABD’ nin emri altında demektir. Türk
askerinin başına geçen çuval da ABD çuvalı değil miydi?
Çanakkale geçilemedi ama ABD neredeyse
tüm teşkilatlarıyla buna ajanları da dâhil olmak üzere
ülkemizin dört bir yanına şu ya da bu bahanelerle
yerleşti.
İşte Mustafa Kemal Atatürk, ileriyi
görebilen o muhteşem deha, Gençliğe Hitabe’de
“Ey Türk
gençliği!
Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk
cumhuriyetini ilelebet korumak ve muhafaza etmektir.”
Demekle bu gerçeklere işaret etmekte ve
vatanı Türk gençliğine emanet ederek aynı zamanda da
uyanık olmalarını öğütlemektedir. Bugün Gençliğe
Hitabe’ye yapılan saldırılar boşuna değildir…
*
Çanakkale Deniz Zaferinin 97. Yılı kutlu
olsun.
Bize bu vatanı emanet eden tüm şehit ve
gazilerimize minnet borçluyuz. Savaşta olmamamıza rağmen
günümüzde teröre kurban verdiğimiz sivil asker, tüm
şehitlerimiz ile Afganistan’da kaybettiğimiz
askerlerimize Allah’tan Rahmet diliyoruz…
Sizlerin, bu vatan topraklarına kanla
canla ektiğiniz tohumlar sayesinde birlik, beraberlik ve
kardeşliğimizi korumakta, dimdik ayakta durabilmekteyiz.
Vatan size minnettardır…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 17 Mart 2012
*Turgut Özakman, Diriliş (Çanakkale
1915), Bilgi Yayınevi
SEVGİ İNSANA YAKIŞIR…
“Sevgi haktan ibarettir
Gönüllerde işarettir
En büyük bir ibadettir
Sevgi insana yakışır”
Böyle diyor Muhlis Akarsu ve
sevgisizliğin yangınında, sevgisizliğin canlı yayınında,
sevgisiz insanların gözü önünde, “cehennemde yanıyorlar”
sloganları eşliğinde Madımak katliamında hayata veda
ediyor. Akarsu’nun yanı sıra pek çok değerli insan,
yazar, düşünür, ozan ve otel çalışanları da bu yangında
canından oluyor…
Aradan geçen yıllar Madımak olayında
hayatını kaybeden 37 canın bedelinin ödenmesine yetmiyor
ve 13 Mart 2012 tarihinde 2’si ölüm 5'i zaman aşımından
sadece 7 sanık yönünden dava düşüyor… Sivas’ta işlenen
insanlık suçunun üzerine bir sünger çekiliyor ve olay
tarihin tozlu raflarına kaldırılıyor.
Sivas katliamı vicdanlarda mahkûm
ediliyor…
Sivas katliamından günümüze pek de bir
şey değişmiyor…Suç işleyenler elini kolunu sallaya
sallaya aramızda dolaşırken, Silivri Cezaevi’nde 375 gün
yattıktan sonra tahliye edilen gazeteci Nedim Şener
kendisine, ailesine ve sekiz yaşındaki kızına
yaşatılanları anlatıyor. Gazeteci Doğan Yurdakul’un
kanser hastası eşine yapılan muameleyi anlatırken sesi
kısılıyor, gözyaşlarına hâkim olamıyor ve bizi de
ağlatıyor. Gazeteci Müyesser Yıldızın soğuk betonlar
arasındaki yalnızlığını dinlerken bizler de üşüyoruz…
Yıllardır kitaplarını okuduğumuz,
yazlarını takip ettiğimiz gazeteci Mustafa Balbay ve her
fırsatta “vatan, namus, ahde vefa” diye haykıran Tuncay
Özkan’ın neden üç yılı aşkın süredir tutuklu olduğunu
düşünüyor, yanıt bulamıyoruz. İmralı canisine arkadaş
gönderenlerin, bu insanlara bir yılı aşkın süredir
“tecrit” cezası uygulamalarının nedenini sorguluyoruz
ama bir türlü cevaba ulaşamıyoruz…
“Biz canlı canlı o mezarlarda yalnızlığı
paylaştık.”
Coşkun Musluk ve Muhammet Sait Çakır,
Mustafa Balbay ve Gazeteci Tuncay Özkan’ın yanına
arkadaş olarak verildiler ancak bu yarenlik 10 gün
sürdü, tahliye oldular. Yaşadıkları 10 tecrit gününde
anlattıkları içimizi acıttı.
“Tecrit koğuşu 4 kapı, 4 kilit tanımına
uygun bir yer. Mezarlık gibi, biz canlı canlı o
mezarlarda yalnızlığı paylaştık.”
Balbay ve Özkan yine yalnız kaldılar…
Peki ya Mehmet Haberal? Onun suçu ne?
Onlarca insana şifa dağıtmak mı?
Türk ordusunun her kademesinde şerefiyle
görev yapan ve Genel Kurmay Başkanlığı’na getirilen,
görevi bittikten bir yıl sonra tutuklanan Orgenerel
İlker Başbuğ’un, Engin Alan’ın, Hurşit Tolon’un ve
sayısını bilemediğimiz diğer ordu mensuplarının “darbe”
ile suçlanmalarını ise kabul edemiyoruz.
“Sevgi haktan ibarettir
Gönüllerde işarettir
En büyük bir ibadettir
Sevgi insana yakışır”
Sivas’ta “Cehennem’de yanacaklar”
sloganıyla yürüyen, Kütahya Emet’te “Allahüekber”
sloganlarıyla Van’dan gelen işçileri linç etmek için
toplanan insanlar ruhumuzda yaralar açıyor…”Benim
rahmetim ve sevgim herkesi kuşatmıştır “ diyen O Büyük
Yaratıcının adını kullanarak yarattıklarını linç etmeye
gitmek, sevgi ve barış dini olan İslam’ın hangi emrinde
yer almaktadır?
Millî iradeyi, aldıkları yüzde 50
oylardan ibaret sananların, diğer yüzde 50’yi
ötekileştirdikleri sürece “ Yaratılanı severiz
Yaratandan ötürü “ sözleri ile bir yere varmaları mümkün
değildir.
Bu sevgisizlik, dindar değil “kindar
gençlik” yaratacak, “kinine” sahip çıkmaya çağrılan
gençlik ise kapıldıkları rüzgârlarla hangi meçhullere
doğru savrulacaktır bilemiyoruz?
Parasız okul isteyen gençleri cezaevine
gönderen, “Biz emaneti Atatürk’ten devraldık” diyen
genci okuldan atan düşünce sisteminin sonu nereye
varacak?
Millî iradenin bir kısmının oylarıyla
milletvekili seçilenleri cezaevinde tutmaya devam
edenler, hangi millî iradenin bir yansımasıdır?
Vicdanınızı dinleyin! Vicdanlar Hakkın
sesidir!
Suçsuz ve günahsız olduğuna inandığımız
insanların âdil yargılanma haklarını ellerinden almayın!
Uzun tutukluluk sürelerini cezaya dönüştürmeyin! Henüz
suçları kesinleşmemiş olanlara, suçlu insanların cezaevi
şartlarını yaşatmayın! Ama öncelikle Mustafa Balbay ve
Tuncay Özkan’ı tecritten çıkartın. Org. İlker Başbuğ’u
makamına yakışır bir yerde ağırlayın! Müyesser Yıldız’a
bir kedi gönderin! Hiç olmazsa bunu yapın! İnsanlık bunu
gerektirir…
Onları yalnızlığa, soğuğa ve sevgisizliğe
mahkûm etmeyin! Çürümeye terk etmeyin! Çocuklarının
rengârenk dünyalarını griye boyamayın! İnsanları bir
kedinin sıcaklığına muhtaç hale getirmeyin!
Tarih unutmaz! Kendinizi de tarihin
karanlık sayfalarına mahkûm etmeyin!
Akarsuyum sevgi güzel
Dilde güzel telde güzel
Dosta giden yolda güzel
Sevgi insana yakışır
Tülay Hergünlü
İstanbul, 15 Mart 2012
ÇOCUĞUNUZA İSİM…
Geçtiğimiz günlerde basında bir haber yer
aldı.
İki yıl önce
Kahramanmaraş'ın
Afşin ilçesi belediye meclisi çok yararlı (!) bir
çalışmaya imza atmış! Çocuklarına
Eshab-ı Kehf'in adını koyanlara altın
hediye edileceğini duyurmuş. Altın kelimesini duyan
vatandaş durur mu? Yeni doğan 57 bebeğe Eshab-ı Kehf'in
adları verilmiş ve altınlarda kapılmış!
Afşin Belediye Başkanı ise yaptığı
açıklamada;
“Halkımız Eshab-ı Kehf'e ait isimleri
çocuklarına vererek yaşatıyor. Son yıllarda maalesef
isimler de modaya uydurularak farklılaşmaya başladı.
Biz de iki yıl önce bir karar aldık. Eshab-ı Kehf'e
izafe edilen isimlerin yaşatılması için halkımıza
ikramda bulunuyoruz.”
Demiş!
Ne var
bunda? Batmanlı aile çocuklarına Ernesto Che Guevara
adını verirken iyi de, Yemliha, Mekselina, Mislina,
Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş isimleri
verirken mi kötü diyenler olacaktır.
Haklılar. Zaten Afşin Belediye Başkanı ne
diyor?
“İsimler de modaya uydurularak
farklılaşmaya başladı” Ancak bizim itirazımız isimlere
değil, uygulamaya. Bunun için de öncelikle Yedi Uyurlar
olayına Kur’an açısından bir göz atalım.
Yedi Uyurlar Kur’an-ı Kerim’de “Kehf”
suresinde geçer. Yaygın bir inanışa göre halk arasında
sayıları yedi kişi olarak kabul edilmektedir. Ancak
Kur’an sayı ve isim vermemektedir. Kehf Suresi 22. Ayet
özellikle de sayı konusuna açıklık getirmektedir:
“Karanlığa
taş atar gibi, kimi ‘Onlar üç kişidir, dördüncüleri
köpekleridir’ der. Kimi de ‘beş kişidir, altıncıları
köpekleridir’ der. Kimi ‘Yedi kişidir, sekizincileri
köpekleridir’ der. De ki:’ Onların sayısını en iyi
Rabbim bilir. Onları pek az kimseden başkası da bilmez.
Bunun için, onlar hakkında, bu yüzeysel anlatılanların
dışında kimseyle tartışma ve onlar hakkında
başkalarından bilgi isteme.” (Prof.Dr. Hüseyin Atay.
Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklaması. S.295)
Yine Muhammed Esed Kehf Suresi ile ilgili
şöyle bir açıklama yapmaktadır:
“Sureye
ismini veren Ashâb-ı Kehf (Mağara İnsanları/Mağara
Arkadaşları) kıssası (13-20. ayetler) inanç uğruna
dünyevî olandan feragat etme tavrını yansıtmakta ve
bir ölüm, ölümden sonra kalkış ve manevî/ruhanî uyanma
temsîli içinde derinleşmektedir.”
İşte bizim itirazımız tam da burada
devreye girmektedir. “dünyevî
olandan feragat etme”
cümlesinden hareket edersek,
yine dinin siyasete ve maddiyata alet
edilmesi olayıyla karşı karşıya olduğumuzu görürüz.
Dünyevî olandan feragat edemeyen aileler, işin içine
altın ikramı girmeseydi çocuklarına yine de bu
isimleri verirler miydi? Kutsalı altına tevil
etmek…Ayrıca Mağara İnsanları’nın sayıları ve adları
Kur’an’da belirtilmezken…
Aklımıza başka bir soru işareti daha
takılmakta;
Topluma dil ve isim üzerinden bir kültür
yozlaşması mı enjekte ediliyor?
Belediye başkanı yeni doğan çocuklara
yedi uyurların isimlerinin daha çok verilmesini sağlamak
için farklı teşvik edici uygulamalar yapacaklarını da
kaydetmiş!
Haydi hayırlısı!
Cahiliyet ve sefalet var olduğu sürece bu
millet, çocuklarının adını ve geleceğini altına, kömüre
ve erzak çuvalına satmaya devam edecektir…
Durmak yok, yola devam!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 02 Mart 2012
HOCALI KATLİAMININ DÜNÜ VE BUGÜNÜ
26 Şubat 1992 tarihinde, Sovyet ordusunun
desteğindeki Ermenistan kuvvetleri, Azerbaycan’ın Hocalı
kentine girerek 613 Azerbaycan Türkünü katletmişlerdir.
Yarın, (26 Şubat 2012) Ermenistan’ın Azerbaycan’ın
Hocalı kentinde yaptığı katliamın yirminci yıldönümü.
Ancak Azeri Türkünün yaşadığı katliam ve zulüm sadece
Hocalı ile sınırlı değildir. 1900’lü yılların başına
kadar uzanmaktadır. Azerbaycan Türklerinin Ermeniler
tarafından ilk soykırıma uğradıkları ve göçe
zorlandıkları tarih 1905-1907 yılları arasındadır. İşte
Hocalı katliamına gelene kadar yaşanan olayların kısa
sıralaması:
1919 Ağustos;
Nahçıvan ve Şerür çevresindeki 45 köye
Ermeniler askeri birlikler ile hücum etmişler ve
demiryolu boyuna yakın köyleri, zırhlı vagonlardan ateş
altına almışlardır.
6 Nisan 1920;
Ermeniler, Zengezor, Ordubad, Vedi bölgelerindeki İslam
köylerine, saldırarak, ağır bir zulüm ve vahşet
uygulamışlardır.
16 Nisan 1920;
Gece, Ermeniler Erivan şehrinin 15 dakika ötesindeki
Haçaparak köyündeki Müslüman halka saldırmış ve toplu
bir kıyım uygulamaya kalkışmıştır. Bu vahşetten kaçmayı
başaramayan 6 erkek, kamalarla öldürülmüştür. Evler
talan edilmiş, kadın ve kızlar tecavüz edildikten sonra
yakılarak öldürülmüşlerdir.
Mayıs 1920;
Ermeniler, Erivan'da Uluhanlı yanındaki
Karadağlı İslam köyünün halkını zorla yerlerinden
çıkararak, eşyalarını yağmalamış ve kendilerini göçe
mecbur etmişlerdir.
23-24 Mayıs 1920;
Gece, 300'den fazla Ermeni süvarisi,
Uluhanlı'nın 5 km. kuzeyinde Cebeçalı köyünü sarmış, eli
silah tutan Müslümanları bir araya toplayarak bunların
hepsini süngüden geçirmişlerdir.
27 Haziran 1920;
Gece, Erivan'da Hacıbayram ve Haberbegli köylerine
baskın yapan Ermeniler, halkın malları ile eşyasını
yağmalamış, birçoğunu öldürmüş; baskından kurtulan az
bir kısmı da, Aras ırmağından güneye geçerken,
Ermenilerin baskını üzerine boğulmuşlardır. Ayrıca;
Azerbaycan ve başka yerlere gitmek üzere, Erivan'daki
Azerbaycan Elçisi'nin verdiği pasaportu taşıyarak Erivan
yanlarından trenle Gence'ye giden 500 Müslüman, Gümrü
yakınında vagonlardan indirilmiş ve tamamı
katledilmiştir.
Ermenilerin Azerbaycan Türklerine
yaptıkları soykırım, işkence, göç ve daha pek çok zulüm,
Sovyetler Birliği’nin de desteğini alarak 1945 yılından
günümüze kadar devam etmiştir.
1990
yılı başlarında Ermenistan’da yaşayan 186
bin Azeri Türkü Azerbaycan’a göç etmeye zorlanmıştır.
Ekim 1991;
İlk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir.
25-26 Şubat 1992 Hocalı Katliamı;
Katliam, Rus askerlerinin de desteğiyle, 25–26 Şubat
1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince
gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin
olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın
1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında
savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.
Saldırıda katledilenlerin sayısı resmi rakamlara göre
613 kişi olmakla birlikte katledilen Azeri Türkünün 1300
kişi olduğu söylenmektedir. Ayrıca katliamda Hocalı’da
yaşayan Ahıska Türklerinin de evlerinde yakılarak
öldürüldüğü bilinmektedir. Katliamın ilk gecesinde sekiz
aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk
anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in
üzerindedir. Katliama tanık olan bir gazeteci,
yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:
“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün
boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video
çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni
çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı
katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi
ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca
kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok
olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı
başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı
dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında
çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise
kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her
türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye
yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri
jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir
gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü.
Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman
boyunca cesetler dizilmişti.”
Ermenistan Komünist Parti başkanı
Arutunyan’ın 1945 yılında Dağlık Karabağ'ın Ermenistan’a
verilmesi konusunda Stalin'e yazdığı mektup ile başlayan
toprak talebi, günümüzde Hocalı katliamı ve Dağlık
Karabağ’ın işgali ile şimdilik son bulmuştur. Stalin
döneminde 150 bin Azeri Türkü öz yurtlarından
kovulmuştur.
1927-1988 döneminde 1,5 milyon Azeri
Türkü yurtlarından kovulmuş, yerlerine Ermeniler
yerleştirilmiştir. Asrın başlarında 9 bin kilometre kare
olan Ermenistan yüzölçümü, 1988 yılına gelindiğinde 29,8
bin kilometre kareye ulaşmıştır. Yani 20 bin kilometre
kare Azeri toprağı Rusya’nın da desteğiyle Ermeni
topraklarına katılmıştır. Ayrıca Dağlık Karabağ’da halen
işgal altındadır.
Tarih boyunca Türk ve Müslüman
katliamlarına göz yuman insan hakları savunucusu medeni
Batı, Hocalı’da da üç maymunu oynamıştır. Azeri Türkünün
öz torpağı olan Karabağ’ın işgaline de göz yummaktadır.
Türkiye Ermenistan’ın Karabağ’ı işgali nedeniyle
Ermenistan ile paylaştığı sınırını kapatmış ve bir daha
da açmamıştır.
Bir şey daha; Hocalı katliamını
gerçekleştiren Ermenistan kuvvetlerinin komutanlardan
biri, Bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj
Sarkisyan’dır…
Fransa’nın sözde soykırım inkâr yasasını
kabul etmesinin de etkisiyle, bu yıl katliamın yirminci
yıldönümü nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli
anma etkinlikleri düzenleniyor, sayfalar dolusu ilanlar
veriliyor. Hocalı katliamı Türkiye’de unutulmuyor,
unutturulmuyor…
Kardeş Azerbaycan’ın kederini paylaşıyor,
başta Anadolu Türkleri olmak üzere, tüm Türk ve Müslüman
coğrafyalarında (Çin Halk Cumhuriyeti içerisinde yaşayan
Uygur Türkleri’de dâhil olmak üzere) yaşanan
soykırımları, zulüm ve işkenceleri unutmayacağımızı,
unutturmayacağımızı bir kez daha tarihin önünde
tekrarlamayı bir görev biliyoruz…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 25.02.2012
Kaynak: Doç. Dr. Yasin Aslan, "Ermenistan
Tarihi Yol Ayrımında", www.azerbaycan.ihh.org.tr, www.ermenisorunu.gen.tr
KAPALI KAPILAR ARDINA NELER OLUYOR?
Günlerdir bir MİT (Milli İstihbarat
Teşkilatı) olayıyla yatıp kalkıyoruz. Her kafadan bir
ses çıkıyor. Doğrular ve yanlışlar birbirine karıştı.
Kime inanacağımızı, kime güveneceğimizi şaşırdık.
Kafamızdaki soru işaretleri her geçen gün çoğalıyor.
Çoğalan soru işaretleri belirsizliği, belirsizlikler ise
endişelerimizi körüklüyor.
Basından takip ettiğimiz kadarıyla MİT
olayı hakkında bazı fikirlere sahibiz. Hatta son
günlerin moda deyimiyle “tehlikenin farkındayız…”Ancak
yine de endişelerimizi giderecek, sorularımıza net ve
güvenilir cevaplar verecek resmî bir mercii arıyoruz.
Eğer bulabilirsek vatandaş olarak sorularımıza lütfen
cevap vermelerini arz ve rica ediyoruz.
İşte basında yer alan yazılardan yola
çıkarak hazırladığımız sorular:*
1.
Oslo görüşmelerinde PKK’ ya ve ABD’ ye ne
tür vaatlerde bulunulmuştur?
2.
AKP iktidarının, siyasi temsilci olarak
atadığı MİT Müsteşarı aracılığıyla ulusal bir sorun
konusunda ABD ve PKK’ya, yabancı devletlere imzalı
taahhütlerde bulunduğu doğru mudur?
3.
Oslo mutabakat metninde yer alan “Türk
tarafı”, “Kürt tarafı” ve “(HD)
Hakem Devlet “ ifadelerinin, sanki savaştan
çıkmış ve barış anlaşması için masaya oturmuş iki
devleti çağrıştırması, Türkiye’nin “iki devletli” bir
yapıya dönüşmesinin resmi belgesi olarak kabul
edildiğini göstermez mi? (Adı geçen metnin 5. ve 6.
maddeleri)
4.
Habur skandalı, Oslo görüşmelerinde
alınan siyasi kararlar çerçevesinde mi
gerçekleştirilmiştir?
5.
MİT’in PKK ile ilgili faaliyetleri,
kontrol etme boyutundan çıkıp, PKK eylemlerinin bir
parçası olmuş mudur?
6.
MİT üst düzey yöneticileri, Başbakan’ın
talimatıyla, İmralı sakini ile 2009 yılından itibaren
gizli görüşmelerde bulunmuş mudur?
7.
MİT heyeti, İmralı’dan aldıkları bir
talimat mektubunu Kandil’e ulaştırmış mıdır? (Bu
mektubun 13 Ocak 2012’de Diyarbakır’da ele geçirildiği
iddia edilmektedir)
8.
Kandil’e ulaştırılan bu mektupta İmralı
sakininin; Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK)
Diyarbakır’da “özerklik” ilan etmeleri ve aynı gün de
13 askerimizin şehit olduğu Diyarbakır eylemini
gerçekleştirmeleri konusunda bir talimatı yer almış
mıdır?
9.
MİT’in, Diyarbakır’da sözde “özerklik”
ilan edileceğinden haberi var mıydı?
10.
Diyarbakır aramasında ele geçirilen,
İmralı sakinine ait altı sayfalık mektup, MİT heyeti
tarafından örgüte ulaştırılmış mıdır?
11.
Çok sayıda yurttaşımızın öldüğü Silvan
saldırısı, bu altı sayfalık mektupta yer alan talimatlar
doğrultusunda mı gerçekleştirilmiştir?
12.
İmralı sakininin avukatlarının arasında
MİT mensupları da var mıdır?
13.
MİT’in, örgütün şehir eylemleri için
yaptığı yığınaklardan haberi var mıydı? Ankara
Kumrular’da, dört yurttaşımızın hayatını kaybettiği
patlama önlenebilir miydi?
14.
PKK’nın İstanbul’daki tüm silahlı ve
bombalı eylemlerini yöneten 5 kişilik sorumlu hücresine
ait tüm iletişim bilgilerinin ve gizli şifrelerin MİT’e
rapor edildiği doğru mudur?
15.
MİT’in İstanbul ve civarındaki tüm
eylemlerden haberdar olduğu, eylemlerin öncesinde ya da
sonrasında polise ve savcılığa herhangi bir bilgi
aktarmadığı doğru mudur?
16.
MİT Müsteşarı’nın bir taraftan MİT
üzerinden sokak eylemlerinin canlanmasına izin verdiği,
öbür taraftan da polise açık destek vererek Kürt
siyasetçilerin tutuklanmasına zemin hazırladığı doğru
mudur?
17.
MİT’ e son bir yılda kritik yerlere
atanan çok sayıda üst düzey kişinin tarikat mensubu
olduğu doğru mudur?
18.
Ordu da iktidarın ideolojik çizgisine
uygun olmadığı için terfi edemeyen 6 emekli subayın
Daire Başkanı ve daha üst düzey görevlere getirildiği
doğru mudur?
19.
MİT’ e yapılan atamaların, teşkilattaki
Atatürkçü kadroları rahatsız ettiği doğru mudur?
20.
MİT Müsteşarı, MİT’in olanaklarını
(dinleme v.b.) iktidar muhaliflerinin (gazeteciler
v.b.) denetim altında tutulması için kullanmış mıdır?
21.
MİT’in, iktidarın siyasi çıkarları için
ülkeyi terör ile yüz yüze bıraktığı doğru mudur?
Tüm bu soruları bir araya
toparladığımızda;
2009 yılında Cumhurbaşkanı’nın “ Kürt
açılımı” ile başlayan sürecin, Türkiye’de “özerk” ya da
“federatif” bir Kürdistan’ın Anayasal zemine oturtulması
ve Türkiye’nin parçalanması süreci ile son bulacağı
konusundaki düşüncelerimizde ve endişelerimizde haklı
değil miyiz?
***
Sonuç olarak bu ülkenin asıl sahipleri
biziz, yani halktır…
Kapalı kapılar ardına neler döndüğünü,
bizim adımıza ne vaatlerde bulunulduğunu bilmek
hakkımızdır…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu
sorulara cevap bekliyor…
Tülay Hergünlü
Bir T.C. Vatandaşı
İstanbul, 15.02.2012
*Sorular, Sözcü Gazetesi Yazarı Emin
Çölaşan’ın, kendisine gönderilen ve adını gizli tuttuğu
bir kurumun açıklamalarını köşesine taşıdığı, 12 Şubat
2012 tarihindeki yazısından yararlanılarak
hazırlanmıştır.
SIRA GENÇLİĞE HİTABE’YE GELDİ!..
Gün geçmiyor ki Atatürk ve devrimleri ile
ilgili bir tartışma ortaya atılmasın!
“Medya militanları” gecelerini
gündüzlerine katıp, “ne yapsak da Atatürkü, ilkelerini
ya da dönemini karalama kampanyası başlatsak” diye
birbirleriyle yarışır oldular…
Şimdi de bir “medya militanı” çıkmış,
Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinin okullardan ve ders
kitaplarından kaldırılması gerektiğini söylemiş!
Neymiş efendim; “Gençliğe Hitabe,
Atatürk’ün kendi siyasi şartlarını yansıtan ama bugüne
yol gösteremeyecek tarihsel bir metin olarak kabul
edilmeli, okullardan ve ders kitaplarından kaldırılmalı”
imiş!…
Vah, vah, vah!
Demek ki Atatürk’ün kendi siyasi şartları
varmış ve Gençliğe Hitabe günümüz gençliğini
bağlamazmış!
Kaldırın o zaman!
Ve bilmesin Türk Gençliği birinci
vazifesinin;
Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini
sonsuza kadar müdafaa ve muhafaza etmek olduğunu…
Mevcudiyetinin ve istikbâlinin tek ve
gerçek temelinin Cumhuriyet olduğunu…
Cumhuriyetinin en kıymetli hazinesi
olduğunu…
Dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de
kendisini Cumhuriyetinden mahrum etmek isteyecek dâhili
ve harici düşmanlarının olacağını…
Bir gün İstiklâl ve Cumhuriyetini müdafaa
etmek zorunda kalabileceğini…
Bunun için, içinde bulunduğu durumu ve
imkânlarını hatta imkânsızlıklarını düşünmeden, etnik ve
dinî kimliğine bakmadan Cumhuriyeti ve geleceği için
harekete geçmesi gerektiğini…
Bir gün İstiklâl ve Cumhuriyetine
kastedebilecek düşmanlarının olabileceğini, bu
düşmanların dünyada emsali görülmeyecek bir galibiyete
sahip olabileceklerini…
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün
kalelerinin zapt edilebileceğini, tersanelerine ve tüm
kurum ve kuruluşlarına girilebileceğini, bütün
ordularının dağıtılabileceğini, ülkesinin her köşesinin
bilfiil işgal edilmiş (sadece topla tüfekle değil,
günümüzün savaş teknolojileriyle, füzelerle, füze
kalkanlarıyla, ekonomik ve siyaseten v.b.)
olabileceğini…
Ve tüm bu şartlar ve koşullardan daha
acıklı, ağır, korkulu ve çok tehlikeli olmak üzere,
iktidara sahip olanların gaflet (aymazlık) ve dalâlet
(sapınç, sapkınlık, doğru yoldan ayrılma) ve hattâ
hıyanet (kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme
veya karşı davranma, hainlik, ihanet) içinde
olabileceklerini…
Bu iktidar sahiplerinin kişisel
menfaatlerini, müstevlilerin (bir yeri istila eden,
yönetimi altına alan kimse, devlet, ordu vb.) siyasi
emelleriyle birleştirebileceklerini…
Bu nedenlerle de milletin, fakirlik
içinde perişan ve yorgun düşebileceğini…
Bilmesin!
*
Ey Türk istikbalinin evlâdı!
Atatürk’ü unut! İstiklâl Savaşı’nı yok
farz et!
Çanakkale Savaşı’nı biz değil Alman
komutan kazandı!
Şehitlikler de kimse yok, içleri boş!
Cumhuriyet kanla, gözyaşıyla kurulmadı!
Senin Cumhuriyeti ve istiklâlini
kurtarmak gibi bir mecburiyetin yok!
O eskidendi, geldi geçti!
Hatta ve hatta Cumhuriyeti’ de unut!
Ümmet ol!
Muhtaç olduğun kudret damarlarında akan
vatan sevdasında değil, cebindeki parada mevcut!
Korkacak bir şey yok!
Aklını ve bilimi kullanmana da gerek yok!
Her şey Allah’tan!
Şimdi eğlenme ve oyalanma zamanı!
Oynanan oyunu görmezden gel!
Boşver gitsin!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 01.02.2012
GÜLE GÜLE TÜRK DÜNYASININ SON KAHRAMANI!
Tarih 24 Temmuz 1974. Sabah saat 7.00 ya
da 7.30 civarı. Dışarıdan gelen müthiş bir gürültü ile
cama koştuk. Karşımızdaki kahve tıklım tıklımdı ve
vatandaşlar ayağa kalmış hep bir ağızdan slogan
atıyorlardı. Öğrendik ki Türk Ordusu Kıbrıs’a asker
çıkartmıştı.
O tarihte herkesin evinde televizyon
yoktu. Bu nedenle olsa gerek vatandaşlar sabah erkenden
kahveye doluşmuş, heyecan içinde, siyah beyaz ekrandan
Başbakan Bülent Ecevit’in açıklamalarını dinliyorlardı.
O günleri bugün gibi hatırlarım. Ülke de
bir savaş havası esmeye başlamıştı. Her yerde karartma
uygulanıyordu. Hatta araçların farları bile mavi yağlı
kâğıtlarla kaplanmıştı. Perdelerimiz dışarıya ışık
sızmasın diye sıkı sıkıya kapalıydı.
15 Temmuz 1974’ de EOKA Yunanistan’a
ilhak kararı aldı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ilan etti.
Ada’da iki garantör devletten biri olan Türkiye, Rauf
Denktaş’ın da yardım çağrısı neticesinde garantör
hakkını kullanarak Ada’ya havadan ve denizden çıkartma
yaptı.
Türk askerinin adaya girişinden sonra
sağlanan barış ile Kıbrıs’ta Türklerin yanı sıra
Rumlarında hayatları kurtulmuştur.
Burada Rauf Denktaş’ın bir ömür verdiği
mücadelesini, K.Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) ilan
edişini, ard arda Kurucu Cumhurbaşkanı seçilmesini, 2005
yılında aday olmamasını ve aday olmaması için bazı malûm
zihniyetin nasıl ayağına dolandıklarını anlatmayacağım.
Bunları basın günlerdir yazıp, çiziyor. Benim asıl
anlatmak istediğim, Rauf Denktaş, Mustafa Kemal Atatürk
ile benzeşmektedir ve kurduğu Cumhuriyeti, KKTC
Gençliğine emanet etmiştir.
“Kıbrıs Girit Olmasın” adlı kitabının
girişinde “Gençliğe Sesleniş” adlı üç sayfalık bir bölüm
yer almaktadır. Burada Denktaş, o yıllarda Batı’nın
dayattığı “Annan Planı”nın nasıl bir aldatmaca olduğunu
açıklamakta ve Kıbrıs Türk Gençliği’ne seslenmektedir.
Önemli birkaç paragrafı ve bazı satırları alıyorum:
“Gençler,
Babalarınız, anneleriniz, ablalarınız,
dedeleriniz 1955’lerden bu yana can vererek, kan
vererek, Kıbrıs’ın Girit misali Yunanistan’a ilhak
edilmesini önlediler. Enosis yoluna en aşılmaz engeli,
barış’ın en yıkılmaz temelini, KKTC’ ni yerleştirdiler.
Şimdi, bütün mücadele bu engeli ortadan
kaldırmak içindir. Bunun adına “Barış, AB, dünya ile
bütünleşme” diyorlar. Gerçekte oynanan oyun Girit
dramının son perdesidir.
Biliniz Kilise değişmemiştir!
İşte Kilisenin haykırışı! Bunu kalbine
yaz ve Kıbrıs’ta, yeniden 1963-1974 felaketini yaşamak
istemiyorsan devletine, egemenliğine, anavatanına dört
elle sarıl!
Ve son paragrafta:
“Evet, değerli
gençler!
Biz, size bir devlet bırakıyoruz. 21
yaşında genç, dinamik, Türkiye’nin tanıdığı, 90-100 ülke
ile ticari ilişkisi olan bir devlet. Bunu yaşatarak,
bunu temel alarak yapılacak bir anlaşma sizin başarınız,
gelecek nesillere sizin armağanınız olacaktır. Kısa
dönemde size vaat edilen (ve hâlâ verilmemiş olan)
rahatlatıcı ‘hediyeler’ için, bu devletten vazgeçerseniz
Girit dramının son sayfasını siz yazmış olacaksınız ve
tarih hiçbirimizi bağışlamayacaktır.”
*
Rauf Denktaş bir kahramandır. Kıbrıs
kahramanıdır ve K.Kıbrıs’ın bağımsızlığı konusunda asla
taviz vermemiştir. Kıbrıs’ta iki devletin varlığına
inandı ve ölene kadar da bunu savundu.
Kıbrıs tarihine damgasını vuran, Türk
dünyasının en önemli liderlerinden ve benimde elini
sıkmak şeref ve gururuna nail olduğum son kahraman Rauf
Raif Denktaş’a Allah’tan rahmet, ailesine ve Türk
dünyasına baş sağlığı diliyorum.
Tülay Hergünlü
İstanbul, 15.01.2012
BAHANE…
Atatürk’ün Ankara’ya gelişi şerefine her
yıl düzenlenen “Garnizon Koşusu” nun 91′inci Yıldönümü
kutlamaları “trafikte yaşanan sıkıntılar”
bahanesiyle
iptal edildi…
30 Ağustos Zafer Bayramı
resepsiyonlarının (kabul töreni) tamamı “terör olayları”
bahanesiyle
iptal edildi…
Cumhuriyet Bayramı kutlamaları “Van
depremi ve terör şehitlerimiz”
bahanesiyle
iptal edildi…
Şimdi de 19 Mayıs kutlamalarının
stadlarda toplu halde kutlanması, “çalışmaların eğitimde
aksamalara neden olduğu” ve “çocukların soğukta üşümesi”
bahaneleriyle iptal edildi…
Bahaneler şahane…
Yersen!..
Burada amaçlanan;
Kurtuluş meşalesinin ilk yakıldığı tarih
olan 19 Mayıs 1919’u beyinlerden silmek midir?
19 Mayıs aynı zamanda da, Mustafa Kemal
Atatürk’ün resmi doğum tarihidir. Bu anlamlı tarihi yok
saymak, Mustafa Kemal’i de yok saymak mıdır?
Cumhuriyeti meydana getiren tüm değerleri
görmezden gelmek midir?
Büyük Atatürk, Cumhuriyeti, Türk
Gençliğine emanet etti;
Türk Gençliği’nin, Cumhuriyeti ve
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü birlikte ve tek yürek
hareket ederek anmasını, aynı millî ve sportif duyguları
paylaşmasını, ulus bilincinin genç yaşlarda farkına
varmasını, devrimlere ve Cumhuriyete sahip çıkmasını
engellemeye çalışmak mıdır?
…
Hedef 2023…
2023 yılında bir Cumhuriyet kalacaktır
ama hangi Cumhuriyet?
Endişeliyim!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 14.01.2012
VE… İLKER BAŞBUĞ TUTUKLANDI…
Tarih 2010 Ağustos, Genel Kurmay Başkanı
Orgeneral İlker Başbuğ’un görev süresi tamamlanmak
üzere. 30 Ağustos yaklaştıkça gazetelerde şöyle bir
haber yer almaya başladı:
Orgeneral İlker Başbuğ’a ‘devlet şeref
madalyası’ verilecek mi?
Devletin en prestijli ödülü sayılan
‘devlet şeref madalyası,’ Bakanlar Kurulu kararı ve
cumhurbaşkanının onayıyla veriliyor.
Sonuçta beklenen gün geldi ve Genelkurmay
başkanlığı görevini Orgeneral Işık Koşaner'e devreden
Orgeneral İlker Başbuğ'a 'devlet şeref madalyası'
verilmedi…
İktidar yanlısı gazeteler haberi,
“Orgeneral İlker Başbuğ'a “devlet şeref madalyası uygun
görülmedi” başlığıyla verdi. Sanki “uygun görülmedi”
sözcüğü özel olarak seçilmiş gibiydi…
12 yıldır sürdürülen bir gelenek olduğu
için, İlker Başbuğ’a da verileceğine kesin gözüyle
bakılan madalya için gazeteler neden böyle bir soru
sorma gereği duymuşlardı?
Önceki Genel Kurmay başkanlarının görev
süreleri dolarken de böyle bir soru sorulmuş muydu?
Ödülün verilmeyeceğini biliyorlar mıydı? Başka bir
ifadeyle, bu gazetelerin kulağına birileri kar suyu mu
kaçırmıştı?
Sonuçta 12 yıldır sürdürülen bir gelenek
bozulmuştu. O çok tartışılan 28 şubat sürecinin Genel
Kurmay başkanı Karadayı’ya daha sonra da Kıvrıkoğlu,
Özkök ve döneminde yayınlanan “e muhtıra” ile çok
tartışılan Büyükanıt’a bile “uygun görülen” övünç
madalyası ne olmuştu da İlker Başbuğ’a “uygun
görülmemişti”!..
İşte o günlerde kafalarımızı meşgul eden
soru işaretlerinin cevabı bugün verilmiş oldu ve İlker
Başbuğ tutuklanarak Silivri’ye gönderildi…
Ne demiş eskiler? “Çarşamba’nın gelişi
Perşembe’den bellidir.” İleride suçlanacağı ve
tutuklanacağı belki de belli olan bir kişiye ödül
verilir mi? Adama sormazlar mı, “o günlerde ödül
verdiğiniz bir şahsı bugün neden tutukladınız diye?”
Sorarlar elbet…
Ne demiş büyüklerimiz? “Perşembenin
gelişi çarşambadan belli olur”…
Ordunun üst kademesi hapiste… Kalanlar
ise “ Benim Genel Kurmayım” olma yolunda hızla
ilerlemekte…
İşte bir soru daha; Orgeneral Işık
Koşaner ve diğer komutanların istifası bir senaryonun
parçası olabilir mi? Ne dersiniz?
İstifalardan sonra göreve gelen şimdiki
Genel Kurmay Başkanı’nın ilk icraatı ne olmuştu
hatırlayalım:
30 Ağustos’ta bir ilk yaşanmış ve Genel
Kurmay Başkanı’nın teklifiyle Cumhurbaşkanı Abdullah
Gül,
Başkomutan sıfatıyla
tebrikleri kabul etmişti.
Daha önce uygulama nasıldı?
30 Ağustos 2011 yılına kadar tebrikleri
Genel Kurmay Başkanı kabul ederdi…
**
Orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanması
bizce de “trajikomik” bir hadisedir. İnandırıcılığı
şüphelidir…
Dünyanın en büyük ikinci ordusuna, 700
bin kişilik bir güce iki yıl kumandanlık eden bir
Genelkurmay Başkanı’nı,“örgüt
yöneticiliği'' ile suçlamak kabul edilebilecek bir durum
değildir.
Umarız Orgeneral İlker Başbuğ’da
diğerleri gibi uzun tutukluluk sürelerine mahkum
edilmez.
Türkiye’nin her şeye rağmen bir hukuk
devleti olduğuna inanmak istiyoruz…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 06.01.2012
MADEM Kİ GÜRLEDİNİZ, BİRAZ DA YAĞIN
BARİ!..
Dış politika ciddiyet gerektirir…
Bugünlerde yine sözde Ermeni soykırımı
ile yatıp kalkıyoruz. Sahne de her zaman olduğu gibi
Fransa var… Başrolde ise Türkiye’nin AB üyeliğine karşı
düşmanca bir tutum sergilemekten başka hiçbir siyasi
becerisi olmayan Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy…
Sarkozy, gelecek seçimlerde yeniden aday
ve ülkesindeki Ermeni oylarını kapabilmek için aynı
oyuna başvuruyor… Sözde Ermeni soykırımı oyununa… Ve ne
ilginçtir ki 1789 Fransız ihtilâli ile dünyanın pek çok
ülkesinde özgürlük meşalesi yakan Fransa, kendi
ülkesinde ifade özgürlüklerine kelepçe vuracak bir
yasayı çıkartmaya çalışıyor. Bu yasaya göre “Ermeni
soykırımı yapılmamıştır” diyen Fransız vatandaşlarına
hapis ve para cezası getirilecek…
Tabii bizim hükümet kanadında geçmişte
olduğu gibi yine kıyamet koptu… Şöyle yaparız, böyle
yaparız, elçimizi çekeriz, v.s, v.s.
Ancak dış politika esip gürlemeyi değil,
yumurta kapıya gelmeden ciddi ve kalıcı önlemler almayı,
gerektiğinde de yaptırım uygulamayı dikkate alır. Ve
sadece esip gürleyen bir Türkiye’nin dışarıda ciddiye
alınmadığı da görünen bir gerçek… Tıpkı İsrail’in Gazze
ambargosuna, ya da Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Ege’de
petrol aramasına yaptığımız cılız ve etkisiz itirazlar
da olduğu gibi…
Gelelim sözde Ermeni soykırım
iddiasına. İddiayı resmi olarak ilk kabul eden ülke
Uruguay. (Ermenistan’a göre sözde soykırımı ilk
tanıyan ülke Rusya’dır. SSCB yönetimi altında 1960'larda
Erivan'a bir heykel dikilmiş ve dönemin Moskova hükümeti
de bunun "soykırım"ı anma amacıyla yapıldığını
söylemiş.) ve 1965 yılında çıkartılan bir yasayla 24
Nisan günü, ” Ermeni şehitleri anma günü” olarak ilan
edilmiştir. Ve ardından da; Kıbrıs Rum Kesimi,
Arjantin, Rusya, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika,
İtalya, İsveç, Vatikan, İsviçre Slovakya, Hollanda,
Polonya, Almanya, Venezüella, Litvanya, Şili,
Galler(İngiltere) , Kuzey İrlanda, İskoçya, Katalunya
Özerk Bölgesi ve ABD ile 42 eyaleti, sözde Ermeni
soykırım iddialarını tanıma kararı almışlar.
İsveç ayrıca, Süryani, Asuri, Keldani ve
Pontuslu Rumlara da soykırım uygulandığını ileri sürmüş,
İsviçre ise Fransa’nın yapmak istediğini taaa 2003, 2005
ve 2007 yılında yapmış, Türk vatandaşlarını, yaşanan üç
olayda, İsviçre’de yaptıkları açıklamalarda soykırımı
inkar ettikleri için hapis ve para cezalarına
çarptırmış.Yani soykırım inkârının suç kabul edilmesinde
birincilik İsviçre’ye aittir.
Bu ülkeleri bir yana bırakalım, Avrupa
Parlamentosu bugünkü Avrupa Birliği yani AB, 18 Haziran
1987'de aldığı kararla, 1915-1917 yılları arasında
Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları üzerinde yaşayan
Ermenilerin karşılaştığı trajik olayların Birleşmiş
Milletlerin (BM) insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili
1948 tarihli kararı uyarınca "soykırım" tanımına
uyduğunu bildirmiştir. Ve bu karara göre de Türkiye’nin
AB’ ye girmesinin birinci şartı sözde soykırımı
tanımasıdır.
Anlayacağınız AB’ ye girmenin vizesi de,
sözde Ermeni soykırım iddiasını kabul etmekten geçiyor.
Siz istediğiniz kadar AB’nin müktesebatına uyun,
isteklerini yerine getirin, hatta ve hatta Türkiye’yi
birkaç parçaya bölün, ruhban okulunu açın, yetmeyecek.
İlle de sözde soykırımı kabul edin diye bastıracaklar…
İlk soykırım heykelinin Erivan’da
dikildiği tarih olan 1960 yılından bu güne aradan 51 yıl
geçmiş ve bir arpa boyu yol alamamışız. 25 ülke ve pek
çok ekonomik topluluk sözde soykırımı parlamentolarında
kabul ettirmişler ve ettirmeye de devam edecekler. Ama
bizim işbaşına gelen hükümetler ne yapmış? Koca bir hiç!
Şimdiki hükümet ne yapıyor?
Öncekilerin yaptığını…
Ceğiz, cağız…“Kendi kanlı tarihlerine
baksınlar”, falan filan… Fransa kendi tarihine baksın,
iyi güzel de, öncelikle Fransa’nın bizde ki yani
Anadolu’da ki tarihine bakmamız gerekmez mi? Antep,
Maraş, Urfa tarihine bir bakın bakalım, bu ülkelerin
üniformalarının altından hangi millet çıkıyor ve
günahsız halkı katledip, samanlıklara doldurup diri diri
yakıyor?
Elbette Ermeniler. Yani Osmanlı
Ermenileri…
İşte dünyaya bunu anlatmak gerek;
anlatabilmiş miyiz?
Hayır!
Çember daralıyor, atı alan Üsküdar’ı
geçmiş, biz hâlâ Fransa’yı, elçimizi geri çekmekle
tehdit ediyoruz. Elçinin cebindeki uçak bileti seri
numarasına kadar gazetelerde yer alıyor. Vatandaşın gazı
alınıyor, geçici oyalamalarla bu da unutturulacak ve
Fransa’da sözde soykırımın inkârı suç olarak kabul
edilecek. Biz de sert mesajlarımızı, kınamalarımızı
arkamızda bırakıp unutacağız ve yolumuza devam edeceğiz.
Ta ki yeni bir ülke sözde soykırım yasasını
parlamentosuna getirinceye kadar…
Yağmasan da gürle misali söylemler dış
politikada ciddiye alınmaz ve Türkiye ne kadar esip
gürlese de ciddiye alınmıyor çünkü hiçbir şey
yapmayacağını ya da yapamayacağını dünya âlem biliyor.
Geçmişteki buna benzer örnekler de olduğu gibi…
Bir ülke ne kadar güçlü olursa olsun,
iktidara gelen hükümetler bilinçli ve dirayetli bir dış
politika izleyemezse o ülkenin vatandaşları işte böyle
iftiralara maruz kalır. Tarih aksini söylese bile…
Fransa’ya uygulanacak ciddi diplomatik
hatta ekonomik yaptırımlar caydırıcı olacaktır.
Madem gürlediniz, biraz da yağın bari…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 20.12.2011
BEDELLİ!
Sene 1988. Kapının zili çalar, kardeşim
açar, karşısında iki polis.
“Oğlunuz Muzaffer asker kaçağı, onu
almağa geldik, nerede?”
Kardeşim: “O yıllar önce öldü.”
Polis: “Sen kimsin?”
Kardeşim: Ben Cengiz.”
Polis: “Sen gel karakola gideceğiz, orada
anlatırsın.”
Ve kardeşimi apar topar alırlar, karakola
götürürler. Amirin karşısına çıkartırlar.
Amir: “Sen neden askerden kaçıyorsun?”
Kardeşim:” Ben askerden kaçmıyorum,
üniversite de öğrenciyim.”
Amir: “Peki Muzaffer kim?”
Kardeşim: “O yıllar önce, ben daha
doğmadan ölmüş.”
Amir: “Peki, o halde şu ilmühaberle beyan
et.”
Kardeşim, kardeşinin yıllar önce öldüğüne
dair ilmühaberi doldurur, imzalar ve serbest bırakılır.
Ve ardından yazışmalar başlar…
Kardeşimin doldurduğu ilmühaberi polis
karakolu askerlik şubesine gönderir.
Askerlik şubesi oğlumuzun kaydının
sildirilmesini talep eden bir yazı gönderir.
Yazıya cevap veririz. Askerlik şubesi
ikna olmaz, “öldüğü yer nüfus idaresine şahsen müracaat
edin” der, kalkar gideriz ve şahsen müracaat ederiz.
Ardından babamla birlikte öldüğü
hastaneye gideriz. Zar zor 1960 yılına ait ölüm kaydını
çıkarttırıp, “Ölüm Tutanağı” düzenlettiririz.
Ölüm Tutanağı ve tüm yazışmaları, bir
dilekçe ekinde kütüğümüzün kayıtlı olduğu nüfus
müdürlüğüne gönderip kaydının silinmesini ve öldüğüne
dair bir yazı gönderilmesini talep ederiz.
“Ölmüştür” yazısı gelir ve diğer tüm
evraklarla birlikte askerlik şubesine gönderip,
Muzaffer’in öldüğünü belgeleyerek “oğlumuzun asker
kaçağı” olmadığını ispat ederiz…
Kore gazisi olan ve bu ülkeye 30 ay
askerlik yapan babamın, hastane bahçesinde çektiği acı,
15 aylık bebeğini toprağa veren annemin 28 yıl sonra
yeniden yaşadığı evlat acısı…
*
Günümüzde bedelli askerlik yeniden
yürürlüğe girdi. 30 bin TL ödeyen, 30 yaşından gün almış
ve bir şekilde askere gitmemiş kişilere, özellikle de bu
parayı ödeyebilecek olanlara gün doğdu. Ve basında bir
haber çıktı:
“Bedelli askerlik şartları belli oldu. 30
yaşından gün alanların 30 bin lira ödeyerek bu haktan
yararlanabileceğinin açıklanması üzerine gözler sanat
dünyasının ünlü isimlerine çevrildi.”*
Habere göre, 27- 38 yaş arasındaki sanat
dünyasının bazı ünlü isimleri askerlik görevlerini
yerine getirmemiş. Anlayacağınız, 30 yaşından gün
alanlar 30 bin lira bastıracaklar ve teskerelerini satın
alacaklar, diğerleri ise 30 yaşına kadar bir yolunu
bulup askere gitmeyecekler. Üstelik bu ünlülerden
bazıları her hafta evlerimize konuk olan dizi oyuncuları
ve çeşitli yerlerde konserler veren, sık sık ekranlara
çıkan pop müzik şarkıcıları…
Şimdi sormak gerekmez mi?
Bu ünlülerin bu yaşlara kadar askere
gitmemeleri için ne gibi bir gerekçeleri olabilir?
Acaba, Onuncu Yıl Marşı’ nı coşkuyla
söylerken ya da nöbette uyuyan askere çıkışan komutan
rolündeki, “ sen uyursan herkes uyur” repliği hafızalara
kazınan bu ünlüler, askerlik yapmadıkları için vicdan
azabı çekmişler midir?
Sıra sıra dizilmiş şehit tabutları
onlarda nasıl bir duygu uyandırmaktadır?
Ve en düşündürücü olan ise, 1988 yılında
henüz 15 aylıkken ölmüş bir çocuğu “asker kaçağı” olarak
arayabilen Genel Kurmay, nasıl oluyor da her daim göz
önünde olan ve yıllar önce askerlik hizmetlerini
tamamlamaları gereken bu ünlüleri“asker kaçağı” olarak
yakalamıyor ya da yakalayamıyor?
1988 yılından günümüze “vatani görev”
kavramında ne değişti?
*
Vicdanî ret düzenlemesi de yolda olduğuna
göre anlaşılan çok şey değişmiş...!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 26 Kasım 2011
*Hürriyet, 23 Kasım 2011
UNUTMA, UNUTTURMA!
“Samsun’a çıktığım gün genel durum ve
görünüm
1919 yılı Mayısı’nın 19. Günü Samsun’a
çıktım. Genel durum ve görünüm:
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu
grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her
tarafta zedelenmiş, ağır şartları olan bir ateşkes
anlaşması imzalanmış. Dünya Savaşı’nın uzun yılları
boyunca ulus yorgun ve fakir bir durumda. Ulusu ve
ülkeyi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatlarının
derdine düşerek, ülkeden kaçmışlar. Saltanat ve hilafet
makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve
yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler
araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki
hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca
padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini
koruyabilecek herhangi bir duruma razı.
Ordunun elinden silahları, cephanesi
alınmış ve alınmakta…
İtilaf devletleri, ateşkes hükümlerine
uymaya gerek görmüyorlar. Birer bahaneyle, İtilaf
donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili
Fransızlar; Urfa, Maraş ve Ayıntap (Antep), İngilizler
tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan
askeri birlikleri; Merzifon ve Samsun’da İngiliz
askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve
görevlilerle özel ajanlar çalışmakta. Sonuçta
konuşmamıza başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün
önce, 15 Mayıs 1919’da İtilaf devletlerinin onayıyla
Yunan ordusu İzmir’ e çıkartılıyor.
Bundan başka, ülkenin her tarafında
Hıristiyanlar gizli, açık, özel istek ve amaçlarının
gerçekleşmesini sağlamak ve devletin bir an önce çökmesi
için çalışıyorlar.
…Daha sonra elde edilen sağlam bilgi ve
belgelerle görüldü ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde
kurulan Mavri Mira heyeti illerde çeteler
kurmak ve yönetmek, mitingler ve propagandalar
yaptırmakla uğraşıyor.
Ülke içinde ve İstanbul’da ulusal varlığa
düşman kuruluşlar
Kurulmaya başlayan bu cemiyetlerden
başka, ülke içinde daha birtakım girişimler ve
kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında
Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul’dan
yönetilen Kürt Teali Cemiyeti vardı.
Bu cemiyetin amacı, yabancı
koruması altında bir Kürt devleti oluşturmaktı.
İngiliz Muhipler Cemiyeti
İstanbul’da türlü amaçlarla, gizli ve
açık olmak üzere kurulmuş parti veya cemiyet adı altında
birtakım kuruluşlar vardı. İstanbul’da önemli sayılacak
girişimlerden biri İngiliz Muhipler Cemiyeti’ydi.
(İngiliz Severler Cemiyeti T.H. notu)
…Bu cemiyete katılanların başında Osmanlı
padişahı ve yeryüzünün halifesi adını taşıyan Vahdettin,
Damat Ferit Paşa, İçişleri Bakanlığı’nda bulunan Ali
Kemal, Adil ve Mehmet Ali beyler ve Sait Molla
bulunuyordu. Cemiyette Rahip Fru (Frew) gibi İngiliz
ulusundan bazı maceracılar da vardı. “
Yukarıda yer alan satırlar, Gazi Mustafa
Kemal Atatürk’ün bizzat kaleme aldığı büyük Söylevinin
birinci ve dördüncü sayfalarından alınmıştır. (NUTUK)*
Bugün, Cumhuriyetin 88. Yıl kutlamalarını
yaptırmayanların ve buna göz yumanların unuttuğu,
unutturulduğu tarihi gerçeklerin bir tokat gibi
yüzlerinde patlaması için bir kez daha hatırlatmak
istiyoruz:
Unutma, unutturma!
600 yıllık cihan devleti Osmanlı
İmparatorluğu’nun küllerinin üzerinden yeni bir devlet
kuran, Anadolu’nun Hıristiyan gölü olmasına izin
vermeyen Mustafa Kemal Atatürk’e, en büyük eseri olan
Cumhuriyet’e ve devrimlerine dil uzatanları,
“Cumhuriyet bizim için bir amaç değil,
araçtır” diyenleri
“Tek Adam yönetimi faşist bir yönetimdi”
diyenleri,
Dünün vatan hainlerini bugün kahraman
yapanları, bugünün vatan hainlerini ise “demokrasi”
söyleminin ardına saklayanları,
Türk Ordusu’nun yönetim çatısını Hasdal’a
hapsedenleri,
Anayasa’nın değiştirilemez ve
değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerini
tartışmaya açanları,
“İki bayrak, iki dil, iki devlet”
isteyenleri,
Bölücü terör örgütü yandaşlarını Meclis’e
sokanları,
Daha iyi anlayabilmek için;
Büyük Atatürk’ün NUTUK’unu 10 Kasım
2011’de bir kez daha oku, okut!
Unutma ve unutturma!
***
Büyük Atatürk, aramızdan ayrılışının 73.
yılında seni özlem, minnet ve rahmetle anıyoruz…
Ruhun şâd olsun!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 08.11.2011
*Gazi Mustafa
Kemal Atatürk, Gençler İçin Fotoğraflarla NUTUK.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
CUMHURİYETİMİZİN 88. YIL
KUTLAMALARI İPTAL EDİLMEMELİDİR!
Millî
bayram kutlamaları ile ilgili etkinlikler, çeşitli
bahanelerle iptal ediliyor…
Önce
Atatürk’ün Ankara’ya gelişi şerefine her yıl düzenlenen
“Garnizon Koşusu” nun 91′inci Yıldönümü kutlamaları,
trafikte yaşanacak sıkıntılar bahanesiyle, güzergâhın
tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamadı (yaptırılmadı)…
Ardından artan terör olayları bahanesiyle, Genel Kurmay
Başkanlığı tarafından düzenlenen
30
Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonlarının (kabul töreni)
tamamı iptal edildi…
Şimdi
de Cumhuriyet Bayramı kutlamaları Van depremi ve terör
şehitlerimiz bahanesiyle iptal edilecekmiş. Tüm törenler
kaldırılmış…
Cumhuriyet’e karşı çıkanların, Cumhuriyetin ömrü 100 yıl
bile sürmez diyenlerin, din devleti kurmak için
çalışanların, Yeni Osmanlıcıların sevinçle ellerini
ovuşturduklarını görür gibiyiz…
Elbette acılarımız ve kayıplarımız çok büyük... Tüm
Türkiye aylardır gözyaşı döküyoruz. Ancak biz millet
olarak acıya alışkınız. Bu günlere kolay mı geldik?
Tarihimizi düşünün! İstiklal Savaşımızda verdiğimiz
mücadeleyi düşünün!
İlk
kez mi teröre kurban veriyoruz?
İlk
kez mi deprem felaketi yaşıyoruz?
Türkiye bulunduğu coğrafi konum nedeniyle, geçmişten
günümüze ve hatta gelecekte de iç ve dış tehlikelerle
her zaman karşı karşıya kalacak. Tarihimizden ve
Osmanlı’dan kalan etnik, dinî, millî pek çok
hassasiyetimiz küresel güçler tarafından sürekli olarak
kaşınacak… Ayrıca Türkiye bir deprem ülkesi. Uzmanlara
göre yüzde 92 nüfus deprem tehlikesiyle karşı karşıya…
Hal böyle olunca da her zaman şehitler vermemiz, can
kaybetmemiz kaçınılmaz gibi görünüyor.
Yaşadığımız her acının sonucunda Millî bayramlarımızdan
vazgeçmek zorunda mı kalacağız?
Garnizon Koşusu iptal!
30
Ağustos resepsiyonları iptal!
Ve
Cumhuriyet Bayramı törenlerinin tamamı iptal!
Bu
durum kafalarda soru işaretleri uyandırıyor.
Cumhuriyet coşkusu söndürülmek mi isteniyor?
Cumhuriyet ve Atatürk vurgusu yok edilmeye mi
çalışılıyor?
Birer
bahane ile Millî bayramlar hasıraltı mı ediliyor?
Neler
oluyor? Amaçlanan ne?
***
Millî
bayramlarımız ulusumuzun çimentolarıdır. Her yıl yaşanan
coşku dolu kutlamalar Türk Milleti’nin kardeşlik
duygularını, bu ülkeye olan sevdasını ve sadakatini
pekiştiren hayatî değerlerimizdir. Her ne yaşarsak
yaşayalım Millî bayramlarımızdan vazgeçemeyiz. Hele de
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarından asla ve asla
vazgeçemeyiz!
Bu
nedenle de, Cumhuriyetimizin 88. yıl dönümü, yurdumuzun
dört bir yanında, tüm coşkusuyla kutlanmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır!
Ne
mutlu Türküm diyene!
Cumhuriyetimizin 88. yıldönümü kutlu olsun!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 28.10.2011
BİNA ÖLDÜRMEZ,
“SORUMSUZLUK” ÖLDÜRÜR!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ekranlardan haykırıyor:
“İktidarımıza mal olsa da kaçak yapıları yıkacağız”
İşte
böyle söylüyor başbakan…
Marmara depreminin üzerinden 12 yıl, AKP’ nin iktidar
olmasının üzerinden 9 yıl geçti. Dahası, bugünün
başbakanı 1994-1998 döneminde İstanbul büyük şehir
belediye başkanlığı görevini de yürüttü. Yani ülkenin ve
İstanbul’un kaderinde 15 yıl etkisi olan başbakan, kaçak
yapılarla savaşma kararını açıklıyor…
Ne
zaman?
Van
depreminin üzerinden 5 gün geçince…
Zararın neresinden dönülürse kârdır diyoruz elbette.
Ancak, kaçak binalar yükselip oturulur hale gelene kadar
göz yumanlara ne gibi bir yaptırım uygulanacak doğrusu
merak etmekteyiz. Geçtiğimiz gün İstanbul’da bir
belediyenin yıktığı kaçak lüks villanın haline ben bile
acıdım. Son derece lüks, havuzlu bir villa oturulur hale
gelene kadar kim ve hangi kurum yetkilileri tarafından
görmezden gelinmiştir? Orada yıkılan villa da sonuçta
millî servet değil midir?
İstanbul’da yıkılması gereken 2 milyon bina olduğu
söyleniyor. Bu binalar tespit edildiyse aradan geçen 12
yılda neden yıkılamamıştır?
Van’da
yerle bir olan okul binası, yurt ve 3 binin üzerindeki
yapıyı kim ya da kimler inşa etmiştir?
Yerle
bir olan Van Afet Merkezi, ülkemizdeki sorumsuzluğun
boyutunu gözler önüne sermesi bakımından ibret alınacak
bir örnektir ve tarihe geçmiştir.
Salih
Ölmez adlı müteahhidin yaptığı binaların tamamı
yıkılmış. Kendi oturduğu lüks villada ise bir çizik bile
oluşmamış. Şimdi bu vicdansız müteahhit bozuntusu,
inşaatlarında bolca kum ve çakıl kullanırken, bu
binalara kim ya da kimler tarafından oturma belgesi
verilmiştir?
Yunus,
Serhat, Gözde öğretmen ve yüzlerce canın vebalini kim ve
hangi kurumlar ödeyecek?
Organizasyon eksikliği
Organize olamıyoruz!1999 Marmara depreminde de yardımlar
talan edilmiş, gönderilen malzemeler sokaklarda kalmış,
üst üste yığılmış binlerce ekmek çürümeye terk
edilmişti. Tüm Türkiye ekranlardan bu yardım rezaletini
seyretmişti. Van depreminde de aynı olaylar
gerçekleşiyor. Yardım kamyonları sahipsizlikten
yağmalanıyor… Çadır sıkıntısı var. Kızılay yetişemiyor…
Deprem vergileri
1999
depreminden sonra hayatımıza yerleşen ve her “alo”
dediğimizde cebimizden ödediğimiz deprem vergileri ise
maliye bakanının açıklamasına göre eğitim, sağlık ve
duble yollar gibi 74 milyonun ihtiyacını karşılamak için
kullanılmış…
Anlaşılan o ki, toplanan deprem vergileri de
güncellenmiş!
Yardım kampanyalarına gelince;
Onlarca koldan yardım kampanyaları düzenleniyor ama
Van’daki vatandaş hâlâ aç ve üşüyor. Hal böyle olunca da
yine beynimizin içinde bir sürü soru işaretleri
dolaşıyor.
Deprem
ülkesi Türkiye, Libya’ya gönderilen milyon dolarlar
başta olmak üzere, dört bir yanına yardım edip,
sınırlarında mülteci çadır kentleri kurup binlerce
insanı beslerken acaba kendi vatandaşlarını ihmal mi
ediyor?
Kızılay’ın bu yardımlar sonucunda boşalan depoları kısa
zamanda neden doldurulamıyor?
Düzenlenen yardım kampanyaları amacına ulaşıyor mu?
Yoksa
yeni “keriz feneri” olaylarına yelken mi açılıyor?
Toplanan paralar denetleniyor mu?
Kısaca
toplanan yardım paraları nerelere gidiyor?
**
Biz bu
filmleri yıllardır seyrediyoruz…
Testi
kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur…
Yapacağız, edeceğiz…
Birkaç
gün sonra Van depremi de unutulur.
Marmara depreminde günah keçisi olan Veli Göçer gibi Van
depreminde de Salih Ölmez’i atarsınız içeri olur biter…
Beklenen İstanbul depremine gelince;
Allah
büyük! Onu da deprem olunca düşünürüz…
Son
söz: Bina öldürmez, sorumsuzluk öldürür!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 26.10.2011
GÖZYAŞININ BİTTİĞİ
YERDEYİZ!
Tarih
19 Ekim 2011. Habur’un 2. Yıl dönümü…
PKK’lı
grup gece yarısı Hakkâri’de eş zamanlı olarak 8 saldırı
düzenledi.
Sonuç:
26
şehit, 22 yaralı… (Kesin olmayan sonuçlar)
Bizim
vatandaş olarak söyleyecek sözümüz kalmadı… Başımız sağ
olsun bile diyemiyoruz…
Artık
herkes sussun!
Gözyaşlarımızı içimize akıtalım…
Şimdi
eylem zamanıdır…
Türkiye’ye Kuzey Irak’tan yeni bir saldırı
gerçekleştirilmiştir.
Pek
çok noktadan ağır silahlarla yapılan saldırının, planlı,
programlı, profesyonel bir saldırı olduğunu sokaktaki
vatandaş olarak bizler dahi anlayabiliyoruz.
2003
yılından itibaren terör tırmanarak artmıştır…
Her
gün şehit cenazeleri kaldıran bir ülkeden hiç kimse daha
fazla hoşgörü bekleyemez…
Bazı
ilgili kişilerin “Başka bir ülkenin ordusunun desteği
olmadan bu kadar geniş çapta bir operasyon düzenlenmesi
mümkün değildir” ve “ bu bir terör saldırısı değildir,
bu bir askeri saldırıdır” tarzındaki sözleri dikkat
çekicidir.
Türkiye bir NATO ülkesidir. NATO Antlaşması’nın kuvvet
kullanmaya ilişkin 5. maddesi, “taraflara bir silahlı
saldırı durumunda, BM Antlaşması’nın 51. Maddesine uygun
şekilde, bireysel ve diğer devletlerle birlikte, silahlı
kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli görülen
eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan taraf ya da
taraflara yardımcı olmayı” öngörmektedir.
Biz
bugüne kadar, hangi NATO üyesi ülkeden başta ABD olmak
üzere, terörün bitirilmesi konusunda bir destek gördük?
İçine
girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği (AB) ülkeleri başta
Yunanistan olmak üzere yıllardır PKK terör örgütüne
destek vermediler mi? Bu destek hâlâ da sürmeye devam
etmektedir.
Türkiye’nin acil olarak uluslar arası girişimlerde ve
yaptırımlarda bulunması kaçınılmazdır.
Türk
askeri Kuzey Irak’a girmiş. Umarız geçmişte olduğu gibi
3-4 kilometre girip geri dönmezler...
Ayrıca 2007 yılında Başbakan Erdoğan’ın "İçeride
5000 terörist bitti mi, dışarıdaki 500 teröristle
uğraşalım" sözleri de unutulmamalıdır. Bir başbakan
bu sözleri boşuna sarf etmez. Nitekim terör örgütü
neredeyse tüm Türkiye’de eylemler düzenlemekte,
cinayetler işlemektedir. Tüm bu göstergeler örgüt
mensuplarının büyük ölçüde ülke içine sızdığını,
kendilerine bir takım kişi ve kuruluşlarca yardım ve
yataklık edildiği gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Türkiye içeriden ve dışarıdan devamlı olarak saldırıya
uğramaktadır.
Gün
intikam alma günü değildir. Gün gereğini yapma günüdür…
Türkiye Cumhuriyeti ordusuyla ve milletiyle bölgesinin
en güçlü devletidir. Ona zarar vermeye ya da parçalamaya
çalışmak bölgedeki dengelerin alt üst olması demektir.
Ve Türkiye buna asla izin vermeyecektir.
Burada
halkımıza da büyük görevler düşmektedir. En başta da
sakin olmak, taşkınlıklara sebebiyet vermemek
gerekmektedir. İç ve dış hainlerin isteği Türkiye’de bir
iç savaş çıkması yönündedir. Buna fırsat vermeden,
ordumuzla ve milletimizle birlik ve beraberlik
içerisinde olmalıyız.
Terör
örgütünün en büyük başarısızlığı Türk ve Kürt halkını
birbirine düşürememesidir. Ne yaparsa yapsın bunu
başaramamıştır ve başaramayacaktır.
Burada
tüm siyasi partilere de görev düşmektedir. Gün siyaset
yapma, onu bunu suçlama günü değildir. Gün tüm
partilerin birleşip, birlikte kalıcı bir çözüm bulmaları
günüdür.
Türkiye’deki tüm siyasi partiler, sivil toplum
kuruluşları, kamu ve özel sektör kuruluşları, asker,
sivil, kadın, erkek, ihtiyar, çocuk herkes sorumluluk
almalıdır.
BDP’nin de bir durum değerlemesi yapması doğru olur
kanaatindeyiz. Şapkalarını önlerine alıp düşünmeleri ve
saflarını yeniden gözden geçirmeleri şart olmuştur.
Meclis’te ve sokaklarda savaş çığlıkları atmaktan, halkı
kışkırtmaktan vazgeçmeleri her şeyden önce kendi
menfaatleri icabıdır…
Bu
ülkede hiç kimseye bir karış toprak dâhi
verilmeyecektir. Bunu bilip ona göre davranmaları, akan
kanın durdurulması yönünde samimiyetle çalışmaları en
doğru seçenekleri olacaktır.
Şehitlerimize rahmet, tüm Türkiye’ye baş sağlığı
diliyoruz.
Tülay Hergünlü
İstanbul, 19.10.2011
GÜNCELLENDİK!..
Hükümet Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve
maktu vergilere zam yaptı. Sigara ve alkol başta olmak
üzere cep telefonundan otomotive pek çok ürüne zam
geldi…
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, zamlara
gerekçe olarak “güncelleme yaptık” (…) dedi.
Ne demek güncelleme?
Türk Dil Kurumu’nun (TDK) sitesine baktım
şöyle açıklamış:
“Güncel: Günün konusu olan, şimdiki,
bugün. “
Zam kelimesi ise yine şöyle açıklanmış:
“Zam: Bir şeyin fiyatını artırma,
bindirim”
Bilgisayar dilinde ise: update…
Bu açıklamaya göre “güncelleme” bugünkü
değerine getirmek, değerlemek, yenilemek anlamına
geliyor. Zam ise bir şeyin fiyatını artırma, bindirme.
Yani bakan diyor ki; Biz fiyat artırmadık, sadece olması
gereken değere yani bugüne getirdik, yeniledik. Ne hoş
değil mi?
Anlayacağınız AKP iktidarı lügatinden
“zam” kelimesini kaldırdı ve yerine “güncelleme”
sözcüğünü getirdi. “Güncelleme” kulağa daha hoş geliyor…
Neydi o “zam” filan!..
Neyse, güncelleme de rakip tanımayan AKP
iktidarı bakalım vatandaşı başka nelerde “güncellemiş!”
Döviz güncellemesi
2011 başında 1.5476 olan Amerikan Doları
(USD) bugün 1.8317 olmuş. Güncellenme oranı yüzde 18,35…
2011 başında 2.0606 olan Avrupa Para
birimi Euro (EUR) bugün 2.5197 olmuş. Güncellenme oranı
yüzde 22,27…
Bu hesaba göre döviz artışı ile TL yani
bizim millî paramızın değeri yaklaşık yüzde 20
düşürülmüş affedersiniz güncellenmiş oluyor. Buna
ekonomi dilinde devalüasyon denir. Ve iğneden ipliğe her
şeye zam, amaaan dil alışkanlığı işte, siz lütfen
kusuruma bakmayın, güncelleme gelir…
Elektrik ve doğalgaz güncellemesi
Elektrik yüzde 9,57, doğalgaz yüzde 14,35
zamlanarak güncellendi. Zamanlama ise muhteşem, vatandaş
kışa girerken güncellendi…
Toplu taşıma ücretlerinde güncelleme
Toplu taşıma ücretlerine Ağustos
ortasında güncelleme yapıldı. Yüzde 10 oranında
artırılan toplu taşıma ücretleri daha bir yıl olmadan
güncellenmiş oldu…
Asgari Ücret güncellemesi
Hükümet açısından en başarılı güncelleme
asgari ücrette yapıldı. 2011 yılı için ortalama yüzde
4,87 artırılan asgari ücretle vatandaş iyice bir
güncellendi…
Emeklilerde güncelleme
Yapılmadı… Uzun zamandır beklenen intibak
yasası çıkartılmadı, işçi emeklilerinin maaşlarındaki
eşitsizlik güncellenmedi… Çalışma bakanına göre
emekliler kademeli olarak güncellenecekmiş…
Kıdem Tazminatı güncellemesi
İktidar yeni bir fon güncelleme peşinde.
Bunun içinde çalışanın kıdem tazminatını kendisine
vermeyip, açılacak fon hesabında biriktirilmesi için
çalışmalar yapıyor. Her yıla bir maaş tazminat yerine,
10 maaşı geçemeyecek tazminat hesaplamaları ile işçinin
kıdem tazminatı da haşırt diye güncellenecek gibi
görünüyor…
Mesai saatleri güncellemesi
Hükümet enerji tasarrufu bahanesiyle
memurun mesai saatini sabah namazında başlatmak ve
Cumartesi gününü de çalışma günü olmak üzere
güncellemeye hazırlanıyor. Bu gidişle Türkiye’de
emekçiler köleliğe doğru güncellenecek gibi görünüyor…
***
Hükümet lüks tüketim olarak
nitelendirdiği otomotiv, cep telefonu, alkol, sigara ve
taşıtların maktu vergilerine ve ÖTV’ sine zam yaptı.
Amacı ise cari açığı düşürmek. Ancak pırlanta, yakut,
elmas, zümrüt ve inci de hâlâ sıfır vergi uygulanıyor ve
Katma Değer Vergisi (KDV)’ de alınmıyor… Yabancı
yatırımcıya sıfır stopaj ise hâlâ tartışılan bir konu…
Garibanın sigarasından alınacak
vergilerle cari açık düşmez. Basit bir ifade ile cari
açık, ithalatın kısılması, üretim artışı ve bu artışın
dışarıya satılması ile düşer…İlle de vergi artışı yapmak
isterseniz işte yukarıda saydığımız ve burada
sayamadığımız daha pek çok lüks mallardan vergi alın…
Vatandaşı güncellemek, bir gün sizin de
güncelleneceğiniz anlamına gelebilir…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 14.10.2011
Büyük Taarruz ’un 89. Yılında Genel Durum
ve Görünümümüz… (5)
“En önemli ve verimli vazifelerimiz millî
eğitim işleridir.”
Dedin… Ve biz içte ve dışta senin yüzünü
kara çıkartmadık (!)
Neler mi yaptık? Anlatayım:
Sen gittikten 11 yıl sonra, 27 Aralık
1949’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile "Türkiye
ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması
Hakkındaki Anlaşma" adıyla ikili bir anlaşma imzaladık
ve eğitimimizi ABD’ nin çıkarcı ve müşfik(!) kollarına
bıraktık… Hem de kendi paramızla… ABD’ den aldığımız
krediler için ödeyeceğimiz faizlerden fon oluşturarak.
Yani kendi paramızla kendimizi bağlayarak…
Bu anlaşmanın en önemli maddesi ( 5.
Madde) neydi biliyor musun?
Kurulacak komisyonun başının ABD
vatandaşı olması…
Yani komisyon sekiz kişiden kurulacak.
Bunlardan dördü T.C dördü ABD vatandaşı olacak. Oyların
eşit olduğu durumlarda ABD’ li başkan ki kendisi ABD
büyükelçisi olur, kesin vuruşu yaparak istediği
doğrultuda oy kullanacak…
Sence bu komisyondan Türkiye lehine karar
çıkar mıydı?
İçeride yaptıklarımıza gelince:
Sen gittikten sonra iş başına
getirdiğimiz hükümetlerin değişmeyen ilk icraatları,
Millî Eğitim işlerine müdahale etmek oldu... Sağcısı,
solcusu, muhafazakârı hiç fark etmedi. Çünkü bu
hükümetler için önemli olan “oy” du ve bu konuda hiç
tereddüt etmeden halkın dini hassasiyetlerini siyasete
alet ettiler. Bu vesileyle “Eğitim de Birlik” devrimini
ortadan kaldırdık… Bunun için;
Okullara ihtiyari din dersleri koyduk.
İmam, hatip, vaiz ve yüksek din adamları yetiştirmek
üzere kanun teklifleri verdik. Kur’an kursları açtık.
Elbette Millî Eğitim’in denetiminde olacak bu okulların,
halka kendi dinini öğrenmesi açısından oldukça faydalı
olacağını biliyorduk ama yıllar sonra bu okulların
siyasi partilerin oy deposu ve arka bahçesi olacağını
bilemedik…
Kur’an kurslarından yaş sınırlandırmasını
kaldırdık… Millî Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve
gözetimini de… Fahri imam hatip ve Kur’an kursu
öğreticilerine sözleşmeli personel olma imkânı getirdik…
2010-2011 döneminde İmam Hatip
Liseleri’nde okuyan öğrenci sayısı 235 bin 639 oldu.
Önceki dönemlerde mezun olanları da düşün ve hesabı sen
yap bir zahmet…
Hal böyle olunca ihtiyaç fazlası imam ve
hatipleri koyacak cami bulamadık. Ve devlet- vatandaş el
ele vererek cami inşa etme yarışına girdik. Her ara
sokağa ve her köşe başına Mimar Sinan’a rahmet okutacak
camiler oturttuk. Bu arada yeni bir iş alanı yarattık.
Vatandaşlarımız da 10-15 kişi bir araya gelerek ilahi
koroları oluşturdular… Neredeyse her camimiz bir
ilahiyat korosuna sahip…Böylece işsizliğe minik bir
çözüm bulduk…
Neyse… Bütün bunlar güzel de bir şey daha
yaptık ki sorma gitsin!
Sen gittikten sadece 12 yıl sonra tekke
ve zaviyeleri yeniden açarak bugünlere gelmemize sağlam
zeminler hazırladık… Cemaatleştik… Cübbelisi, cübbesizi,
hoca efendisi, nakşisi, nurcusu, şeyhi, şıhı, bilmem ne
tarikat lideri, bilumum ulema (!) takımı aklına ne
gelirse hepsi eğitime ve medyaya el attı, hamd olsun!
Televizyon kanalları, basın yayın organları, okulları ve
dershaneleri var… Buralarda “ışık” saçıyorlar…
Eğitimi kazanç kapısı haline getirdik…
Devletin okullarından daha fazla özel
okul ve dershane inşa etme yolunda hızla ilerliyoruz…
Okullarımızdaki eğitim yetersiz olmalı ki çocuklarımız
dershaneye gitmeden üniversiteye giremiyor…
Eğitim de fırsat eşitliğini ortadan
kaldırdık. “Parasız eğitim” isteyen çocuklarımızı içeri
tıktık, okuldan attık…
Hâlâ kız çocuklarımızı okula
göndermemekte ısrar ediyoruz. Onları tarlalarda,
bahçelerde çalıştırıyoruz ya da 12-15 yaşında
evlendiriyoruz. Yedi yaşındaki kızlarımızı okula türban
takarak gönderiyoruz… Tecavüze uğrayan kızlarımızı
tecavüzcüsüyle evlendiriyoruz…
“Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak
öğretmenlerdir." Diyerek baş tacı yaptığın öğretmenler,
ekonomik durumlarını kurtarmaktan ulusu kurtarmaya
fırsat bulamıyor. Sözleşmeli, sözleşmesiz neredeyse
tamamı fakr-u zaruret içerisinde…350 bin öğretmen
açığımız var, 200 bin öğretmenimiz atama bekliyor.
Paramız olmadığı için öğretmenlerimizi atayamıyoruz…
Aldığımız kararlarla eğitim de “dev
adımlarla” ilerliyoruz. Millî Eğitim Bakanlığımız
İlköğretim öğrencilerinin okula devamsızlıklarını takip
edecek bir yöntem geliştirdi. Bu konuda öğrencinin
ailesine yapılacak ziyaretçiler arasına imamlar da
katılacak. Yani devamsız öğrenciye imamlar telkin de
bulunacak…
Hani yabancı dizilerde işlenen “ailenizin
rahibi” olayı var ya, onun farklı bir uyarlaması olacak
sanırım…
Eğitim devrimlerimiz ailenizin imamı ile
bitmiyor elbette…
İlköğretime başlayan çocuklarımızı da
siyasete alet ettik. Bu yıl öğrencilerimize dağıtılan
kitapların içine, Sayın Başbakanımızın ve Sayın Millî
Eğitim Bakanımızın fotoğraflarına ve mesajlarına yer
veren kâğıtlar koyduk… Buna karşılık olarak da Millî
Eğitim tarafından öğretmenlere dağıtılan bazı kılavuz
kitaplardan,
Senin fotoğrafını, Gençliğe Hitabe’ni ve
İstiklâl Marşımızı çıkarttık…
Millî Eğitim’de ki son büyük devrimimizi
söylemeye dilim varmıyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarının başöğretmeni olman sıfatıyla bilmen
gerekiyor.
“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin
yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve
nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la
bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum.”
diyen şahsı, eğitimimizi millî olmaktan çıkartması için
Millî Eğitim Bakanı yaptık ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın
görevleri arasında yer alan;
‘Atatürk ilke ve devrimlerine, Atatürk
milliyetçiliğine, laik ve sosyal hukuk devletine bağlı
vatandaş yetiştirme görevi’ ni
Kaldırdık… Hem de meclis kararı olmadan…
Böylece, “Kemalizm’den vazgeçin ki
sizi içimize alabilelim” diyen dostumuz (!) Avrupa
Birliği (AB) ve “Amerika’ya bağlı, dine dayalı
bölgesel federasyonlar kurma” peşinde koşan ve daha
1949’da “Türk Millî Eğitimi’ni biçimlendirecek”
ikili anlaşmaya birlikte imza attığımız müttefikimiz (!)
ABD, amaçlarına bir adım daha yaklaşmış oldular…
***
Büyük Atatürk,
Sana anlatacağım o kadar çok olay var ki…
Hangi birini anlatayım? Ben yazmaktan, insanlar
okumaktan sen ise dinlemekten yoruldun, biliyorum. Bu
nedenle de yazıma burada son veriyorum. Belki daha sonra
tekrar yazarım…
Yine de bilmen gereken bir şey daha var:
Kemalin askerleri nöbet tutmaya devam
ediyor…
Tülay Hergünlü
İstanbul,
04.10.2011
BÜYÜK TAARRUZ ’UN 89. YILINDA GENEL DURUM
VE GÖRÜNÜMÜMÜZ… (4)
“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”
derdin;
Biz ise yıllardır iç barışı sağlayamadık!
Kardeş kardeşi vurdu! Tam düzeldik derken PKK terörü
ortaya çıktı… Yetmezmiş gibi komşularımızla da aramızı
bozduk. Dün “kardeşimiz, dostumuz” dediğimiz Suriye ve
Libya bugün “tu kaka” oldu… İsrail ile neredeyse boğaz
boğaza geleceğiz… İşi gücü bıraktık, Gazze ve Filistin
için mücadele ediyoruz. Başbakan diyor ki, Filistin
Devleti tanınmalı… Yıllardır Kıbrıs için uğraşırız tek
bir Allah’ın ülkesi tanımadı, ama dert değil, önemli
olan Filistin tanınsın. Zaten K.Kıbrıs halkı da artık
bizi tanımıyor…”Ayşe tatilden dönsün !” diyorlar…
Şimdiler de Arap Baharı (!) yaşıyoruz,
Muasır Medeniyetin öncüsü Avrupa Birliği (AB) nin
pabucu dama atıldı. Neden mi? Çünkü Amerika Birleşik
Devletleri (ABD), “sen BOP’ un eş başkanısın, İslâm
âleminin öncüsü ol, oraları Osmanlı toprağı sayılır, sen
oralarda top koştur, Yeni Osmanlıcılık oyna, ne işin var
AB’ de” dedi…Biz de yüzümüzü Arap’a döndük…
“BOP’ da ne? Diye soruyorsun, anlatayım;
BOP’ un açılımı, Genişletilmiş Büyük
Ortadoğu Projesi, Mimarı ise ABD’dir… Türkçesi ise
içinde bizim de olduğumuz bu coğrafyayı “Böl ve Yönet”
politikasıdır… ABD, Ortadoğu’yu yeninden tanzim ediyor.
Demokrasi getireceğim bahanesiyle önce Ortadoğu’yu
karıştırıyor, sonra işgal edip, kadın, çocuk demeden
vuruyor, yakıyor, yıkıyor… Bunun için biz de yardım
ediyoruz. ABD, topraklarımızda ki üslerini kullanıyor…
Senin zamanında dünyanın jandarması
İngiltere idi, şimdi ABD oldu…
Büyük Atatürk; Yaklaşık 40 bin vatan
evladını teröre kurban verdik... BOP dâhilinde
Türkiye’yi etnik köken olarak parçalama peşindeler…
Cumhuriyetimizi kurma mücadelesi verdiğin yıllarda,
Anadolu’da peş peşe isyan çıkartanlar bugün
“kahraman”(!) olarak anılmakta… Onların torunları
meclise girdi… Türkiye’den toprak talepleri var.
Şimdilik” özerklik” diyorlar; Yersen! tabii…
Elebaşlarını içeri tıktık ama adam sanki dışarıda gibi
örgütünü yönetiyor… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “Yol
haritası” bile gönderebiliyor...
İktidarımız, içinde ne olduğunu
bilemediğimiz, kimine göre “Kürt”, kimine göre de
“demokratik” denilen bir “açılım” başlattı. Ülke
topraklarında her gün kan akıtan caniler, sınırdan davul
zurna ile Türkiye’ye girdiler… Devletin hâkimleri,
savcıları ayaklarına gitti… Bundan cesaret bulan örgütün
parti mensupları; “Anayasa’nın değiştirilemez ilk üç
maddesini kaldırın” demeye başladılar. “Türk Bayrağı’nın
yanında bizim de bayrağımız olsa fena mı olur?” dediler,
“Kendi dilimizde eğitim istiyoruz, Türkiye’de iki resmi
dil konuşulsun”, “Kendi polisimiz, askerimiz, kendi
gelirimiz olsun” dediler, parti tüzüklerine “ özerklik”
maddesi koydular… Güneydoğu’da Türk bayrakları
yakılıyor, ayaklar altında çiğneniyor…
Cumhuriyetin savcıları neredeler? Diye
soruyoruz ama…
Acaba Cumhuriyet Savcılığı’ndan “
Cumhuriyet” unvanını kaldırsak mı? Ne dersin?
Ne acı ki koskoca Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin mensupları, başbakanın özel görevlileri,
örgüt başıyla pazarlık masasına oturabiliyor…
30 yıldır başımıza bela olan terör örgütü
bizi K. Irak’tan vuruyor. ABD askeri onları koruyor.
Bizim askerimizin başına ise çuval geçiriyor… Terör
kampları sınırımızın hemen ardında; Terörist giriyor,
vuruyor ve dönüyor… Biz ise sadece hava harekâtı
yapabiliyoruz, kara harekâtı için ABD’ den icazet
almamız gerekiyor…
Kuzey Irak’a girmek için neden ABD’den
icazet alacaksınız, K. Irak nerede ABD nerede?” diye
sorduğunu duyar gibiyim. Haklısın… Ancak Okyanus
ötesindeki ABD bizim sınır komşumuz oldu... Türkiye’ye
rağmen burada bir sözde “Kürdistan Devleti” oluşturdu.
Hedefinde Türkiye, İran ve Suriye’deki sözde Kürt
bölgeleriyle birleşip “sözde “Büyük Kürdistanı” inşa
etmek var… Bu nedenle “Giremezsin!” diyor, biz de
giremiyoruz…
Esasında kara harekâtını da nasıl
yapacağız bilemiyoruz. Zira ordunun neredeyse tüm üst
düzey komuta kademesini içeri tıktık… Artık kalanlarla
idare edeceğiz de, harekâta giriştiğimiz zaman orada
birilerini bulabilecek miyiz? İşte bu konuda emin
değiliz…
Neyse… İçeride vatan evlatları ölüyormuş
ne gam! Bizim için varsa yoksa Gazze ve Filistin. K.
Irak’a giremiyoruz ama Başbakanımız Gazze’ye girmeye
niyetleniyor… Bir kez girmek istedik İsrail ordusu
müdahale etti, Mavi Marmara kana bulandı, 9 ölü verdik…
Olsun! Gazze’ye feda olsun! Yaşasın Filistin! Kahrolsun
İsrail! “One minute” yani…
Musul ve Kerkük’te onlarca soydaşımız
katlediliyor, Çin, Uygur Türkleri’ ne soykırım
uyguluyor, başbakanımız da tık yok. Varsa yoksa Filistin
ve Arap kardeşliği… Sanki geçmişte İngiliz ile birlik
olup Osmanlıyı arkadan vuran bu Araplar değilmiş gibi…
Filistin, İsrail ve Arap Baharı konusunda
nasıl bir oyunun içine çekildiğimizi de bilemiyoruz…
Başbakanımız yine ABD’ ye gitti… (Bu
kaçıncı gidişi artık saymaktan vaz geçtik…) Gündeminde
terör yok, Filistin’in Birleşmiş Milletlerce tanınması
talebi var, İsrail var… Gerekirse İsrail ile savaşır
mışız!
“Sen önce Irak’a gir de şu terör
kamplarını yok et, içerideki örgüt mensuplarını yakala,
terör örgütünün ABD ve AB’ deki desteğini engelle, para
musluklarını kes… Yapabiliyorsan bunları yap! Sana ne
Filistin’den, Arap Baharından, İsrail’den! Sen önce
kendi ülkenin iç işlerine bak!” Diyoruz ama
dinletemiyoruz…
Başbakanımızın son ABD gezisinde ne oldu
biliyor musun? ABD Başkanı Obama bizimkinin sırtını
sıvazladı ve “Filistin devlet olarak tanınamaz” dedi…
Nasıl bir politik başarı ama?
İki günde sekiz evladımızı teröre kurban
verdik. En küçüğü 18 en büyüğü 31 yaşında…
Başbakan ABD’ de Filistin’e arka çıkıp
İsrail’e babalanıyor, Cumhurbaşkanı ise Almanya’da
efeleniyor, gündem değiştirmeye çalışıyor… İkisinin de
terör belası umurunda değil…
Bu nasıl bir dış politika anlayışıdır? Ne
gururumuz kaldı, ne de onurumuz!
İçeride ise tepkisiz bir halk olduk!
Neredeyse Aziz Nesin’e rahmet okutacağız…
Anaların gözyaşları dinmiyor ama başka
analar Fenerbahçe’nin maçına gidiyor… Binlerce şehit
anası, evlatları için gözyaşı dökerken, 50 bin
civarındaki ana, Fenerbahçe maçıyla coşuyor… Aşka
geliyor… Keşke binlerce ana tribünlerde şehit anaları
için bir dakikalık saygı duruşunda bulunsaydı, keşke
binlerce ana, evlatları için gözyaşı döken şehit
analarına destek için yürüseydi, onları ziyaret etseydi,
çiçekler sunsaydı… Kendisi de bir ana olan Berna Laçin
onlara öncülük etseydi… Ne kadar anlamlı olurdu değil
mi?
Hani o Kurtuluş Savaşı’nda çocuğunun
üstündeki örtüyü alıp, merminin üstüne örten
analarımızın ruhu bir gün ayağa kalkar mı sence, ne
dersin?
***
Büyük Atatürk, sen ki dünyanın önünde
saygıyla eğildiği bir devlet adamı ve askerdin.
Uyguladığın onurlu ve haysiyetli dış politika ile
yabancı devlet adamlarını ayağına getirttin… 20.
Yüzyılın en büyük mucizesi senin eserin olan Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ dir. Sen Cumhuriyetimizin tapusunu
kanla, canla, söke söke elde ettin ve üzerine de
Lozan’da dünya devlerine imza attırdın… Ama biz senin
hemen ardından boyun eğme siyasetlerini hayata geçirerek
bugünlere geldik… Dış politikada sözümüz geçmiyor…
Onurlu ve haysiyetli bir dış politika uygulayacak devlet
adamlarına (pek azı hariç) sahip olamadık… NATO’ da
etkimiz yok… Akdeniz’e bile sahip çıkamıyoruz. Bit kadar
Rum yönetimi, İsrail ile birlik oldu, ABD’nin şirketine
ait sondaj gemisi ile petrol arıyor.
Biz mi?
“Gerekeni yapacağız”(!)
Belki de en büyük hatayı NATO’ya girmekle
yaptık. NATO demek ABD demek ve biz yıllardır elimizi
verdiğimiz ABD’ den kolumuzu kurtaramıyoruz. …“Marshall
yardımı” ile başlayan flörtümüz evlilikle noktalandı.
Tamam, belki o yıllarda şartlar bunu gerektiriyordu ama
aradan neredeyse 60 yıl geçti. Dünya değişti, Türkiye
değişti…Artık boşanmamız gerek ama bir türlü
boşanamıyoruz.… Nitekim şimdi de Malatya’ya füze kalkanı
kuruluyor. ABD ile hükümet ikili bir anlaşma imzalamış…
Kimileri ABD İran’ı vuracak diyor, kimileri ise İsrail’e
koruma kalkanı inşa edilecek diye fetva veriyor. Her
kafadan bir ses çıkıyor. Senin kurucusu olduğun parti,
bu anlaşmanın geçersiz olduğunu, Meclis ’den onay
alınması gerektiğini söylüyor ancak iktidarın umurunda
değil. Bir devlet büyüğümüz , “ Gerek yok, ikili
anlaşmalar yeterlidir, geçmişte de bu tarz işler ikili
anlaşmalarla halledilmiş” dedi…
Ve biz biliyoruz ki Büyük Atatürk;
Bizi bu ikili anlaşmalar mahvetti!
Devam edecek…
Tülay Hergünlü
Çanakkale, Geyikli.
22 Eylül 2011
BÜYÜK TAARRUZ’UN 89. YILINDA
GENEL DURUM VE GÖRÜNÜMÜMÜZ… (3)
“…askeri ve siyasi bağımsızlık ancak
ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir"
Demiştin. Biz ne yazık ki ekonomik
bağımsızlığımızı koruyamadık. Sen İstiklâl Savaşı’nın en
zor günlerinde bile para basmadın, biz paramızı bol
sıfırlı hale getirdik. Bugün paramızdaki bol sıfırları
attık ama enflasyonu yeni bastırdığımız yüksek tutarlı
banknotlara gizledik...
Senden sonra bir daha denk bütçe
görmedik… Yüksek enflasyonla ise senin gidişinden hemen
sonra tanıştık…
Sen paramızın istikrarına inandın, biz
Amerikan Doları’na…
Sen Millî İktisada inandın, biz küresel
sermayeye…
Sen yerli sanayinin önünü açmaya
çalıştın, biz yerli sanayicimizin önünü kapatacak, hatta
onu yok edecek ithalat anlaşmalarına imza attık…
Biliyorsun, Osmanlı İmparatorluğu 18
Ağustos 1838 yılında İngiltere ile o meşhur Balta Limanı
Serbest Ticaret Anlaşmasını imzalamıştı. Anlaşma
sonucunda Osmanlı ülkesi İngiliz mallarına tamamen
kapılarını açmış, yerli endüstrisinin çökmesine neden
olmuştu. Zamanla Fransa, Rusya ve Belçika gibi ülkelerle
de yapılan bu anlaşmalar sonucunda Avrupa malları
Osmanlı pazarlarını doldurmuş, Osmanlı Devleti’nin açık
Pazar haline gelmesine, sanayi atılımlarının durmasına
neden olmuştu. İhracatın çok üstünden ithalat
harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince
devasa finansman açıkları ortaya çıkmıştı, Sonuçta dış
borca muhtaç hale gelen Osmanlı 1854 Kırım Savaşı ile
dış borç almaya başlamış, 1875 yılında da borçlarını
ödeyemediği için moratoryum (borç erteleme) ilan
etmişti. Yanlış ekonomik uygulamalar sonucunda iyice
fakirleşen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları'nın 167
kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu
yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştı…
Sen, serbest ticaret sisteminin ancak
müstemlekelerde tatbik edilmiş bir sistem olduğunu ve
Türkiye’nin hiçbir zaman müstemleke olmayacağını
söylemiştin.
Büyük Atatürk, müstemleke olmadık ama
yıllar sonra tıpkı Balta Limanı anlaşması gibi bir
anlaşmayı Avrupa Birliği ile imzaladık. Adı; Gümrük
Birliği Anlaşması…
Balta Limanı Anlaşması ile Osmanlı
Ekonomisi ’ne indirilen ölümcül darbenin benzerini
Gümrük Birliği Anlaşması ile Cumhuriyet Türkiye’sinin
ekonomisine indirdik… Nasıl mı?
Anlatayım:
Önce şu Avrupa Birliği (AB)’ nin
oluşumundan çok kısa bahsetmek istiyorum:
1951 Paris Sözleşmesiyle Almanya,
Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg bir
araya gelerek Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ‘nu
kurdular. Topluluk başka alanlarda da faaliyet göstermek
amacıyla 1957 yılında atom enerjisinin barışçı amaçlarla
kullanımını öngören EUROTOM ile Avrupa Ekonomik
Topluluğu (AET)’ na dönüştü. Aynı topluluk 1
Temmuz 1987’de Avrupa Topluluğu (AT) ve 7 Şubat 1992’de
de bugünkü Avrupa Birliği (AB)’ ne dönüştü…
31 Temmuz 1959’da topluluğa katılmak için
müracaat ettik. 12 Eylül 1963’te, Türkiye-AET arasında
“bir ortaklık” kuran Ankara Anlaşmasını imzaladık.
Böylece Türkiye-AET arasında, “Gümrük
birliğinin esasları, malların, kişilerin, sermayenin ve
hizmetlerin serbest dolaşımı, tarım, ulaşım, rekabet,
mevzuat ile ekonomik ve ticari politikaların
uyumlulaştırılması, ortaklık organları, Türkiye’nin tam
üyelik imkânları, ortaklık ilişkisinde çıkabilecek
uyuşmazlıkların çözümü” gibi konular hükme bağlandı…
Ankara Anlaşmasına rağmen
bizi AB topluluğuna tam üye yapmadılar… Bazıları 40 yıl
diyor ama 1959’dan hesaplarsan tam 52 yıldır bekliyoruz…
Bekleme rekoru bizde…
Ne yapsak da içeri girsek
diye yıllarca düşündükten sonra 1995 yılındaki
iktidarımız dâhiyane bir fikir buldu. AB’ ye giremedik
ama biz de Gümrük Birliği (GB) ’ne gireriz dedi ve Balta
Limanı Anlaşması’nın günümüzdeki versiyonu olan Gümrük
Birliği (GB) anlaşmasını 6 Mart 1995’ de imzaladık. 1
Ocak 1996’da da yürürlüğe girdi. (Asıl adı Gümrük
Birliğini Tamamlama Anlaşması)
Unutmadan, Gümrük Birliği
Anlaşması’nı taraflar topluluğa üye olduktan sonra
imzalıyorlar. AB’ ne üye olmadan GB Anlaşması’nı
imzalayan tek ülke olma rekoru da bizde…
Uzatmayayım,
o güne kadar AB dışındaki ülkelerle ticaretimizde
bağımsızdık. Yapılan anlaşma ile üçüncü ülkelerle
ilişkimiz, kısacası dış ticaret rejimimiz tümüyle AB’nin
kontrolüne girdi. Gümrük Birliği Anlaşması’nın
sonucunda;
·
Gümrük Birliği’ne dâhil olduğumuz 1996
yılından sonra ihracatımız artmadı ama başta AB
ülkelerinden olmak üzere ithalatımız patladı. 1996-1998
arasında tam bir tüketim çılgınlığı yaşadık.
·
Gümrük Birliği’nden sonra Türk pazarı,
AB’nin dünyadaki 6. büyük pazarı (bazı otoritelere göre
2. büyük pazarı) haline geldi. AB’ nin birikmiş
stokları Türk pazarında eritildi.
·
AB’nin GB Anlaşması’ndan önce Türkiye’den
sıfır gümrük vergisi ile yaptığı sanayi ürünlerinde bir
değişiklik olmadı. Yani anlaşma ile herhangi bir vergi
avantajı sağlanmadı.
·
Cep telefonu, otomotiv ve otomotiv yan
sanayii ile çeşitli elektrikli, elektronik ve
elektriksiz makine cihazlarının ithalatı öne çıktı.
Türkiye elektronik ürün mezarlığına dönüştü… Otomobil
ithalatı yüzde 46’lardan yüzde 73’lere fırladı.
·
Üretici firmalarımız bir iki ürün dışında
üretim yapmama, diğer ürünleri de ithal etme bunun
dışındakiler ise AB firmaları ile ortaklık kurma ya da
temsilciliğini alma yoluna gittiler. Bunun doğal sonucu
olarak ne teknoloji transferimiz gerçekleşti, ne de
üretim standartlarımız yükseldi.
·
KOBİ’lerimiz büyük darbe yedi. Küçük
esnaf desen sizlere ömür.
·
Tüketim mallarını iğneden ipliğe Çin’den
alıyoruz ancak
sermaye malları, yarı mamul
mallar ve hammaddeleri ki
bu oran yüzde 90 civarındadır ve
üretimimizde girdi olarak kullanılmaktadır, AB’ den
ithal etmek zorunda kaldık.
·
Yabancı sermaye ülkemizde fabrika kurmak
yerine mal getirmeyi tercih etti, bizde onları her köşe
başında kurulan dev Alış Veriş Mağazaları (AVM)’ ler de
satın aldık.
Sonuç;
Senin döneminde uygulattığın Karma
ekonominin günümüzde esamisi kalmadı. Şimdilerde Tıpkı
1838’in Serbest Ticaret ekonomisi benzeri, liberal
ekonomi ya da serbest piyasa ekonomisi denilen bir
sistem uyguluyoruz. Piyasalar küresel sermayenin elinde…
İthalat cenneti olduk… Cari açığımız patlamaya hazır
bomba gibi. Ne kadar olduğunu söyleyeyim; Şimdilik 45
milyar dolar, yılsonunda 70 milyar dolara çıkacağı
tahmin ediliyor… Ürettiğimizden fazlasını satın
alıyoruz. Devlet borçlu, vatandaş olarak biz de
borçluyuz. Cebimize kredi kartı denilen bir araç
koydular, para yerine geçiyor… Senin mantığının
almayacağı bir bireysel borçlanma ve ödeme aracı...
Küresel sermayenin ülkemizin dört bir yanında açtığı dev
alışveriş merkezlerinde, çocuklarımızın geleceğini
harcamakla meşgulüz…
Devlet garibanlara düşük maliyetli ev
yapsın diye Toplu Konu İdaresi (TOKİ) adı altında bir
kurum oluşturdu, inşaat alanında dev mucizeler
yaratıyor…Ayranımız yok içmeye ama havuzlu villalarla
gidiyoruz şey etmeye… Son 10 yılda öyle bir inşaat
firması çoğaldı ki, sorma gitsin! İktidarımız
müteahhitleri kanadının altına aldı, her gittiği yurt
dışı gezilerine onları da götürüyor. Çoluk çocuk, dünür,
baldız, bacanak, damat vesaire Ağaoğlu’nda bayram
ediyoruz... Büyümekten patlama noktasına geldik… Zengin
sayımızı birkaç misli arttırdık... Yoksul sayımızı sorma
istersen... Zaten herkes soruyor: Böyle patlayacak
kadara büyürken nasıl oluyor da yoksul sayımız artıyor
ve neden her 100 gençten 20’si işsiz diye…Üstelik dünya
ekonomisi daralırken…Valla bunun cevabını en uzman
ekonomistler bile veremezken ben gariban bir vatandaş
olarak sana ne söyleyebilirim?!
Başta Sümerbank olmak üzere temellerini
attığın, ekonomimize hediye ettiğin Cumhuriyetin tüm
kurum ve kuruluşları “özelleştirme” adı altında “babalar
gibi” satıldı… Bugünlerde ise şeker fabrikalarımızı
satacağız. Yabancıya toprak satışı serbest bırakıldı…
Yabancıya 81 milyon 664 bin 98 metre kare toprak
satıldı… Bankalarımızın hisseleri yabancıların eline
geçti… Hani o 9 Eylül’de denize döktüğümüz Yunanlı bile
ülkemizden banka satın aldı…
Senin o bozkırın ortasında, yoktan var
ettiğin başkentimiz Ankara’nın içini boşaltılıyoruz.
Merkez Bankası ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü İstanbul’a
taşıyoruz… İstanbul’u finans merkezi yapacağız. Dünyanın
tanımadığı bir İstanbul Borsası’na sahibiz. Dünya
tanımıyor ama Japon ev hanımlarının bile bizim
borsamızda oynadığı ve para kazandığını fısıltı
gazetelerinden öğreniyoruz… Ne büyük gurur değil mi?
Ekonomi uzmanlarımız; “yabancı borsacı bir koyup üç
alıyor, kaynağı belirsiz sıcak para borsada dönüp
duruyor, düşük kur yüksek faiz sarmalı boğazımızı
sıkıyor” dese de sen bakma onlara… Durmak yok, yola
devam!
Esasında devlet ziyaret protokolünden
seni de çıkarttık! Artık yabancı ziyaretçileri
İstanbul’da karşılıyor ve burada ağırlıyoruz. Gezdirmek
için de Kayseri’ye götürüyoruz… İstanbul yeniden
payitaht olma yolunda hızla ilerliyor, Hamdolsun!
Ama üzülme ne olur! Seni her gün binlerce
vatandaş ziyaret ediyor. Yani vatansever evlatların,
devrimlerinin bekçiliğini yapmaya devam ediyor…
Türkiye israf şampiyonu oldu. Bugün 528
bin adet makam aracına sahip bir devlet kadrosuna
sahibiz. Vekillerimiz şimdi de özel şoför peşinde
koşuyor…Ülkeyi küresel sermayenin pazarı haline
getirdik. Yollarımızda 15 milyon otomobil geziyor.
Tamamı yabancı üretim… Biz mi? Yukarı da anlattım… Biz
üretemedik... Ürettirmediler… Esasında bir Devrim
otomobili ürettik ama onun da deposuna benzin koymayı
unuttuğumuz için bizi yöneten zihniyetler “Devrim”i
depoya tıktı… Cumhuriyeti Cumhuriyet yapan devrimlerini
de rafa kaldırmak için elimizden geleni yapıyoruz…
İşgale uğradık… Aman yanlış anlama!
Topraklarımız değil, raflarımız işgale uğradı… Ucuz Çin
malları tarafından… Hele de cebimizdeki telefonları bir
görsen! Ahh elbette sen nereden bileceksin, senin
zamanında cep telefonları yoktu… Şimdilerde
telefonlarımızı cebimizde taşıyoruz… Nerede olduğumuzu,
kimlerle konuştuğumuzu herkes biliyor… Devlet herkesi
dinliyor… Gizlilik diye bir şey kalmadı. İletişim
sektörümüz yabancının elinde. Uydumuz bile var… “ABD
yatak odalarımızı bile izliyor” diyorlar ama ben yine de
bu kadarına ihtimal vermiyorum(!)
Bir şeyi daha bilmen gerek. Türkiye artık
kendi kendini besleyen 7 ülkeden birisi değil. Dışarıdan
buğday ithal ediyoruz. Tohumumuzu bile İsrail ve ABD’
den alıyoruz. Hayvancılığımız can çekişiyor. Bizim
“anguslar” dışarıdan canlı hayvan ithalatını serbest
bıraktı. Ülke kaçak et cennetine döndü…
Gümrük Birliği’nin durumu ne olacak diye
soruyorsan eğer; Türkiye İhracatçılar Birliği
Başkanımız, AB’yle 14 yıldır devam eden Gümrük
Birliği’nin üçüncü ülkelere ihracatta ülkemize 4.5
milyar dolarlık zarar verdiğini söyledi. Bakanımız ise
“Anlaşma tekrar müzakere edilecek” dedi. (20 Şubat 2010
Star Ekonomi)
Aradan 19 ay geçti hâlâ gereği yapılsın
diye bekliyoruz…
Bizi bu anlaşmalar mahvetti…
Devam edecek…
Tülay Hergünlü
Çanakkale, Geyikli
09 Eylül 2011
BÜYÜK TAARRUZ’UN 89. YILINDA
GENEL DURUM VE GÖRÜNÜMÜMÜZ… (2)
1959 yılında ABD ile öyle bir anlaşma
imzaladık ki eminim mezarında ters dönmüşsündür…
Millîleştirme işlemlerinde muhatap olarak ABD hükümetini
kabul ettiğimiz bu anlaşma için o yılların DP Erzurum
milletvekili Sabri Dilek bile mecliste tepki göstererek;
“ Bu anlaşmanın kabulüyle kapitülasyonlar geri
getirilmektedir. Bu anlaşma ile Amerikalılara açıkça
imtiyaz verilmektedir. “ demek zorunda
kaldı…1950-1960 döneminde ABD ile imzalanan anlaşmaların
sayısının 200 civarında olduğu tahmin ediliyor…
1960 yılında ihtilal oldu. “Türkiye’nin
sorunlarının devletçilikten geldiğini düşünüyoruz.
Orada özel kesime daha çok rol verilmesini görmenin
sabırsızlığı içindeyiz” diyen ABD’ li Macomber’ı fazla
bekletmedik. Kaynağı dış krediler olan çok yönlü
teşviklerle işbirlikçi niteliğinde bir sermaye
yarattık. Bu dönemden sonra dini siyasette daha fazla
kullanmaya başladık. Siyasi kadrolaşmaları arttırdık...
1968 yılında ABD ile bir kredi anlaşması
daha yaptık ki evlere şenlik… Ülkemizin değişik
bölgelerindeki tüm bakır madenleri ve eritme
tesislerini, Etibank’ın Ergani hariç tüm bakır
kuruluşlarını, ABD’ nin denetimi altındaki Karadeniz
Bakır İşletmeleri A.Ş. ne devrettik… Yani mezarından
kalksan yeridir…
1971 muhtırasından sonra çok sayıda
Atatürkçü subayı ordudan çıkardık. Üniversite ve TRT
üzerindeki siyasî baskıları arttırdık. Senin göz bebeğin
Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kapattık… Terörü
tırmandırdık... Küresel oyunlara kandık, sağ- sol olarak
bölündük... Kardeş kardeşi vurdu...
Ve 1980’de yine ihtilal oldu… Ordu
yönetime el koydu… Biz artık gençlerimiz ölmeyecek diye
sevinirken, ihtilal sonrası uygulamalar Türk Solu’nun,
işçinin, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin
üzerinden silindir gibi geçti. Ulus-devlet karşıtçılığı
açıktan açığa dillendirilmeye başlandı. Yeni Dünya
Düzeni politikaları biz de çok iyi işlemeye başladı… “Gelmiş
geçmiş en Amerikancı başbakanımız” oldu… İşini bilen
memurlarımızın sayısı arttı… İthalât patlaması yaşadık,
Türkiye Çikita muz ile tanıştı… Anlayacağın çağ atladık,
ya da öyle sandık… Artık duruma bakıp o çağları aşan
keskin görüşünle kararı sen ver…
Sen gittikten hemen sonra ektiğimiz
siyasi İslâm tohumları 1950-1960 döneminde filiz verdi,
1970’li yıllarda boy attı, 1980 ihtilâlinden sonra iyice
kök saldı ve 2002 yılında başımıza ılımlı İslamcı bir
iktidar getirdik… Senin koltuğuna ise “Cumhuriyet bizim
için bir amaç değil, araçtır…” diyen bir şahsı oturttuk…
ABD’ yi icazet ve komşu kapısı yapan bir başbakanımız
oldu…
Sen gidene kadar Türkiye’ye sokulamayan
ne kadar sömürgeci ülke varsa bugün ülkemizde fink
atıyor… Hıristiyan misyonerler ülkenin dört bir yanında
faaliyetteler… İngiltere’nin yerini ABD aldı. Filistin
topaklarında kurdurduğu İsrail Devleti’nin ikincisini
(ülkemizin Güneydoğusunu da içine alacak şekilde)
oluşturma çabası içerisinde...
Türkiye’yi 7 coğrafi bölgeye ayıranlar
günümüzde de etnik kimliklere bölme peşindeler. Sen
gittikten 10 yıl sonra yani 1948’de Amerika
sınırlarımızı yeniden oluşturan bir harita geliştirdi…
Bu haritaya göre biz yine Sevr sınırlarına
hapsediliyoruz…
Okullardan fazla cami yaptık. Binlerce
imam yetiştirdik… Bazı Batılı ülkelerden önce seçme ve
seçilme hakkı verdiğin kadınlarımız hâlâ ikinci sınıf
vatandaş muamelesi görüyor… Üzücü olan ise, çoğunluğunun
bu muameleye gönüllü olarak talip olması… Çarşafa
dolandık… Oyalı yazmalarımızı, tülbentlerimizi bıraktık
ta, “Türban” isminde bir İslâm üniformasını sahiplendik…
Medeni görüntü olarak Osmanlı’dan bile daha gerideyiz...
Osmanlı dedim de, şimdilerde Yeni Osmanlıcılık modası
var. Her yere Mehter Marşıyla gidiyoruz... Dostumuz (!),
müttefikimiz (!) ABD’nin Ortadoğu’da ki “eş başkanı”
olduk ama ABD izin vermeden adım atamıyoruz... Gazze
için İsrail’e efeleniyoruz da Terör Örgütünün
kamplarının bulunduğu Kuzey Irak’a giremiyoruz… Çünkü
ABD “giremezsin” diyor… 9 vatandaşımızı öldüren İsrail’i
özür dilemeye davet ediyoruz ama Süleymaniye’de
askerimizin başına çuval geçiren ABD’ yi hoş görüyoruz…
Senin o yere göğe sığdıramadığın Türk
Ordusu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne gelince; Tüm
komutanları Hasdal’ a tıktık. Orduyu’ da kışlaya
hapsetmekle meşgulüz… Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı
tebriklerini Cumhurbaşkanı, başkomutan sıfatıyla kabul
etti… Oysa ki gerçek başkomutan olan senin sağlığında
bile böyle bir uygulama yoktu…”Her Türk asker doğar”
özdeyişini tarihe gömmekle meşgulüz, paralı ordu
gündemde…
İçinde bulunduğumuz durum senin Samsun’a
çıktığın tarihteki durumumuza benzemiyor mu, ne dersin?
Sana ve devrimlerine bağlı olduğunu
düşündüğümüz ne kadar gazeteci, yazar, bilim adamı varsa
onları da Silivri’ye gönderdik... Basılmayan kitapları
yasakladık… Basın desen basın olmaktan çıktı... Büyük
ölçüde tarafsızlığını yitirdi, “yandaş” oldu… İktidarın
sevmediği gazetecileri kovduk... Bir iki basın kuruluşu
şimdilik direniyor…
Ne demiştin?
“Ne yazık ki kahramanı kadar haini de bol
bir milletiz…”
Devam edecek…
Tülay Hergünlü
Çanakkale,
Geyikli
06 Ağustos 2011
Kaynak: Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve
Türkiye
BÜYÜK TAARRUZ’UN 89. YILINDA
GENEL DURUM VE GÖRÜNÜMÜMÜZ… (1)
Cumhuriyetimizin kurucusuna,
“Bağımsızlık benim karakterimdir”
derdin;
Sen gittikten sadece altı ay sonra bizi
Batı’ya bağımlı hale getiren ilk anlaşmalar İngiltere ve
Fransa ile gerçekleştirildi. (12 Mayıs 1939, 23 Haziran
1939)
Bugün bile Türkiye üzerindeki emperyalist
emellerinden asla vazgeçmeyen, Kürt ayaklanmalarının
hemen tümünü kışkırtan, Musul’un elimizden çıkması için
her türlü karşıt propagandayı yapan İngiltere ile “
Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı
halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı “kabul
ettik…
Bugünkü stratejik ortağımız (!) Amerika
Birleşik Devletleri (ABD) ile ilk anlaşmamızı ise 1945
yılında yaptık. Borç verme ve kiralamalarla ilgili bu
anlaşmaya attığımız imza sonucunda ABD’ nin haklarını
koruma altına aldık… T.C. Hükümeti olarak sağlamakla
görevli olduğumuz hizmetleri, kolaylıkları ya da
bilgileri ABD’ ne temin etme garantisi verdik. (Aynı
anlaşma, madde 2)
ABD ile ikinci anlaşmayı 27 Şubat 1946
tarihinde yaptık. Bir “kredi” anlaşması görünümünde olan
bu anlaşma ile dünyanın değişik yerlerinde ABD’ nin
elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan
eskimiş savaş artığı malzemelerini satın almayı garanti
ettik; neyle? Bize açtığı 10 milyon dolarlık kredi ile…
Bu anlaşma ile ABD hem elindeki savaş malzemelerini
sattı, hem kredi verip bizi borçlandırdı, hem de
bizi kendisine yedek malzeme bağımlısı haline getirdi…
Bu anlaşmanın en can alıcı noktalarından birisi ise,
satın alınan (!) malzemelerin mülkiyetinin ABD’ de
olmasıdır. Türkiye, ABD başkanı gerek görürse bu
malzemeleri, parası ödenmiş bile olsa geri vermeyi kabul
etmiştir…En üzücü olan ise anlaşmanın yapıldığı tarihte
devlet hazinesinde 245 milyon dolarlık altın ve döviz
stoğu vardır ve krediye de ihtiyacımız yoktur…
ABD ile yaptığımız anlaşmalar bu kadarla
kalmadı. 7 Mayıs 1946 tarihli Borçların Tasfiyesi
Anlaşması ve 12 Temmuz 1947 ve 27 Aralık 1949 tarihli
Askeri Yardım (!) Anlaşmaları’nın ne anlama geldiğini
1964 Kıbrıs bunalımında yaşadık. Yapılması düşünülen
askeri harekâtımız ABD tarafından bu anlaşmanın
maddeleri gerekçe gösterilerek engellendi…
27 Aralık 1949 tarihinde imzaladığımız
başka anlaşmalar ile eğitimimizi de ABD’ nin denetimine
teslim ettik. Anlaşmaya göre Türkiye’de Birleşik
Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon
kurulacaktı. Söz konusu anlaşmanın 5. Maddesi en dikkat
çekici maddelerden birisiydi ve komisyonun kuruluşunu
belirlemekteydi; “Komisyon dördü T.C. Vatandaşı ve dördü
ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır ABD’
nin Türkiye’deki diplomatik misyon (görev) şefi
komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların
eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir.”
B u anlaşma tamamen T.C. Hükümeti tarafından finanse
edilmiş olup 20 yıl sonra meyvelerini vermiş ve Millî
Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere Amerikan eğitimi
görmüş, etkilenmiş bir Türk’ün bulunmadığı bakanlık ve
KİT hemen hemen kalmamıştır.
Büyük Atatürk, sen gittikten 7 yıl sonra
Birleşmiş Milletler’e girdik. 9 yıl donra Dünya bankası,
IMF, 14 yıl sonra 1952’ de NATO’ ya girdik. NATO’ya
girebilmek için verdiğimiz ödün ise Kore topraklarında
bıraktığımız yüzlerce Mehmetçiğin canı ve kanı oldu…
En büyük devrimlerinden olan Tevhidi
Tedrisat Kanunu (Eğitimde Birlik), senin naçiz vücudun
daha toprak olmadan delindi, Kur’an kursları mahalle
aralarında boy göstermeye başladı... İmam Hatip Kursları
ve İmam Hatip okulları Lise yerine geçti. Köy
Enstitüleri kaldırıldı…
Toprak reformu hayalin ise büyük toprak
ağalarına teslim edildi. 1950-1960 döneminde tam bir
Batıcı olduk... Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve
Petrol Kanunu’nu çıkardık... Öyle bir Petrol Yasası
hazırladık ki “Bu yasa yabancı şirketlerin izni
olmadan değiştirilemez “ maddesi hakkında İsmet
İnönü “Bu bir kapitülasyon kanunudur” demek
zorunda kaldı…
1958 yılında o kadar çok borçlandık ki
dış borçlarımızı ödeyemez olduk ve yüzde 320 devalüasyon
(kur ayarlaması) yaparak paramızın değerini düşürdük…
Devam edecek…
LAFI BIRAK, İCRAATA BAK!
Dün:
08 Haziran 2010, Hakkâri, Şemdinli;
8 asker şehit, 14 asker yaralı.
(Genelkurmay açıklaması)
Yorumlar:
“Akıttıkları kanda boğulacaklardır.”
T.C. Başbakanı, Recep Tayyip Erdoğan.
''Bu hain saldırıyı lanetliyorum.”
Abdullah Gül, T.C. Cumhurbaşkanı.
“Şimdi kanımca terör 'ben
buradayım' imajı vermek için, kendisini göstermek için
bir çırpınış içinde”
Devlet Bakan Faruk Çelik
İçişleri bakanı: Yok
Sonuç:
01.07.2010, Türk Jetleri Kandili
bombaladı…
Bugün:
17 Ağustos 2011, Hakkâri,
8 asker bir korucu şehit, 15 asker yaralı
(Genelkurmay açıklaması)
Yorumlar:
"Kimse devleti silahla hizaya getireceğiz
hevesi içine girmesin"
Abdullah Gül.
“Gereği yapılacaktır”
Abdullah Gül..
''8 askerimiz sahur vakti şehit
edilmiştir.
R. T. Erdoğan
Ramazanla
ilgili sabrımız bitmiştir.''
R. T. Erdoğan
“Şiddetle kınıyorum”
Cemil Çiçek, TBMM Başkanı
“Bu eylemin
Ramazan ayında meydana gelmiş olması… kamuoyunun
takdirine bırakıyorum”
Cemil Çiçek.
"Misliyle karşılık bulacaklar.”
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz
“Sabrımızı taşırmaya çalışıyorlar.”
İsmet Yılmaz
“Türkiye’nin gücünü zaafa uğratamaz”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu
“Kararlılığımızı etkilemeyecek.”
Bekir Bozdağ T.C. Başbakan yardımcısı
“Dökülen kanlar yerde kalmayacak''
Veysel Eroğlu, Orman ve Su İşleri Bakanı
“Bu Bela ile Topyekün Mücadele Edeceğiz”
Egemen Bağış, T.C. Avrupa Birliği Bakanı
İçişleri Bakanı: Yok…
Sonuç:
18.08.2010, Türk jetleri Kandili
bombaladı…
***
Acizlik, acizlik, acizlik…
Yukarıda iki olayın karşılaştırmasını
yapmaya çalıştım. Ve ne yazık ki acizlikten başka bir
şey göremedim. Sakın yanlış anlaşılmasın; burada Türk
Silahlı Kuvvetleri’nin acizliğinden değil siyasilerin
acizliğinden bahsediyorum.
Terör örgütü acımasızca her gün kan
dökerken, ülkenin en yetkili ağızlarından dökülen şu
cümlelere bakar mısınız? Peki ya bahaneler?
Ellerinde kapı gibi Meclis izni varken,
Kuzey Irak’a giremiyorum, ABD izin vermiyor demiyorlar
da, Ramazan ayını bahane ediyorlar… Kutsallığa
sığınıyorlar…
Ayrıca Irak’tan da izin almak
gerekiyormuş!
Ne izni?
Sınırlarımızdan içeri saldırı var,
oradan, Kuzey Irak’tan. Neyin iznini alacaksınız?
Hava harekâtı ile birlikte kara harekâtı
olmadan o terör yuvası kamplar yok edilebilir mi?
Ne bekliyorsunuz? Ebabil kuşlarını mı
yoksa melaikeleri mi?
Ramazan’ın çıkmasını demeyin,
inandıramazsınız!
*
Memedin tabutu yine sıra sıra…
Bu iktidarın 10 yılı şehit kanlarıyla
sulanmıştır.
Sizce 10. Yıllarını kutlamaya ve o
koltuklarda oturmaya yüzleri kalmış mıdır?
Tülay Hergünlü
İstanbul 18/08/2011
DEMİRDEN BİR DUVAR: ATATÜRK
GENÇLİĞİ
Bu günlere kolay gelmedik.
Bu vatan kolay kazanılmadı. Kan akıttık, can verdik.
Görünen o ki biz bu coğrafyanın üzerinde oturmaya devam
ettikçe de can vermeye devam edeceğiz. Mustafa Kemal ve
silah arkadaşlarını vatan topraklarından kazıyamayan iç
ve dış hainler yeni bir çözüm buldular: Mustafa Kemal
Atatürk'ü ve devrimlerini önemsizleştirmek. Bunda da
büyük ölçüde başarılı oldular. Ama bir şeyi unuttular;
Mustafa Kemal'leri... Onlar 20 yaşında ve vatanın her
karışında varlar...
İşte onlardan ikisi,
Atatürk Gençliği’nin görev başında olduğu canlı iki
örneği, Güneş Erkul ve Utku Erişik bir araya gelmişler
bir etnik düzenleyerek, yurdu karış karış gezmeye
başlamışlar. Ben de ATATÜRK GENÇLİĞİ ile paylaşmak
istedim. Çorba da tuzum olsun, tarihte izim kalsın
misali.
İşte etkinlik ile ilgili
haber:
"İlk Kurşun Gazetesi Genel
Yayın Yönetmeni ve Yazarı GÜNEŞ ERKUL ile Tiyatro
Oyuncusu, Yazar ve Ulusal Kanal’daki “Gençlerin Gecesi”
programını hazırlayıp sunan UTKU ERİŞİK tüm yurdu
dolaşmaya devam ediyor!
Mustafa Kemal Atatürk, 1921
yılında, yani Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü günlerde,
“Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri,
düşmanların lanetlenmeyi gerektiren tutkularına karşı
daima demirden bir duvar gibi yükselecektir.” demişti.
O’nun bu sözünden hareketle, Türk Gençliği’nin yükselen
iki cesur sesi, Güneş Erkul ve Utku Erişik söyleşi
etkinliklerine başladı.
Bu söyleşide, iki genç
aydınımız, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerine
son günlerde daha da artan saldırılara karşı Türk
Gençliği’nin içindeki vatan aşkıyla “demirden bir duvar”
gibi duracağını vurguluyor. Hem Milli Mücadele
döneminden hem de yakın tarihten verilen örneklerle
bugüne köprü kuruyor ve söyleşiye katılanları o köprü
üzerinden Mustafa Kemal Atatürk’ün ışığına doğru
yürütüyor…
Çarpıcı başlıkların
atıldığı, tarihten ilgi çekici ayrıntıların verildiği ve
şiirlerle renklendirilmiş dopdolu bir etkinlik…
Söyleşiyi izleyenlere
Atatürk Gençliği’nin görev başında olduğu canlı iki
örneğiyle, yani Güneş Erkul ve Utku Erişik ile
gösteriliyor. Hem bilgilendiren hem de sorgulatan bu
söyleşi ile Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip
çıkılması konusunda toplumsal duyarlılığın artırılması
hedefleniyor.
Söyleşi sonunda açılan
stand ile, izleyenlere bir yandan İlk Kurşun Gazetesi
ulaştırılıyor; diğer yandan da Utku Eriiık, 3. baskısı
yapılan “Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” adlı son
kitabını imzalıyor.
Siz de bu söyleşi
etkinliğini bulunduğunuz kentte gerçekleştirmek
isterseniz, 0 533 810 29 14 numaralı telefondan BİRSEN
VAR ile görüşebilirsiniz.
GÜNEŞ ERKUL, merkezi
İzmir’de olan İlk Kurşun Gazetesi’nin Genel Yayın
Yönetmeni ve Yazarı… Erkul yönetiminde çıkan gazetenin
internet sitesi, Hürriyet gazetesinin internet sitesi
gibi haber siteleri arasında en çok tıklanan sitelerden
birisi… Bu anlamda genç yaşında çok önemli bir görevi
üstlenen Erkul, günümüzdeki Mütareke Basını’na karşı
1923 ruhunu yaşatan bir basın yaratmanın gerekliliğine
inanarak bu aydınlanma savaşını verdiğini söylüyor.
UTKU ERİŞİK, Mustafa Kemal
Atatürk’ün “Fikirler ve devrimler sanatla yayılır.”
sözünden hareketle kurduğu Tiyatro Birileri ile
kendisini “Mustafa Kemal’in Sanat Cephesi”nin bir neferi
olarak gördüğünü söylüyor. Özellikle “Hoş Gelişler Ola”
adlı oyunu ile sesini duyuran Erişik, bu oyunuyla
Türkiye’de 70 il merkezi ve birçok ilçe, KKTC ve
Almanya’da 450 kez sahne aldı. Bedri Baykam’ın önsözünü
yazarak övgüyle söz ettiği “Mustafa Kemal’in Yürekli
Çocukları” adlı kitabı geçtiğimiz günlerde 3. baskını
yaptı. Erişik, aynı zamanda her pazar akşamı Ulusal
Kanal’da canlı olarak yayımlanan “Gençlerin Gecesi” adlı
programı hazırlayıp sunuyor. Söyleşiye gittiği yerlerde,
söyleşiyi düzenleyen kurumlarla yaptığı röportajları da
programında yayımlayan Erişik, yerelde yapılan güzel
çalışmaların ekrandan duyurulması görevini de
üstleniyor."
Mustafa Kemalin çocukları;
haydi görev başına...
Vatan sizden hizmet
bekler...
Tülay Hergünlü
İstanbul, 14.08.2011
SURİYE’Yİ BIRAK, KUZEY IRAK’A BAK!
Başbakan günlerdir Suriye’ye gürlüyor,
devlet başkanına posta koyuyor;
“Çekil git”, “Sabrımızın sonuna geldik”,
“Suriye bizim iç meselemiz”
Alıştık artık, başbakan dış politika da
“yağmasan da gürle” misali estikçe esiyor…
İsrail’e şimşek gibi çatıyor, Avrupa
Birliği’ne (AB) gürlüyor…
Gürlüyor gürlemesine de, ne çare ki bir
türlü rahmet yağmurları yağmıyor…
Dış ülkeler Türkiye Cumhuriyeti
başbakanını es geçiyor, ciddiye almıyor…
Ciddiye alan (!) bir tek ülke var, oda
dostumuz (!) müttefikimiz (!) stratejik ortağımız,
Amerika Birleşik Devletleri (ABD)…
Neden ciddiye aldığı ise belli oluyor;
Afganistan’da Irak’ta, Lübnan’da eli yandı, Suriye’de
maşa kullanacak…
Maşa kim?
Türkiye…
Amerika'nın Ankara Büyükelçisi
Ricciardone’nin ani gelişinde kapalı kapılar ardında
neler konuşuldu, vatandaş olarak merak ediyoruz…
ABD’den “Suriye’ye gir!” emri mi geldi?
Başbakan’ın bugüne kadar “kardeşim” diye
hitap ettiği, sarmaş dolaş olduğu Beşar Esad ne oldu da
birden bire “tu kaka “oldu?
Ne oldu da Suriye’deki gerginlik bizim iç
meselemiz haline geldi?
Bize ne Suriye’den?
Hatay ve Mersin toprakları Suriye’nin
diyen bu Suriye değil miydi?
Osmanlıyı topraklarında işgalci olarak
nitelendiren bu Suriye değil miydi?
Geçmişi bırak derseniz, gelelim yakın
tarihe;
Bölücü başını yıllarca bağrında besleyen
de bu Suriye değil miydi?
Bugün 40 binden fazla vatan evladının
ölümünden sorumlu olan Suriye bizi neden ilgilendiriyor?
Geçmişten, akrabalık bağlarından
bahsetmeyin, asıl nedenini söyleyin:
Suriye konusunda neden sabrımız taşıyor?
***
Batı basını kışkırtıyor:
“Suriye’ye sözünü geçiremeyen Batı
umudunu Türkiye’ye bağladı”
Vah, vah, vah!
Zavallı sömürgeci Batı!
Suriye’ye sözünü geçirememiş!
Ver gazı Türkiye’ye, sal Suriye’nin
üstüne…
Batı elini ateşe uzatmasın!
Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi
(BOP) planı tıkır tıkır işliyor, bizim iktidar da
pastadan pay kapmak peşinde…
ABD yedirirse tabii…
İktidardan vatandaş olarak bu Suriye
takıntısının nedeni hakkında bir açıklama bekliyoruz…
**
Suriye’yi bırak, Kuzey Irak’a bak!
Bizim ateşimiz oradan tutuşuyor, yani
yangımız orada…
Dağın öte yakasındaki terörist kamplarına
girebiliyor musun?
Eskiden Irak topraklarından içeri girip,
terör örgütüne sıcak takip yapabilen Türk Silahlı
Kuvvetleri (TSK) neden şimdi giremiyor?
Terör kamplarını uzaktan seyrediyor?
Çünkü ABD “giremezsin!” diyor, “izin
vermem!”
Kuzey Irak’ta sınır komşumuz ABD… Sıkıysa
gir bakalım…(Askere izin versen ABD filan tanımaz girer
ama…)
Peki, Kuzey Irak’a giremezken, girmekten
vazgeçtik, gürleyemezken bile, bu Suriye’ye babalanmak
ne oluyor?
Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!
Bizim Suriye için ne akıtacak kanımız ne
de verecek canımız olabilir…
Bu böyle biline!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 10.08.2011
BU FOTOĞRAF ÇOK ŞEY ANLATIYOR…
Sonunda olan oldu ve Genel Kurmay Başkanı
Işık Koşaner ve üç komutanı birlikte istifa ederek
emekliliklerini istediler…
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) en üst
kademesindeki dört komutanın birlikte istifa etmeleri
Cumhuriyet tarihinde bir ilktir ve Adalet ve Kalkınma
Partisi (AKP) dönemine rastlamıştır… Anlayacağınız, bu
büyük olay AKP iktidarına nasip olmuştur, Hamdolsun!
250 general, amiral ve subayın cezaevinde
olduğunu hatırlatan Işık Koşaner, “mevcut durumun
personelin hak ve hukukunu koruma görevini yerine
getirmesine engel olduğunu belirtti ve bu durum işgal
ettiğim bu yüce makamda göreve devam etme imkânını
ortadan kaldırmıştır” diyerek istifa etti…
Bu sözlerle TSK üzerinde uygulanan
baskı, bizzat Genel Kurmay Başkanı’ndan yani en yetkili
ağızdan üstüne basa basa açıkça ifade edilmiştir. Bir
ülke düşününki ordunun en üst kademesi hâlâ ne olduğu
belli olmayan “Ergenekon, Balyoz, Sarıkız” vesaire
davalarından aylardır içeride ve Genel Kurmay Başkanı
çaresiz, diğer kuvvet komutanları çaresiz… Ellerinden
bir şey gelmiyor. Askerlerini savunamıyorlar,
koruyamıyorlar ve bu durumu içlerine sindiremedikleri
için de hep birlikte istifa ediyorlar.
Vatandaşın kafası karışık, birbirine
soruyor; “Bu Türk ordusu bir darbe yapamayacak kadar
aciz mi? İsteseydi hiç kimsenin ruhu duymadan bu
iktidarı alaşağı edemez miydi? Bu kadar beceriksiz mi ki
bir darbeyi ağzına yüzüne bulaştırsın?”
Bizim vatandaş olarak bugüne kadar
yapılan uygulamalardan anladığımız şudur:
TSK yeniden tasarlanmaktadır ve bu
nedenle de üst kademe komutanları da Ergenekon,
mergenekon bahaneleriyle tırpanlanmıştır… Işık Koşaner
ve diğer komutanların istifaları AKP iktidarının uzun
zamandır beklediği fırsatı altın tepsi içinde sunmuştur.
Komutanların onurlu istifaları alttan gelen “ılımlı”
komutanların önünü beklenenden daha kısa sürede
açmıştır…
Pazartesi günü (01.08.2011)
gerçekleştirilen Yüksek Askeri Şûra (YAŞ)
toplantılarındaki fotoğraf Türkiye’nin içinde bulunduğu
yönetim şeklini… açıklamaya yetmektedir…
U şeklindeki masanın en başında tek
başına oturan başbakan, âdeta “bu ülkenin tek sahibi
benim” (!) mesajını vermektedir…
Komutanların istifaları zamansızdır…
Vermek istedikleri mesaj bugün için ters tepmiştir.
İktidara beklediği fırsatı vermiştir… Anayasa’nın
tümüyle değiştirilmesini plânlayan iktidar için yeni TSK
dikensiz bir gül bahçesine dönüştürülmüştür…
Görünen o ki; Türkiye yeniden
tasarlanırken can sıkacak bir TSK komuta kademesi de
olmayacaktır…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 02.08.2011
13 ŞEHİT!
Bitmiyor, bitmez, bitiremezler,
bitirtmezler…
Çünkü “sarı inek” verildi bir kere… El
kol bağlı…
Yıllardır yazıyoruz, söylüyoruz; açılım,
maçılım hikâye…
Çünkü onların amacı başka…
Toprak istiyorlar…
Hatip’i bahane ettiler, meclise
gelmediler, yemin etmediler… Kendi meclislerini
Diyarbakır’da topluyorlar. Bakın bir de sözde
“demokratik özerklik” ilan ettiler…
Şimdilik vakvakları ürkütmemek için
Türkiye halklarının bütünlüğünden söz ediyorlar, ama
bunun arkası federasyondur…
Kuzey Irak bu federasyona ABD tarafından
hazırlanmıştır. Plan yavaş yavaş ve emin adımlarla
işliyor. Hiç aceleleri yok. Zamanı geldiğinde bir
referandum; Kuzey Irak ve Türkiye’nin Güneydoğusu
birleşme kararı alır… İç ve dış hainlerin yüzlerce
yıldır hayal ettikleri Türkiye’nin parçalanma süreci ya
da Sevr sınırları içine çekilmesi gerçekleştirilir…
Bunun için ortam müsaittir. Ulusalcı ve
Atatürkçü vatanseverler Silivri’ye, komutanlar Hasdal’a
gönderilir. Halk deseniz, gündüz işsizkolik gece
dizikolik… Düşünmüyor… Nasılsa sadaka siyaseti tıkır
tıkır işliyor… İçte borç, dışta borç Türkiye büyüyor...
7 bin bilmem kaç yeni türedi zengini diğer zenginler
ordusuna katılmış… İstikrar her yerde sürüyor… Şehit
sayısında da…
Yazılı ve görsel basın!
Eskiden olsaydı kıyamet kopardı, ortalık
ayağa kalkardı. Tüm kanallarda canlı yayınlar,
şehitlerin ailelerinin can yakan feryatları her yeri
kaplardı… Ama dün akşam dikkat ettiniz mi bilmem, her
şey çok normaldi. Sanki Türkiye sıradan bir gün yaşar
gibiydi. Hatta günlerdir beynimizi oyan, midemizi
bulandıran futboldaki şike haberleri, 13 şehidin
haberinden daha fazla yer kapladı…
Artık şehit haberleri sıradanlaştırıldı…
Vaka-i Âdiye’den sayılıyor… Hatta geçtiğimiz günlerde
Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinde, BDP’li nin
vekilliğinin düşürülmesi ile ilgili haber manşette, bir
şehit evlâdımızın haberi en altta, küçük bir haber
olarak yer aldı…
Cumhuriyetin değerleri
önemsizleştiriliyor…Vatan, millet, Sakarya dediğiniz
zaman “kafatasçı “, “çağ dışı” oluyorsunuz…
Seçimlerden önce her fırsatta konuşan ve
basının da ağzına sürekli mikrofon dayadığı bir Kürt
kökenli vatandaş şöyle demişti: “Anayasa’nın üç
maddesini değiştirin, Allah’ın emri mi?” O şimdi BDP’
den vekil ve bakın ne öneriyor:
“İslam ortak paydası Kürt sorununa çare
olabilir”
Dedik ya ortam müsait. Bir ulus millet,
”ümmet” e dönüştürülüyor...
Diller de “Türkiyeli, Türkiye halkları”
kavramı… Tıpkı Osmanlı halkları gibi…
İmralı emrediyor, BDP’li kışkırtıyor, PKK
vuruyor…
BDP’ li eş başkan; “Çözümsüzlüğün devam
etmesi, gençlerin ölmesine sebep oluyor” demiş!
Bu sözlerde bile bir tehdit yok mu?
“Çözüm olmazsa gençler ölecek” anlamı çıkmıyor mu?
Ne tesadüf ki 13 vatan evlâdının öldüğü
gün sözde ”özerklik” ilan ettiler…
Türkiye Cumhuriyeti her önüne gelenin
sözle bile olsa sözde “özerklik” ilan edeceği bir devlet
değildir. Bu sözler vatanın bölünmez bütünlüğüne bir
saldırı değil midir? Bu kadar demokratikleşme hangi
Batılı ülkede vardır?
Cumhuriyetin savcıları neredeler?
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay
Başkanı üçlü zirve yapıyorlar. Konu ne? Önümüzdeki
Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararları… YAŞ kararları önemli
çünkü irticacı subaylar belirleniyor ve ordudan
atılıyor. Son yıllarda bizzat devletin en üst kademesi
bu subaylar için bizzat muhalefet şerhi koyuyor. Dünkü
zirve de basından anladığımız kadarıyla irticacı
subayların ordudan atılmasını önlemek için yapıldı. 13
şehit için değil…
*
Sıfır terör devraldılar, sekiz yılda
yüzlerce vatan evlâdı toprağa düştü. Parçaları tüm
Türkiye topraklarına saçıldı…
Her gün bir-iki şehit, asker ve sivil
kaçırma, alenen karakollara saldırma…
Dün (14.07.2011) 13 vatan evladı
Silvan’da el güpegündüz yakıldılar!
Biz de yandık!
13 asker, 13 fidan, 13 evlât…13 şehit!
Memedin tabutu yine sıra sıra…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 15.07.2011
MHP YİNE AKP’ YE “STEPNE
“OLDU…
Hepimizin bildiği gibi Mustafa Balbay ve
Mehmet Haberal CHP’den milletvekili seçildiler ancak
cezaevinden çıkamadılar… BDP’ li Sebahat Tuncer’i
cezaevinden meclise götüren o kanunlar, Balbay, Haberal
ve hatta MHP’li Engin Alan için işlemedi.
Şimdi duruma bir bakalım:
Balbay ve Haberal’ın milletvekili
adaylıklarını Yüksek Seçim Kurulu onayladı…
Yüksek Yargı’dan herhangi bir itiraz
gelmedi…
Seçim günü geldi ve millet Balbay ile
Haberal’ı seçti… “Gidin ve beni T.B.M.M.’ de temsil
edin” dedi…
Mazbatalarını avukatları aracılığıyla
aldılar ve milletvekillikleri resmiyet kazandı.
Yani “Millet İradesi” ile Meclise girmeye
hak kazandılar. Onları oraya millet gönderdi. Hani şu
başbakanın her fırsatta dilinden düşürmediği “milletin
iradesi” ile seçildiler.
Ama gelin görün ki “kin siyaseti” devreye
girdi ve milletin iradesine “hayır!” dedi.
Çıkamazlar…
Ve de çıkamadılar…
Seçimlerin üzerinden 23 gün geçmesine
rağmen hâlâ Silivri Cezaevi’ndeler…
Yani AK Parti’yi meclise gönderen millet
iradesi ile Balbay, Haberal ve Alan’ı meclise gönderen
millet iradesi aynı değil… Öteki irade… Hani şu “bizden
değil” denilen irade… Yani diğer yüzde 50…
Neyse, CHP haklı olarak demokratik
tepkisini ortaya koydu ve “ arkadaşlarımız yemin etmeden
yemin etmeyeceğiz” dedi… Arkadaşlarına sahip çıktı.
Başbakan ne dedi?
“Etmezseniz etmeyin” dedi, bir adım daha
ileri giderek “siz olmasanız da meclis çalışır” dedi…
Neden?
Çünkü MHP, tıpkı Balbay ve Haberal gibi
milletvekili seçilmesine rağmen tutukluluğu devam eden
kendi milletvekili Engin Alan’ın cezaevinden
çıkartılmamasına hiç aldırmadı ve “biz yemin ederiz”
dedi.
Ettiler…
Onlar yemin edince başbakan da esip
gürlemeye başladı. Seçim günü AKP imparatorluğunun
balkonundan yaptığı ikinci konuşmasındaki pamuk gibi
yumuşak, herkesi kucaklayan başbakan, seçim
meydanlarında ki üslubunu aynen koruyarak CHP’ ye
bindirmeye devam etti. Biraz da Kasımpaşa tavrını öne
çıkartarak “ tükürdüklerini yalayacaklar” dedi. Bu cümle
bir başkanın ağzına hiç yakışmıyor. “tükürdüklerini
yalayacaklar” diye hakir gördüğü bu insanlar 12 milyon
vatandaşın oyuyla meclise gönderildiler. Böyle bir
cümleyi asla haketmiyorlar.
Ben bir vatandaş olarak başbakanın bu
üslubunu hiç tasvip etmiyorum. Bir başbakan her şeyden
önce siyasi çerçevede krizi çözmeye çalışır.” Gelin
konuşalım, bir çözüm bulalım” der. Ama hayır! Neredeyse
CHP meclise gelmesin diye elinden geleni yapıyor, ipleri
gerdikçe geriyor… Başbakan hani uzlaştırıcı,
kucaklaştırıcı olacaktı? Hani sandığa yansıyan millet
iradesine saygı gösterilmesi gerekiyordu? Ne oldu? Olan
şu:
MHP tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
olduğu gibi AKP’ ye yine stepne oldu…
Meclis’te bir minyatür muhalefet partisi
olduğu için başbakan da esip gürlemeye devam etti…
Meclis başkanını da seçtiler. Bugünkü (04.07.2011)
gazetelerde yer alan bir habere göre ise başbakan, “MHP
ile bir konsensüs (uzlaşma) oluşturabilirsek yeni
anayasa sözü verebiliriz” demiş…Yani iktidar ile
minyatür muhalefet bir olacaklar ve yeni Anayasa’yı
çıkartacaklar…
Şimdi sormak gerekmez mi MHP’nin genel
başkanına;
Sayın başkan, siz seçim meydanların da bu
AKP’ ye bindirmemiş miydiniz?
Onları Yüce Divana’ göndermekle tehdit
etmemiş miydiniz?
Daha önce ki seçimler de meydanlarda bar
bar bağırıp, “ip” atmamış mıydınız?
Peki, bu tutumunuz neyin nesi?
Sizin CHP’ ye destek olmanız gerekmiyor
muydu?
Eğer yemin etmeseydiniz başbakan bu kadar
rahat davranabilir miydi?
Muhalefet Partisi olmayan bir mecliste
iktidar partisi bu kadar pervasız olabilir miydi?
CHP’ ye destek verseydiniz tutuklu
vekillerin sorunu daha çabuk çözüme kavuşmaz mıydı?
Ana Muhalefet Partisi’nin olmadığı bir
TBMM sizin içinize siniyor mu?
Cumhurbaşkanı’nı samimi olmamakla
suçlarken, siz ne kadar samimisiniz?
AKP’ yi BDP ile anlaşma yapmakla
suçlardınız; AKP ile anlaşma yapan siz misiniz? BDP’ mi?
CHP’ ye bu kadar yüklenmenizin sebebi
geçmişten geliyor olabilir mi?
Sonuçta sizin de tabanınız muhafazakâr ve
AKP tabanı ile örtüşüyor…
Olmadı…
MHP baraj altında kalacak diye boşuna
üzülmüşüz... Meğer hesap başkaymış…
Tülay Hergünlü
İstanbul,04.07.2011
YÜZDE 50!..
Sonunda beklenen seçim günü geldi ve 12
Haziran’da halk sandığa gitti…
Sonuç;
AKP yüzde 50 ile üçüncü kez iktidara
getirildi…
Yüzde 50 demek, iki seçmenden birisinin
AKP’ ye oy vermesi anlamına geliyor… Bunu biz
söylemiyoruz bizzat başbakan kendisi söylüyor…
Yani, her iki işçiden biri, iki memurdan
biri, iki çiftçiden biri, iki Tekel işçisinden biri, iki
atanamayan öğretmenden biri, iki işsizden biri, iki
emekliden biri, iki asgari ücretliden biri, iki şehit
ailesinden biri AKP’ ye oy verdi…
Herkes birbirine soruyor:
İnsanlar sürekli işsizlikten, açlıktan,
yoksulluktan, mazot- gübre pahalılığından yakınırken,
nasıl oluyor da oyların yüzde 50’ si AKP’ ye gidiyor?
İşte bu çok bilinmeyenli denklemin
cevabı, bir sonraki seçimlerde AKP’ yi iktidar
koltuğundan göndermenin anahtarıdır. Velev ki cevabı
bulunabilsin!
Hadi iş dünyasını anlarım, devletin pek
çok kademesiyle ilişkileri var, iktidara yakın durmak
zorundalar, yoksa malûm, “bertaraf” olabilirler, bu
nedenle de oy verirken çok iyi düşünmeleri gerekir.
Ancak yukarıda saydığım kesim hem ağlayıp hem nasıl AKP’
ye oy verdi buna akıl erdirmek çok zor. Dedim ya çok
bilinmeyenli denklem…
Başbakan Erdoğan “2. balkon konuşması”
nda zafer sarhoşluğundan olsa gerek pamuk gibi
yumuşacıktı… Yine kucaklamaktan, birlik ve beraberlikten
bahsetti. Tıpkı “1. balkon konuşması” nda olduğu gibi.
Hiç şüpheniz olmasın, 1. konuşmasında söylediklerini
unuttuğu gibi bunları da unutacak ve kendilerine oy
vermeyenleri azarlamaya, dışlamaya, “ananı da al git!”
demeye devam edecek…
Başbakanın balkon konuşmasını dinlerken
gözümün önüne İngiltere geldi. Orada da önemli olaylarda
Kraliçe ve kraliyet mensupları balkondan halkı
selamlarlar… Halk da bu taçlı başları hararetle
alkışlar, sevgi gösterilerinde bulunur… Başbakanın,
eşinin elinden tutup AKP imparatorluğunun, affedersiniz,
genel merkezinin balkonuna çıkıp halka hitap etmesi ben
de nedense İngiltere’yi çağrıştırdı…
Neyse, biz gelelim kendi meselelerimize…
Türk halkının yüzde 50’ sinin AKP’ ye oy
vermesini saygıyla karşılamak gerek. Sonuçta bu bir
tercih meselesidir. Halk vekâletini iktidar partisine
vermiştir ve yeni iktidarın ilk icraatı ise anlaşılan
Anayasa’yı değiştirmek olacaktır.
Benim bir Türk vatandaşı olarak yeni
hükümetten beklentim şudur:
T.C. Anayasası’nın ilk üç maddesine
dokunmamak…
Mustafa Kemal Atatürk mirasına sahip
çıkmak…
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yani Türk
ordusunu yıpratmamak…
Kısaca vatanın bölünmez bütünlüğüne sahip
çıkmak…
Bu iktidardan başka bir beklentim yok…
Nasılsa köylü, çiftçi, memur, işçi,
işsiz, zengin, fakir herkes hayatından memnun... Ortalık
güllük gülistanlık… Çılgın projeler yeni çılgın
zenginleri yaratmaya gebe… İzmir bile çılgın projeyi
duyunca ampulü yakmaktan hiç geri kalmadı… Borçluymuşuz,
üretmiyormuşuz, mütemadiyen tüketiyormuşuz, işsizler
ordumuz her geçen gün artıyormuş ne gam!
Hedef 2023…
Gerisi vatan, millet Sakarya edebiyatıdır
diye düşünenleredir sözüm;
2023 yılında tek bayrak, tek devlet ve
tek millet olarak kalmamızı sağlamak bu iktidarın
birinci önceliği olmalıdır…
Bir dileğim daha var:
Ege’de bulunan ve 462 yıldır Türkiye’ye
ait olduğu belgelerle tescil edilen Eşek ve Bulamaç
adalarının Yunanlılardan temizlenmesi…
Yoksa biz son sekiz yılda Millet olma
duygularımızı da mı kaybettik?
Yoksa Eşek ve Bulamaç adaları o meşhur
hikâyedeki ki Sarı İnek mi?
*
Yeni AKP hükümetinin ülkemize hayırlı
olmasını diliyorum…
Bugüne kadar yaptıkları… yapacaklarının…
teminatı olan yeni iktidarın ne kadar hayır getireceğini
ise zaman gösterecek…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 13.06.2011
Türkiye’nin son 10 yılı…
(Tatlı yalanlar…)
Kapımın önünde bir broşür (el ilanı)
buldum. İstanbul Demokrasi ve Gelişim Platformu isimli
bir kuruluştan atılmıştı. Kuruluş diyorum aslında ne
olduğunu, kimlerden oluştuğunu bilmiyorum. İnternet’te
araştırdım açıklayıcı bir kimlik bilgisine rastlamadım.
Ancak sıraladığı başlıklardan hareket edince tam bir
iktidar yanlısı düşünce sahiplerinden oluştuğu
anlaşılıyor…
El ilanında Türkiye’nin son 10 yılını
önceki dönemlerle kıyaslamışlar. Sanırsınız ki batmakta
olan bir Türkiye devralmışlar ve refah içerisinde yüzen
bir Türkiye (!) yaratmışlar…
İlanda öyle bir tablo çizilmiş ki
inanılmaz bir hayal gücü gerekiyor…
10 yılda şu kadar büyümüşüz, IMF’ ye
borcumuz neredeyse sıfıra inmiş, şu kadar araç üretmişiz
(!), şu kadarını ihraç etmişiz, kişi başı millî gelir
10.000 USD’ a fırlamış(!), sağlık da memnuniyet yüzde
bilmem kaçlara yükselmiş, eğitime şu kadar para
ayırmışız ve benzeri bir sürü başlık…
Her başlığa tek tek yorum yazmak isterdim
ama çok uzun olur… Belki de bir yazı dizisi hazırlarım.
Neyse... Şimdilik el ilanında ki ekonomi ile ilgili iki
başlığa değinmek istiyorum:
İthalat ve ihracat artışları...
El ilânına göre ihracatımız, 10 yıl önce
25 milyar dolar iken, 2011 yılında 114 milyar dolara
çıkmış…(Artış yüzde 356)
İthalatımız ise 41 milyar dolar iken yine
2011 yılında 185 milyar dolara fırlamış…(Artış yüzde
352)
2011 yılında ithalatımız ihracatımızdan
71 milyar dolar fazla. (Fark yüzde 38.)
Herkesin anlayacağı şekilde açıklayacak
olursak;
Kazanmadığımız parayı harcamışız… Kısaca,
hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğini
çalmışız… Eski dildeki tabiriyle veresiye yemişiz.
Yabancının defterine borç yazdırmışız…(Salçayı bile
dışarıdan almışız…)
Salt bu rakamlar bile nasıl bir dış borç
batağında yüzdüğümüzü anlatmaya yetiyor.
Halkın gözünden kaçan ya da kaçırtılan
önemli bir husus ise, ihracatımızın içindeki ithal ikame
payının oranı… Yani Türkiye’de üretilen bir ürün içinde
kullanılan yabancı malzeme payı… Bu oranı tarafsız bir
ekonomistin açıklamasını isterdik. O zaman aslında o çok
övündükleri ihracat rakamlarının da gerçeği yansıtmadığı
daha iyi anlaşılacaktır.
Bir örnek vermek gerekirse; Otomobil
ihracatımız tavan yapmış, ne güzel… Ancak, yabancının
Türkiye’de ürettiği otomobilin içinde kullanılan
parçaların kaçta kaçı dışarıdan getirilmiş, kaçta kaçı
ülkemizde üretilmiş bilinmiyor. Yani dışarıya bir
otomobil sattığımız zaman, bu satışın içindeki ithal
parça oranı yüzde kaç?
Kanımızca “zurnanın zırt dediği”
yerlerden birisi belki de birincisi ihracatın içindeki
ithal ikame oranının büyüklüğüdür. Hal böyle olunca da
ihracat rakamlarımız gerçek satışımızı yansıtmaktan çok
uzaktır.
***
Önceki hükümet zamanında uygulanmakta
olan bir ekonomik paketi devraldılar. Yeni bir reçete
ortaya koymadılar. Var olanı sürdürdüler…
10 yıllık süreçte ise tüm Millî
değerlerimiz, bankalarımız, Telekom, Tekel ve benzeri
tesislerimiz, topraklarımız, hatta limanlarımız bile
yabancılara babalar gibi satıldı…
Kayıt dışı çalışan firmalara 2-3 senede
bir af getirilerek elde edilen gelir ile bütçe açığı
dengelenmeye çalışıldı…
Düşük kur, yüksek faiz sarmalından
yararlanan yabancılar Türkiye’nin kanını emdiler…
Dışarıdan gelen sıcak para üretimde
kullanılmadı…
Beyaz yakalı işsizler ordusu yaratıldı…81
İlde üniversite yapıldı ama işsizler ordusuna istihdam
sağlayacak fabrikalar inşa edilmedi…
Sonuç olarak; İstanbul Demokrasi ve
Gelişim Platformu’nun el ilanında başarı olarak
sıraladıkları başlıkların tamamı tatlı yalanlardır...
Halk sanal bir dünyada kaderiyle baş başa bırakılmıştır.
Açlık sınırının altında yaşayan binlerce insan sadaka
siyasetiyle oyalanmaktadır…
Bu ülkeye ve insanlarına bu kadar yalan
söylemeye artık bir son verin!
Yazıktır, günahtır!
Bu devran böyle gitmez, rüzgârlar da her
zaman aynı yönden esmez!
Umarız Türk milleti gücünü 12 Haziran’da
sandıkta göstererek, bu tatlı yalanlara son verecektir…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 24.05.2011
EL İNSAF YAAHUUU, EL İNSAF!!!
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu
suçlayacak bir unsur bulamayan başbakan iki konuda
bastırıyor; SSK ve Kaset olayı.
“SSK’ yı yönetemedin, zarar ettirdin,
batırdın.”
“Bir kaset olayıyla genel başkan oldun.”
Başka suçlama?
Yok…
Bulamazlar…
Bulamayınca ne yapıyor?
SSK’ya ve kasete sarılıyor.
Kaset olayında ki CHP eski Genel Başkanı
Deniz Baykal’a kurulan bu tezgâhın sonucu hâlâ belli
olmadı, Kılıçdaroğlu ile uzaktan yakından bir bağlantısı
yok. Deniz Baykal partinin yıpranmaması için istifa etti
ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu seçildi. Seçilerek gelen
bir siyasi partinin genel başkanına sürekli olarak “bir
kasetle geldin” diye acımasızca ve haksızca suçlamaya
çalışmak ne kadar ‘âdil bir davranış yorumu sizlere
bırakıyorum.
SSK olayına gelince. Başbakan yine
takılmış plâk gibi her mitingde tekrarlıyor; Sen SSK’ yı
bile yönetemedin, zarar ettirdin, batırdın. Ülkeyi nasıl
yöneteceksin?”
Pes Yaaahuuu, Pes!
Kılıçdaroğlu ise her fırsatta başbakana
çağrı yapıyor;
“Çık karşıma, hodri meydan, istediğin
kanalda, senin ayarlayacağın gazetecilerin soru soracağı
bir programda, bakanlarını da getir, istersen SSK,
istersen ekonomi, hangisini istersen tartışalım. Yüreğin
varsa çık ” diyor. Başbakan’dan bir cevap alamadığı için
de mektup yazacağını ve davet edeceğini söylüyor.
Veremeyeceği bir kuruş hesabının olmadığının ısrarla
altını çiziyor.
Daha ne desin?
Ama Başbakan hiç oralı değil; Hem
minderden kaçıyor, hem de arkaya dolanıp iki puan almaya
çalışıyor, bindiriyor da bindiriyor...
Çünkü biliyor, vatandaşın kulağına kar
suyu kaçtı mı işlem tamam... Bizim vatandaşımız kulaktan
dolma dedikodularla iş yapmayı sever. Olayın gerçeğini
araştırmaz, sormaz, karşı taraf ne demiş, kendisini
nasıl savunmuş, bu suçlamalar doğrumu, değil mi? Neye
dayanarak suçlanıyor? Hiç umurunda olmaz. Hele de bu
suçlamaları yapan biraz da sempati duyduğu bir kişi ise
tamam. O söylüyorsa doğrudur, bir bildiği vardır
düşüncesinin ardına takılır gider, oyunu kullanır…
Hal böyle olunca da bu oyların iş başına
getirdiği zihniyet seni beni yönetir…
Başbakan bu halkı çok iyi tanıdığı için
CHP’ yi işte böyle vuruyor. Varsa yoksa kaset ve SSK…
Eskilerin bir sözü vardır;
“At çamuru, izi kalsın!”
Bu söz
de bizden olsun!
El
insaf yaahuuu, el insaf!!!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 11.05.2011
ONİKİ’YE ONİKİ
KALA…
Her yıl Mart ve Nisan ayları
muhasebecilerin ter döktükleri aylardır. Tabiri caiz ise
bu aylarda kırkayağımız bir pabuca girer.
Bu yıl ise iş yükümüzü ağırlaştıracak
âdeta belimizi bükecek iki ağır iş daha eklendi. Birisi
işletmelerin kesin mizanlarının elektronik ortamda
gönderilmesi diğeri ise Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı
borç yapılandırılması olan 6111 sayılı Torba Yasa’nın
aynı tarihlere denk gelmesi…
Meslek mensuplarının üzerindeki beyanname
yükünün tam anlaşılabilmesi için burada Nisan ayına ait
beyannamelerin bir listesini ve tarihlerini dökmek
zorundayım:
- KDV Beyannamesi
- Muhtasar Beyanname
- Damga Vergisi Beyannamesi
- Kurumlar Vergisi Beyannamesi
- Kesin Mizan Bildirimi
- Ba Formu
- Bs Formu
- Kurumlar Vergisi Matrah Artırımı
- Ortaklar ve Kasa Hesabı bildirimi
Bunların dışında SGK bildirimlerini de
ekleyecek olursak nasıl bir beyanname denizinde
boğulduğumuzun daha iyi anlaşılacağını ümit ediyorum.
Hal böyle olunca İstanbul Serbest
Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası (İSMMMO), bağlı
bulunduğu Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve
Yeminli Mali Müşavirler Odalar Birliği (TURMOB)
kanalıyla, Nisan ayında meslek mensuplarının
bürolarındaki iş yoğunluğu nedeniyle süre uzatımı için
Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’na müracaat
etmiştir.
Gelir İdaresi’nin ilk verdiği alaycı
cevabı sineye çeken ve var gücüyle gecesini gündüzüne
katarak beyanname göndermeye çalışan meslek mensupları,
Gelir İdaresi’nin ikinci cevabıyla âdeta şaşkına
dönmüştür zira idare beyanname verme süresini 29 Nisan
2011 tarihine kadar uzatmıştır. Uzatmıştır uzatmasına da
sürenin bitmesine yani gece yarısına tam 12 dakika,
yanlış görmediniz, yazıyla yazıyorum ve de altını
çiziyorum, ONİKİ DAKİKA kala, saat 23,48’ de
beyanname verme süresini uzatmıştır.
İSMMMO’nun web sayfasında, siyah başlık
altına duyurulan süre uzatımı için ne yazık ki İdareye
teşekkür edemeyeceğiz. Gelir İdaresi’nin, yaklaşık 40
bin civarında üyesi ve binlerce stajyeri olan,
Türkiye’nin en büyük meslek odalarından birisine
uyguladığı bu davranışın cevabını tarih elbette
verecektir. Bizler, gece yarısına 12 dakika kala
aldıkları bu karar ile Türkiye’nin ilkleri arasında yer
alma başarısını gösteren İdare yöneticilerini kutluyor,
siyasi iktidarın bu müstesna Kurumunun daha da anlamlı
ilklere imza atmalarını diliyoruz… Ve diyoruz ki;
Cumhuriyetin belki de son kalelerinden
olan TURMOB ve onun lokomotiflerinden olan İSMMMO
mensuplarının arasında, gece yarısına 12 dakika kala,
hâlâ mükelleflerinin beyannamesini gönderemeyecek
“sorumsuzlukta” bir meslek mensubunun yer aldığını
düşünmüyoruz…
Tülay Hergünlü
SMMM
MEĞER TÜSİAD “BİTARAF” DEĞİL “TARAF” MIŞ!
Türk Sanayici ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD)
bir Anayasa Taslağı hazırlamış!
Taslakta Anayasa’nın değiştirilemez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinin
değiştirilebileceği , “Cumhuriyet'le
ilgili madde hariç değiştirilemez madde olmadığı” görüşü
ortaya çıkmış!
Nedir bu üç madde?
MADDE 1- Türkiye Devleti bir
Cumhuriyettir.
MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun
huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan
haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk
Devletidir.
MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen,
beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.
Ve bu üç madde “…hükümleri değiştirilemez
ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.” Hükmü ile 4.
Madde de koruma altına alınmış.
İşte bütün kıyamet bu üç madde için
kopartılıyor. Amaç ülkenin vatanı ve milleti ile
bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, dilinin yanına
başka bir dil, bayrağının yanına başka bir bayrak,
başkentinin yerine başka bir başkent, İstiklâl Marşı’nın
yerine başka bir marş koymak; Atatürk Milliyetçiliği’ni,
milliyetçilik kavramını yok etmek! Neyse ki lütfetmişler
de Cumhuriyetle ilgili maddeyi korumuşlar. Onu da
şimdilik vakvakları ürkütmemek için bırakmış olsalar
gerek…
Türk, Türkçe, Atatürk, Ankara
kelimelerine tahammül edemiyorlar. Vatandaşlık tanımında
Türklük kavramına yer verilmesini istemiyorlar.
Askerliğin “vicdani red” kapsamına alınmasını, herkesin
askerlik yapmayı reddetme hakkına sahip olmasını
istiyorlar… Kısaca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni devlet
yapan tüm değerlerden çok rahatsızlar…
Bu anayasa taslağını hazırlayanlar AKP
taraftarı hukukçular. Hazırlatan ise referandum
öncesinde başbakanın o meşhur öfkesine mazhar olup,
“Bitaraf olanlar bertaraf olur” sözleriyle adeta gözdağı
verdiği TÜSİAD…
TÜSİAD bu taslak ile sıkı bir iktidar
TARAF” ı olduğunu da tescillemiş oluyor…
TÜSİAD’a destek verenler, anayasa
taslağını alkışlayanlar kim?
Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, iktidar, iktidar
yanlıları, yandaş basın, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)
…İmralı’daki…
TÜSİAD’ın hazırladığı Anayasa taslağı
için ne diyor İmralı’daki?
“Fena
değil. Bu konuda benim söylediklerimle örtüşüyor. Benim
önerilerime yakın”
(..!)
Biz daha ne söyleyelim? Görünen köy
kılavuz ister mi?
TÜSİAD’ın hazırlattığı Anayasa taslağı,
tam da seçimler yaklaşmışken AKP’ ye sunulan bir
hediyedir. Esasında bu hediye paketinden BDP’ ye de bir
pay düşmektedir…
Hadi TÜSİAD bu ülkenin patronlar kulübü,
elbette söz söylemeye hakları var. Anayasa taslağı
hazırlatmalarını da saygıyla karşılayalım ancak; Hani
Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilmesi teklif
edilemezdi? Bu durum yürürlükteki anayasamıza göre suç
değil mi? Yani değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek
maddelerin değiştirilmesini teklif eden TÜSİAD ve
taslağı hazırlayan hukukçular suç işlemiş olmuyorlar mı?
Anayasa’da Atatürk Milliyetçiliği’ne
vurgu yapılmasına karşılar. Atatürk'ün şahsiyetine
yönelik bir minnet ve şükran ifadesi yeterliymiş!
Atatürk’e şükran; durmak yok, nankörlüğe
devam!
Tüm bu önerileri sineye çektik diyelim,
peki Cem Boyner’in sözlerini nereye koyacağız?
“İnsanların özgürlüğü ve onuru ülkenin
bölünmesinden daha önemli” imiş!
Böyle diyor Cem Boyner. Biz de buradan
sormak istiyoruz;
Bölünmüş bir ülkede özgürlük ve onur
kalır mı?
Bölünmüş bir ülkede birlik ve
beraberlikten, kardeşlikten söz edilebilir mi?
Bölünmüş bir Türkiye kurda kuşa yem olmaz
mı?
Bu sözler ülkenin Güneydoğusu’nda bir
özerk devlet kurulmasına yeşil ışık yakmaz mı?
Cem Boyner’in sözlerine gelecek karşılığı
biz biliyoruz ama söylemeye dilimiz varmıyor… Tarih
elbette bu sözleri hak ettiği yere oturtacaktır…
***
Falih Rıfkı Atay’dan tam da içinde
bulunduğumuz günlere ışık tutacak bir hikâyecik:
“Bir akşam nazı geçen arkadaşlarından
biri Atatürk’e;
-Düşünmelisiniz ki eğer ölürseniz,
heykelinizi paramparça ederler. Yaptıklarınızdan hiç
biri ayakta kalmaz. Çok yaşamaya bakmalısınız, dedi.
Bende sofrada idim.
Güldü, işte o zaman bize gönlünün sırrını
açtı;
-Unutmayınız ki Mustafa Kemaller yirmi
yaşındadır, dedi.”
***
İşte yapılmak istenen budur: Mustafa
Kemal ruhunu öldürmek. Bu ruh ölürse ortada ne Türkiye
Cumhuriyeti kalır, ne de üzerinde yaşayacağımız bir
vatan…
Herkes bunu böyle bilsin!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 26.03.2011
TÜRK BAYRAĞI’NA SAYGI
GÖSTEREN, SAYGIYI HAKEDER...
Posta
kutuma bir mesaj gelmiş. Kısaltarak ve bazı cümleleri
düzelterek alıyorum:
“20
Mart Pazar günü Bakırköy’den trene bindim. Daha doğrusu
binmek için bayağı bir mücadele verdim. Tren, Nevruz
kutlamalarından dönen kadınlı çocuklu Kürt kökenli
vatandaşlarla tıklım tıklım doluydu. Kadınların üzerinde
yerel kıyafetler, çocukların ve erkeklerin başlarında
yöresel renklerden bantlar... Ben olayın vahametini
trene binince farkettim. Çoğunluğu 12,14,15 yaşlarında
çocukların hepsinin ellerinde irili ufaklı taşlar...
Tren istasyonda durduğunda ellerindeki taşları fırlatmak
için kapılara hücum ediyorlar, bir taraftan da “Genciz,
Apo’nun askerleriyiz”, “Genciz, Atatürk’ün
enayileriyiz”(...) sloganları atıyorlar. Başlarındaki
büyükler ise “Tahrik etmeyin” sözleriyle çocukları
yatıştırmaya çalışıyorlardı. Onları dikkatle izledim,
birbirlerine sevgi ve saygıları yoktu. Yatıştırmaya
çalışan büyüklerine bile elle kolla ve sözlerle
saldırıyorlardı... Nefret ve kin duygularıyla büyütülen
bu çocuklar için endişe duydum.”
Ve
devam ediyor bayan okuyucum: “Bulunduğum vagonda benden
başka Türk kökenli vatandaş yoktu. İyiki de yoktu.
Olsaydı vahim olayların olmasının önüne geçilemezdi.
Bense çok üzgündüm. Attıkları sloganlar karşısında
kendimi zor tuttum. Bir kelime söylesem hemen oracıkta
beni linç edebilirlerdi. Bu hale nasıl gelmiştik? Benim
Kürt kökenli arkadaşlarım, komşularım var. Ama benim
bayrağıma, Atatürküme, ülkeme yapılan ağır hakaretlere
daha ne kadar tahammül edebilirim?”
Evet,
daha ne kadar tahammül edilebilir? Kendi ülkemizde kendi
bayrağımız indirtiliyor, hatta yakılıyor. Biz bu bayrak
için ölmedik mi? Tarihimiz Anadolu kalelerine dikilen
düşman bayraklarının indirilmesi için şehit olan onlarca
vatan evladının öyküleriyle dolu... Taşıdığı bayrağı
arkadaşına teslim edene kadar toprağa düşmeyen
şehitlerdir bu bayrağı dimdik tutan...
Bu
vatan kolay mı kazanıldı?
Atalarımız birbirimize sataşıp, altında yaşadığımız
bayrağı yakıp, birbirimize taş atalım diye mi bu vatanı
bize emanet ettiler?
Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında vekillik (!)
yapanların, terör örgütünün üniformasını giyip, halkın
polisine taşla saldırması için mi? Ya da bir başka
vekilin yine halkın polisine tokat atması için mi?
Kürt
kökenli vatandaşların çocuklarına hiç kızmayın, “ taş
atan çocuklar yasası”nı da rafa kaldırın. “Git bizi
mecliste temsil et” diyerek vekâlet verdiği büyükleri
bile, örgüt üniformasını giyip elinde taş ile polise
saldırırsa, bu çocuklara daha kötü nasıl bir örnek
gösterilebilir?
Polise
taş atmaya teşebbüs eden ve tokat atan bu vekiller
hakkında savcılar herhalde fezleke için gerekli
işlemleri başlatacaklardır...
Yoksa
meclis başkanının dediği gibi; “son derece üzücü bir
davranış”(...) olarak kabul edilip, bir kaç gün sonra da
unutulacak mı? Sonuçta bu ülkenin başbakanına edilen
ağır hakaretin bile bedeli 30 bin TL. olduktan sonra...
***
Umarız
Kürt kökenli vatandaşlarımız çok geç olmadan
“kullanıldıkları” gerçeğini anlarlar ve arkasından
gittikleri, şiddet taraftarı parti mensuplarına sandıkta
gerekli cevabı verirler...
Bizler
ayrım yapmadan hepimiz, bu ülkenin bayrağının altında
yaşamaya ve bu toprakları kurda kuzuya yem etmemeye
mecburuz. Çıkabilecek bir iç savaş bizi Yugoslavya, Irak
ya da Libya’nın durumuna getirebilir. Bu durumda en
fazla zararı da yine kandırılan ve kışkırtılan Kürt
kökenli Türk vatandaşları görür...
Bayrak
yakma, asılı bayrakları indirme son yıllarda ortaya
çıktı. Daha önce böyle bir olaya şahit olduğumuzu
hatırlamıyorum... Halkın birbirine kin ve nefret duyması
için gerekli tüm koşulların oluşması da yine son
yıllarda artış gösterdi... Bu durum karşısında iktidar
mensuplarının da şapkalarını önlerine alıp düşünmeleri
gerekmez mi?
“Biz
nerede hata yaptık?” diye...
*
Tüm
halkımızın bu kışkırtmalara kapılmamalarını, sağduyulu
davranmalarını, şiddete, etnik ya da dini ayrımcılığa
meyilli hiç bir siyasi parti ya da bağımsız adaya oy
vermemelerini tavsiye etmeyi, vatandaşlık ve kardeşlik
borcu olarak görüyoruz...
Bayrağımız, Anadolumuzun tüm renklerini kucaklayan,
birliğimizin ve beraberliğimizin simgesidir... Onda tüm
renkler mevcuttur. Kırmızı’da bizimdir, beyaz da, sarı
da, yeşil de, mavi de, mor da... Hepsi bizim
renklerimizdir...
Türk
Bayrağı’na saygı gösteren, saygıyı hak eder...
Tülay
Hergünlü
İstanbul, 22.03.2011
18 MART 1915; ATATÜRK TARİH SAHNESİNDE!
Mustafa Kemal ATATÜRK tarih sahnesine ilk
kez Çanakkale’de çıktı.
“19. TÜMEN sabah tatbikata çıkacaktı. Bu
nedenle herkes erkenden uyanmıştı. Top sesleri duyulmaya
başladı. Bir birlik, Arıburnu Koyu’nda gemiler
görüldüğünü bildirdi. Kesin bilgi az sonra 9. Tümenden
geldi: Düşman Arıburnu’na asker çıkarıyor. M. Kemal çok
huzursuz oldu. Hatta telaşlandı. Arıburnu’na ha! Bu can
alıcı noktaya niye asker çıkarırdı düşman? Kocabağ ile
Kabatepe’yi ele geçirmek için. Eceabat ile Kilitbahir
yolunu açmak için.
Kesinlikle durdurulması gereken öldürücü
bir hareketti bu. İzzettin Bey şimdiye kadar komutanını
hiç böyle görmemişti. M. Kemal haritada Kocadağ’ı
göstererek telaşının nedenini açıkladı: ‘Bu kütle
Gelibolu Yarımadası’nın kilididir. Burası ele geçerse
savaş daha başlamadan biter.’ M. Kemal şöyle düşündü:
Çıkarmanın sürdüğü, düşmanın durdurulamayıp yayıldığı
anlaşılıyor. Demek ki düşman kalabalık. Düşmanın kıyıda
yerleşmesine ve yayılmasına izin verilemez, bu çok
tehlikeli olur. Bu hareket bir taburla önlenemez.
Emir beklemek vakit yitirmek olacaktı.
Tarihin akışını değiştirecek olan kararı verdi:
Tümen, ordu yedeği olduğu için iki
alayını burada bırakacak, bir alayı ve bir dağ
bataryasıyla Arıburnu’na yetişecek, bu
tehlikeli hareketi önlemek için düşmana taarruz
edecekti. Bu, inisiyatiften daha ileri bir tavır; ağır
sorumluluğu olan ancak M. Kemal
gibi birinin verebileceği bir karardı.
Ordusunun yedeği olan bir alayı ile bir bataryasını
kimseye danışmadan ve haber vermeden savaşa götürecekti.
Suçlu görülerek mesleğinden uzaklaştırılabilir, hatta
idam edilebilirdi. Bunları düşünmedi ya da önemsemedi.
Tehlike her türlü kaygıdan daha önemliydi. Kolordu
komutanına ve 9. Tümen komutanına göndermesi için
İzzettin Bey’e iki kısa bilgi yazısı not ettirdi. 57.
Alay tatbikata çıkmak için çorbasını içmiş, hazır
bekliyordu. Toplanma yerine geldi. Biraz da
gülümseyerek, ‘Arkadaşlar!’ dedi, ‘Bugün yine bir
tatbikata gideceğiz. Fakat bugünkü düşman artık hayal
değil gerçektir. Düşman Arıburnu’na çıkmış. En kısa
yoldan Kocaçimen’i tutacağız.’
Genç yarbay başa geçti. Batı’ya hareket
ettiler. Saat 07.45’ti.” (s.237-239)
“Savaş çok sertleşmişti. 27. Alay’ın
durumu Şefik Bey’i çok kaygılandırıyordu. Alayının,
Arıburnu kesiminin ve Çanakkale Boğazı’nın bir
kurtarıcıya ihtiyacı vardı. Bu çok sıkışık anda 9.
Tümen’den bir haber geldi: 19. Tümen Komutanı Yarbay M.
Kemal sabah 57. Alay’la birlikte Kocaçimen’e hareket
etmişti. Yani, 27. Alay’ın sağ yanının gerisine. Şefik
Bey bütün yüreği ile Allah’a hamdetti. Yalnız alayı
değil, yalnız Arıburnu değil, Boğaz, dolayısıyla
İstanbul kurtulmuştu.” (s.264)
“Limon Von Sanders, izinsiz hareket eden
M. Kemal’in ne korkunç bir felaketi önlediğini,
kendisini bir gün içinde yenilen bir ordunun komutanı
olmaktan kurtardığını unutmayacaktı.” (s.303)*
Burada Turgut Özakman’ın
Çanakkale Zaferi’ni anlattığı Diriliş isimli
kitabından çok önemli bazı satırları aktarmaya çalıştım.
Elbette 685 sayfadan oluşan bu hacimli eserin her satırı
çok önemli. Herkesin mutlaka okuması ve gerçekleri
öğrenmesi gerek.
Çanakkale Zaferi’nin sonucu tarihi
değiştirmiştir. Bu sonucun en büyük nedeni;
Mustafa Kemal’in eşsiz
sezgileri, cesareti ve üstün komutanlık başarısıdır. Ve
bir dakika sonra öleceğini bile bile ölüme atılan o
benzersiz şehitlerin vatan sevdası ve iman gücüdür.
Çanakkale Zaferi’nden Mustafa Kemal’i
çıkartmak, onbinlerce tarihî belge ve bilgiye ihanet
etmektir. Çanakkale Zaferi,
Alman komutanların beceriksizliği yüzünden binlerce
vatan evladını toprağa gömen bu milletin, yabancılar
tarafından da asla ve asla
yönetilemeyeceğini çok iyi anlatmaktadır.
Çanakkale’nin muhteşem sayfalarından
Mustafa Kemal’i çıkartmaya, O’nun tarihi değiştiren
rolünü ve kararını yok saymaya kimsenin gücü
yetmeyecektir.
Yazıyı yine Turgut Özakman’ın
satırlarıyla bitiriyorum:
“Tarih son kez uyarıyor: Uyuma ey Türk!
Dirliğin, birliğin, dilin, benliğin, tarihin, yurdun,
adın bir kez daha giderse, bir daha hiçbiri geri
dönmez.”
18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi’nin 96.
Yıldönümü kutlu olsun.
Tülay Hergünlü
*Turgut Özakman, Diriliş
Not: Bu
yazıyı Çanakkale Zaferi’nin 94.yıldönümünde yazdım ve
“Körüz Biz” isimli kitabıma da aldım. Mustafa Kemal’in
Çanakkale’de yok sayılması, malûm zihniyet tarafından
son hızla sürdürüldüğü için ve Türk halkının dikkatini
bir kez daha bu tarihi gerçeğe çekebilmek amacıyla bazı
yerlerini kısaltarak tekrar yayınlamak gereği duydum.
...”1283”… “İÇİMİZDE”…
13 MART 1899, Mustafa Kemal’in Harp
Okulu’na girdiği, Harbiyeli olduğu tarihtir.
Büyük Önder’in eğitiminin tamamına yakın
bir bölümü askeri okullarda geçmiştir. Selanik Askeri
Rüştiyesi (Ortaokul) , Manastır Askeri İdadisi (Lise),
İstanbul Harp Okulu ve Harp Akademisi. Mustafa Kemal’in
kişiliği ve vatan konusundaki düşüncelerinin daha da
olgunlaştığı Harp Okulu yıllarını Ata’nın ağzından
dinleyelim:
“Sultan
Hamit devri idi. Namık Kemal Bey’in kitaplarını
okuyorduk. Bir gece Ali Fuat’ın yanına giderek Namık
Kemal’in Vatan Kasidesi’nin teksirini verdim ve
ezberlemesini istedim, yavaş sesle de;
’Felek
her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin. Dönersem
kahpeyim millet yolunda bir azametten’
diye kasidenin bir parçasını okudum.”
“1901 yılında Harp Okulu’nun 3.sınıfında
memleketin durumuna fevkalade üzülüyor, baştaki
subayların buna bir çare bulacaklarına inanmıyorduk.
Çare sadece Harp Okulu’ndaki adayların bir öncü subay
olarak orduya katılıp bir kuvvet oluşturmasıyla
olabilirdi.”
Mustafa Kemal Harp Okulu’nu Teğmen
rütbesi ile bitirip 1902 yılında Harp Akademisi’ne
girer. Henüz 21 yaşındadır. Ve akademi yıllarını yine
Ata’nın ağzından dinleyelim:
“Akademi’de alışılmış derslere iyi
çalışıyordum. Bunların dışında bende ve bazı
arkadaşlarda yeni düşünceler belirmeye başladı. Yurdun
yönetiminde de fenalıklar olduğunu görüyorduk.”
Ve bu düşüncelerle akademi öğrencilerine
düşüncelerini anlatmak için el yazısı ile bir gazete
çıkarmaya başlarlar. Sınıf içerisinde de ufak bir örgüt
oluştururlar. Konuşmalar ve tartışmalar hep aynıdır:
“Bu memleketin hali nedir? Bu memleketin
hali ne olacaktır? Vatan bizden hizmet bekliyor. Onun
imdadına koşmalıyız arkadaşlar”
Koştular da… Vatanın imdadına koştular ve
vatanı kurtarıp, Cumhuriyeti kurdular, Türk Gençliği’ne
emanet ettiler…
***
Elimde bir kitap var; Gazeteci Mustafa
Balbay’ın “Zulümhane” isimli kitabı. Silivri cezaevinde
kaleme aldığı (teknolojiden yoksun bırakıldığı için elle
yazdığı) kitabın 108. sayfasında Balbay, Harbiye’den
derece ile mezun olan Kara Pilot Teğmen Mehmet Ali
Çelebi’den özel olarak bahsetmiş ve savunmasının ilk
sayfalarından birkaç paragraf aktarmış. Aynen alıyorum:
“Burası bizim için Silivri zindan değil.
Albay Reşat’ın, Mehmetçiğin ve şimdi de bizlerin
milletimizin namusu onuru ve bağımsızlığı için savunduğu
Çiğiltepe’dir.
Buradan beni yetiştiren ve bu üniformayı
bana lütfeden yüce Türk milletine, tüm silah
arkadaşlarıma ve komutanlarıma sesleniyorum. Çiğiltepe
kaybedilmeyecek! Gözünüz arkada kalmasın, burada biz
varız. Burada Mustafa Kemal’in subayları, Türk
milletinin askerleri var. Bundan sonra şehitler versek
bile kaybedilmeyecek Çiğiltepe.
Bir akşam kendisine nazı geçenlerden biri
Mustafa Kemal’e şöyle söyler:
-Düşünmelisiniz ki eğer ölürseniz,
heykelinizi paramparça ederler. Yaptıklarınızın hiç biri
ayakta kalmaz. Çok yaşamaya bakmalısınız.
Atatürk güler ve şu cevabı verir:
-Unutmayınız ki Mustafa Kemal’ler yirmi
yaşındadır.
Ben Mustafa Kemal’i yetiştiren Harbiye
mezunuyum. Biz Harbiyeliler her 13 Mart Ata’nın
Harbiye’ye giriş töreninde apoleti 1283 okunduğunda
‘içimizde’ diye haykırırız. Bu kürsüden ettiğim askerlik
yeminine, milletimin üzerimdeki emeğine, sevdiklerimin
güvenine muhalif hareket etmemiş olmanın verdiği vicdan
rahatlığı ile size şunu hatırlatmak istiyorum. Mustafa
Kemal’in ruhu içimde. Ben bir Mustafa Kemal neferi
olarak buradayım. Atatürk yaptıklarıyla biten bir insan
değildir. O her kuşakta yeniden başlar. Mustafa Kemal
mirası bizim için kocaman bir ikmal deposu, cephe
yığınağıdır. Onun üniformasını taşıyorum. Türk milletini
Mustafa Kemal adına selamlıyorum.”
Biz de buradan Mustafa Kemal’i ve onun
ruhunu taşıyan tüm Mustafa Kemal’leri selamlıyoruz…
**
“Biz bir Ordu Millet’tik. Nice yüzyıllar
önce, milletleşmeye ordulaşmakla başladık. Milletin en
halsiz düştüğü ve ordunun en perişan bırakıldığı
zamanlarda bile Ordu, kendilerine şanlı bir gelecek
düşünen gençlerin hayalinde devletin, gene de en kutsal
ocağı olarak yaşadı…” (Ş.S.Aydemir, Tek Adam Cilt:1/
S.53
**
Mustafa Kemal Atatürk, rahat uyu…
Mustafa Kemal’ler Çiğiltepe’de nöbette…
Türk ulusunun kurtarıcısı, modern
Türkiye’nin kurucusu, en büyük Harbiyeli, Gazi Mustafa
Kemal Atatürk’ün Harbiye’ye girişinin 112.yıl dönümü
ulusumuza kutlu olsun!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 13.03.2011
KADAYIFIN ALTI KIZARDI…
“Siyasetin dört yapraklı yoncası” olarak
nitelendirdiğim, ilk gençliğim ve yetişkinliğimi de
içine alan 40 yıllık döneme damga vuran dört siyasi
liderden, Alparslan Türkeş ve Bülent Ecevit’in ardından
Necmettin Erbakan ‘da vefat etti. Yoncanın dördüncü
yaprağı olarak sadece Süleyman Demirel kaldı… Allah ona
uzun ömür versin.
Erbakan hakkında iki gündür yazılıp
çiziliyor, tüm televizyon ekranları onunla dolu…Herkes
Erbakan’ın ülkeye yaptığı hizmetlerden… bahsediyor.
Hatta ilk Türk otomobili olan Devrim arabalarını da onun
yaptığı söyleniyor…
Millî Görüşün babası Necmettin Erbakan,
siyaset sahnesine 1969 yılında Millî Nizam Partisi ile
çıktı. Onlar millîydi, yerliciydi ancak partinin
kuruluş beyannamesinde şu cümleler ilgi çekiyordu:
“ …Büyük Milletimizin çeşitli
tesirlerle kendi yolundan saptırılması gayretlerinin
hüküm sürdüğü oldukça uzun bir devreden sonra yeniden
ulvi ve şanlı tarihi yörüngesi üzerine oturtulması
için füzelerin ateşlendiği gündür.”
“Oldukça uzun bir süre” olarak
nitelendirilen devre; Cumhuriyet dönemi, “ulvi ve şanlı
tarih” ise Osmanlı İmparatorluğu idi...
Ve Necmettin Erbakan başkanlığındaki
Millî Görüş hareketi, 1969 yılından bugüne kadar bu
çizgisinden hiç ödün vermedi. Onlara göre Cumhuriyet
dönemi, Ulus bilinci, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve
inkılâpları yok hükmündeydi...Nitekim yıllar sonra,
öğrencilerinden oluşan “yenilikçiler” kanadının
oluşturduğu AK Parti (AKP) iktidarının başbakanı Recep
Tayyip Erdoğan;
“Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi
boşa harcanmış bir zamandır.„
Sözleriyle hocası Erbakan’ın 1969 yılında kaleme aldığı
kuruluş beyannamesine nasıl sadık kalındığını ispat
etmiştir…
“Biz değiştik, Millî Görüş gömleğimizi
çıkarttık” sözleriyle Fazilet Partisi’nden ayrılarak AKP
ile yollarına devam eden öğrencileri, dün hocaları ne
söylediyse bugün aynen tekrarlamaktadırlar…Maya aynı
mayadır ve göle çalınan maya da tutmuştur…
Dün Erbakan; “Ne Mutlu Türküm Diyene’
diye bağırtıyorlar. Bu yanlış. Türk böyle derse Kürdün
de ‘Ne Mutlu Kürdüm Diyene’ deme hakkı doğar”
sözlerini bugün öğrencisi Recep Tayyip Erdoğan, sözde
demokratik (Kürt) açılımında aynen tekrar etmektedir…
Dün Erbakan’ın; “Ulvi ve şanlı tarih”
özlemini bugün talebesi Erdoğan;
“…belki
Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir.“
sözleriyle dile getirmektedir…
Dün Erbakan’ın; “Gün gelecek,
rektörler başörtülü kızlarımızın önünde selam duracak”
sözleri bugün, yasal düzenlemeyi hiçe sayan
uygulamalarıyla bizzat AKP iktidarının rektörleri
tarafından hayata geçirilmiş bulunmaktadır…
Türkiye belki “Âdil düzen” e geçemedi ama
hocanın saf Müslümanların beynine çaktığı “çiviler” hâlâ
yerinde duruyor…
Türk siyasi tarihinde kurduğu dört parti
de aynı gerekçeler ile; “Lâik Devlet niteliğinin ve
Atatürk Devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı
olduğu ve Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri
“ nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.
Öğrencilerinin kurduğu ve sekiz yıldır iktidarda olan
AKP’ ye de aynı gerekçelerle dava açıldı. Ancak bu kez
kapatma değil kınama cezası çıktı. Anayasa
Mahkemesi’nin 10 üyesi, “AKP laikliğe aykırı
faaliyetlerin odağı” dedi.
Erbakan hocanın öğrencilerinin partisi bu
kez kapatılmadı ama kınama cezasının gerekçesi yine aynı
nedenlerden oluşmaktaydı: “Laikliğe aykırı
faaliyetler…”
Necmettin Erbakan artık aramızda değil
ama geride bıraktıkları onun yolundan sapmadan devam
edecekler. “Değiştik, biz Millî Görüşçü değiliz
“diyenler bile…
Hem artık partileri de kapanmayacak. Zira
tüm yasal organların kontrolü öğrencilerinin elinde…
Necmettin Erbakan her şeye rağmen Batıcı,
ya da ABD yanlısı değildi. AB’ ye girmeye de karşıydı.
Bu düşüncelerini benimserdim, eğer Atatürk Devrimleri'ne
karşı olmasaydı…
***
Rahat uyu hoca; emanetin emin ellerde…
Bugün öğrencilerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm
yönetim kademelerinde yerlerini almış durumdalar. Onlar:
„2000’li yılların dünyasında ve büyük
dünya ailesinin bir birimi olan Türkiye’de artık
Kemalizm’e ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer
yoktur¼„
“demokrasi ancak bir araçtır. Hangi
sisteme geçmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir
araçtır. Yani demokrasi ile düzenler gelir, düzenler
gider.“
Diyenlerdir…
Onları sen yetiştirdin…
Gözün arkada kalmasın…
Kadayıfın altı kızardı, şimdi sıra
üstünde…
***
Necmettin Erbakan’a Allah’tan rahmet,
sevenlerine de baş sağlığı diliyorum.
Tülay Hergünlü
İstanbul, 28.02 2011
BAYRAMPAŞA CEZAEVİ VE DOMATES TARLALARI
Bayrampaşa Cezaevi kapatıldı. Arsası
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne devredildi. İmar planı
ile ilgili değişiklik de Belediye Meclisi tarafından
onaylandı. Arsasının 127 dönüm olduğu söylenen
cezaevinin yerine TOKİ 3000 adet konut yapacakmış!
Hayırlı olsun!
Bu kadar büyük ve getirisi muhteşem
olabilecek araziye, müteahhit belediyenin yeşil alan
yapacak hali yok elbette...
“Sende tutturdun bir yeşil alan, hem ne
bu yazının başlığındaki domates tarlaları, ne ilgisi var
cezaevi ile?” diyenleriniz olacaktır, anlatayım:
Bayrampaşa Cezaevi’nin bulunduğu binlerce
dönüm arazi, benim ilkokula başladığım yıllarda domates
tarlalarıyla kaplıydı. Yani 60’lı yıllardan
bahsediyorum.
Tarlaların ortasında küçük birer çadır
konduran yaşlılar, buralarda domates satarlardı. Hani
şimdilerde yazlıkçıların pek rağbet ettiği “tarlasından
satış” olayı yani...
Biz çocuklar sepetimizin içine
doldurduğumuz domateslere itibar etmez, yol
kenarlarından sarkan domatesleri koparır, bir güzel
afiyetle yerdik. O zamanların domatesleri elma gibi
yenirdi. Şimdinin hormonlu, içi boş ya da kazık gibi
tatsız domateslerinden çok farklıydı.
İşte ben o yemyeşil domates tarlalarının
yerlerinden sökülmesine tanık olan çocuklardanım. Ve de
cezaevinin temellerinde oynayanlardan...
Çocuktuk, yeşilin değerini bilmezdik,
çünkü dört bir tarafımız yeşildi, yemyeşildi... Domates
tarlalarının sökülmesinin tehlikesini ancak yetişkin
olunca kavrayabildik...
Evet, o yıllarda Bayrampaşa, İstanbul’un
yeni yeni gelişen ve Balkan ülkelerinden göç alan
yerleşim yerlerindendi. Hani İstanbul’un Boğaz, Çamlıca,
Üsküdar, Beyoğlu, Makriköy (Bakırköy) ve benzer
semtlerinden ibaret olduğunu zanneden bazı
yazarlarımızın kitaplarına konu etmediği, “ kız sen
İstanbulun neresindensin? “diye soran şarkıların
sözlerinde yer alamayan semtlerdendi, ama yemyeşildi...
Hadi yeri gelmişken size Esenler’deki
Büyük İstanbul Otogarı’nın o eski halini de anlatayım:
Bugün Anadolu’nun dört bir tarafına
kalkan otobüsleri barındıran otogarın yerinde, bizim
adını “Arka Tepe” taktığımız yemyeşil bir arazi
bulunurdu. Ortasından dere akardı. Dere kenarındaki
kurbağaları yakalamak için az uğraşmazdık. Aklımda
kaldığı kadarıyla iki ya da üç tane de tarihi olduğu
söylenen su kuleleri vardı. Etraflarında döner
kovalamaca oynardık. Şimdilerde su kulelerinin yerleşim
alanı içinde kaldığını duydum. Ne yazık!
Arka Tepe bizim Hıdırellez’ler de, 1
Mayıs Bahar Bayramları’ nda (o yıllarda 1 Mayıs’ın adı
Bahar Bayramı idi) piknik yapmaya, oyunlar oynamaya
gittiğimiz mesire yerimizdi. Gün boyunca burada eğlenir,
yemekler yer, boyumuzu aşan otların arasına uzanır,
masmavi gökyüzünü seyrederdik. Annelerimiz bize
papatyalardan taçlar yapar, onları başımıza takardık.
Tarlalardan topladığımız gelinciklerden gelincik şurubu,
bazı bahçelerden topladığımız gül yapraklarından da gül
şurubu yapardık. Gelincik ve gül yapraklarını içine su
doldurduğumuz bir şişenin içine koyar, biraz da limon
tuzu katar, şurup olmaları için güneşe bırakırdık… İçimi
enfes olurdu…
Siz hiç gelincik şurubu içtiniz mi? Ya da
gül şurubu?
Uçurtma uçurur, tepeden aşağıya çılgınca
koşardık. Büyük ağaçlara salıncaklar kurar, bayır
aşağıya sallanırdık. Bayramlarda kayık salıncaklar
kurulurdu. İki kişi salıncağın başında ayakta durur, bir
kişi ortaya otururduk. İki başta duranlar ileri geri
yaylanarak salıncağı sallardık. Akşamüstü toparlanır
evlerimize doğru yola çıkardık. Her seferinde arkama
dönüp, geride bıraktığımız o eşsiz sessizliği
dinlediğimi bugün bile hatırlarım. Geride bıraktığımız o
güzelim doğal oyun alanımız hiç aklımdan çıkmaz.
Siz hiç çocukluğunuzda bayırdan aşağı
koşup, boylu boyunca yemyeşil otların arasına uzanıp,
masmavi gökyüzünü seyrettiniz mi? Ben seyrettim.
İşte bundandır hüznüm...
Yok edilen yeşilliklerin yerine cezaevi,
otogar ve bir sürü konut inşa edildi. Bugünün
çocuklarına bir karış yeşil alan bırakılmadı. Onları
dört duvar arasına, havasız atari ve bowling
salonlarına, dershanelere hapsettiler...
Dünyalarındaki renkler, televizyon
karşısında gördükleri renklerden ibaret oldu. Sanal
renklerden, sanal arkadaşlıklardan oluşan, ekranlara
hapsolmuş sanal dünyaları oldu...
İşte bundandır üzüntüm...
Ve bu nedenle de diyorum ki;
Bizim yemyeşil, rengârenk anılarımız var.
Bugünün çocuklarının da olsun!
Bayrampaşa Cezaevi’nin arazisini eski
sahiplerine iade edin. Domates tarlalarına ve
çocuklara...
Herşey “TOKİ” demek değildir...
İstanbul’un yeşilini geri verin,
çocuklara yeşil anılar hazırlayın!
Bunu çocuklara borçlusunuz!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 24.02.2011
BU SÖZLER BANA YETER…
Bugün (13 Şubat 2011, Pazar) TRT’de
yayınlanan Politik Açılım Programı’na, CHP Genel Başkanı
Kemal Kılıçdaroğlu konuk edildi. Doğrusu tamamen iktidar
yanlısı bir yayın politikası izlediğini düşündüğümüz
TRT’ ye, ana muhalefet partisi genel başkanının konuk
edilmesine şaşırmadık desem yalan olur.
Yayın tarihinin en fazla yandaş kadro
istihdamını sağlayan TRT’ de bir şeyler mi değişiyor ne
dersiniz? Hele de katıksız bir AKP taraftarı olan dört
gazetecinin bu programı sunduğu düşünülünce…
Kısaca Kemal Kılıçdaroğlu TRT boykotunu
bozmuş oldu…
Her ne olduysa iyi olmuş. Zira bir devlet
televizyonunun yayın politikası, tarafsızlık üzerine
kurulmalıdır. Ümidimiz tüm kanalların tarafsız bir yayın
politikası izleyerek, diğer siyasi parti liderlerini de
programlarında ağırlamalarıdır. Örnek olarak, Başkent
Televizyonu (Kanal B) de sunulan bir programa, Başbakan
Erdoğan’ın ya da diğer AKP kurmaylarının katılması,
ülkemizin üzerine çöken siyasi gerginliğin bir nebze de
olsa yumuşamasına zemin hazırlayabilir.
Her ne kadar bazı sorular AKP iktidarına
pirim devşirme amacı gütse de, program genel de sakin ve
düzeyli bir hava içerisinde geçti. Kılıçdaroğlu da bazı
sorulara net cevaplar veremese de bir şeyin altını kesin
çizgilerle çizdi:
“Ayrılık yok, hiç kimse ayrılıktan söz
etmesin. Bizim hiç kimseye verecek bir karış toprağımız
yok. Biz İstiklâl Savaşı’nı birlikte kazandık. Lozan’a
bağlı kalacağız”…
İşte bu cümleler bana yeter de artar
bile… Benim için ülkemin birliği ve bütünlüğü önemlidir…
Cumhuriyetim ve devrimleri kutsaldır. Mustafa Kemal’in
ilke ve İnkılâpları’ndan vazgeçilemez… Ulusal yapı
değiştirilemez…
Tek bayrak, tek devlet…
Tek bir vatan evladının burnu bile
kanamadan…
Mutlu ve huzurlu…
Kardeşçe bir yaşam…
Birlikte, güçlü bir Türkiye yaratarak…
Yaşamak…
Nazımın dediği gibi;
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir
orman gibi kardeşçesine”
Yaşamak…
Bunun dışında çözümlenemeyecek hiçbir
sorunumuz yoktur…
***
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun
altını çizdiği bu cümleler önemlidir…
Bizim hiç kimseye verecek bir karış
toprağımız yoktur…
Salt bu sözler için bile CHP’ ye oy
vermeye değer…
Bilmem anlatabildim mi?
Tülay Hergünlü
İstanbul, 13.02.2010
ÖFKELİ GENÇLİK…
Bulunduğumuz yerde güzel bir koruluk
var. Ben de havanın güzel olmasından istifade edip
biraz yürümek istedim. Birden birkaç adım ileride bir
grup gencin itişmeye başladığını fark ettim. Önce
şakalaşıyorlar sandım ama daha ne olduğunu tam
anlayamadan 8-10 kişilik grup bir genci fena halde
dövmeye başladılar. Çevreden birkaç kişi daha olay
yerine koştuk biz gelene kadar genci yere yatırıp sağdan
soldan kafasına gözüne aldırmadan tekmelemeye
başladılar. Aralarına girdik, bağıra çağıra genci
ellerinden almayı başardık. Eminim yetişmeseydik, çok
daha vahim bir durum meydana gelecekti.
Hemen polisi aradık. Çocuğu yerden
kaldırdık. Burnu kanıyordu. Bir taraftan da “gözüm,
gözüm” diye inlemeye başladı. Güzüne darbe yedi
zannettik ama meğer biber gazı sıkmışlar… Bildiğiniz
gibi biber gazı artık peynir ekmek gibi satılıyor…
10-15 dakika sonra polis geldi. Tabii bu
arada dayakçı çete çoktan ortadan yok olmuştu. Memurlara
durumu anlattık. Polis de bıkmış olmalı ki olayı çok
fazla önemsemediler. Gencin ifadesini bile almadılar.
Ben” biz yetişmeseydik bu çocuğun durumu daha da ciddi
olabilirdi. Peki, şimdi ne olacak, bu çocuk dayağı
yediğiyle mi kalacak?” dedim. Memur, “biz şimdi çevreyi
aramaya çıkıyoruz, onları buluruz” dedi. Neye göre
bulacaklardı? Ellerinde ifade yok, gencin adını bile
almadılar… Neyse dedim ya, polis de bıkmış artık. Kim
bilir bu şekilde günde kaç olay ile karşılaşıyorlar…
***
Yürürken kafamı kurcalayan soruya cevap
bulmaya çalıştım. Bu gençleri, bu kadar acımasız yapan
neydi? Hangi nefret pınarından besleniyorlardı? Hadi
diyelim ki serde delikanlılık var, kanları kaynıyor, ama
yere yatırdıkları bir cana böylesine acımasızca
saldırmak… İşte bunun cevabını bulamakta zorlandım…
Sadece gözümün önünde meydana gelen olayın aynısını,
televizyon dizilerinde onlarca kez izlediğimi
hatırladım. Özellikle de okul dizilerinde yaşanan
gençler arasındaki, fakir- zengin uçurumunun ortaya
çıkardığı nefreti, bir karış etekleriyle bir o gencin,
bir bu gencin kollarına koşan liseli genç kızları, elde-
belde silah, kan kokan dizileri düşündüm…
Gençleri sadece diziler mi etkiliyor?
Peki ya ailevi ve çevresel etkenler? İşsizlik, göç,
cehalet, sefalet, töre, terör, ilgisizlik, sevgisizlik…
Bunlar etkilemiyor mu?
Okul harçlığını çıkartmak için
inşaatlarda çalışan üniversiteli gencin, inşaattan
düşerek ölümü yoksulluğun bir sonucu değil mi? Peki ya,
kapı zili nedeniyle 18 yaşındaki genci bıçaklayarak
öldüren beş genç, aşkına karşılık vermediği için 16
yaşındaki genç kızı yakarak ölümüne neden olan 19
yaşındaki genç, barışma teklifini kabul etmediği için
kız arkadaşını silahla öldüren ve ardından kendisi de
intihar eden genç ve daha nice gençlerin dramı hangi
bahane ile açıklanabilir?
Terörün ele geçirdiği gençlerimizin,
polise taş atan, kalkan olarak kullanılan
çocuklarımızın, hangi bahanenin arkasına sığınarak
kurban olmasına seyirci kalacağız?
Dayak yiyen genç diyor ki, “keşke emaneti
yanıma alsaydım”
“Emanet” yani silah… Daha 18 yaşında…
Çok değil, daha birkaç ay önce basının
adına “Teksas Yasası” dediği Silah Yasası, silah taşıma
ruhsatını 2, silah bulundurma ruhsatını 5′e çıkartırken,
pompalı silah kullanma yaşını ise 18′e indirmemiş miydi?
(…)
Türk toplumu öfkeli ve tahammülsüz bir
toplum haline getirildi… Haliyle böyle bir toplumda
yetişen gençlik de bu durumdan etkileniyor.
Geleceğimizin teminatı olan gençlerimizi
koruyamıyoruz…
Başbakanı bile öfke dolu bir toplum da,
daha iyi bir gençliğin nasıl yetişmesi gerektiğinin
cevabını psikologlara, toplum bilimcilere, siyasilere ve
de bilumum bir bilenlere bırakıyorum…
Elbette Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet
Bakanı, Millî Eğitim Bakanı ve İç İşleri Bakanının da
verecek cevapları vardır…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 06.02.2011
JAPON ŞOFÖRLER VE VATANDAŞLIK BİLİNCİ…
Elimde bir kitap var. Adı; ”Çözüm,
Yetişmiş İnsanda 3 ‘S’ Yaklaşımı” Kitap Beyaz
Yayınları’ndan çıkmış. Yazarı Dr. Müh. Nuri Gökalp… İlk
bölümü şöyle başlıyor: “Gelişmiş Ülkeler Nasıl Başardı?”
ve dünyadan çok özel başarı örnekleriyle devam ediyor.
Kitabı sonuna kadar okudum. Sizlere de
tavsiye ediyorum. Yabancı mallara olan düşkünlüğümüze ve
içine düştüğümüz/düşürüldüğümüz tüketim çılgınlığımıza,
kaybettiğimiz vatandaşlık bilincimize uygun düşeceğine
inandığım bir bölümünü sizlerle paylaşmak istedim:
“JAPON
ŞOFÖRLER
Dokunulmaz özellikli insanların sorumluluk anlayışları
için yaptıklarının ülkelerine yararlarını açıklayan
örnek bir olay: Japon şoförler, önemli örnektirler. ABD’
liler Ford arabalarını Japonya’da satmak üzere 75 adet
Ford arabayı Japonya’ya gönderirler. Arabaları
showroomlara (sergi salonu T.H.N.) götürmek üzere gelen
şoförler götürecekleri arabaların Ford arabaları
olduğunu görünce hepsi birden tepki göstererek arabaları
götürmekten vazgeçerler. İkinci, üçüncü posta şoförler
de geldiğinde aynı şeyi yapınca tuhafınıza gidecek ama
Ford arabaları limandan showrooma götürmek üzere ABD’
den şoförler getirilmiş olur. Merak edip sebebini
araştıran Amerikalılara, Japonlar; bu Ford arabalar
Japonya’da satıldığında her araba bir Japon arabasının
satışını engelleyecek. Dolayısıyla Japon çalışanın da
işinin bir kısmını engellemiş elinden almış olacak. Ve
her satılan arabanın parası kadar döviz Japonya’nın
dışına çıkmış olacak. Böyle aleyhimizdeki bir işe biz
alet olmayız.”
Ve kitabın yazarı Nuri Gökalp olayı şöyle
yorumlamış: “ Bunu şoförler nasıl yapmış oldu. Çünkü
şoförlerin tamamı eğitim ve öğrenim görmüş elemanlardı.
Bilgiyi içselleştirmiş ve öğrenmiş, bilinç sahibi
insanlar olup bilgi üretimi ile kullanımını bilen
elemanlardı. Ayrıca sorumluluk duygusunu kavramış örnek
vatandaşlardı. Ölçmesini bilen duyarlı ve örnek
insanlardı. Kısaca
dokunulmazlardandı.
O zaman sizlere de eğitiminizi sormadan
ayda en az iki kitap okumak üzere yılda 24 kitap
okuyarak kısaca hem ülkenizde hem de dünyada olup
bitenleri okumak zorunda olmalısınız. Günde en az iki
haber kanalından bir yurtiçi ve bir de yurt dışı
haberleri takip etmelisiniz… Kısaca okumalı, öğrenmeli,
bilmelisiniz Neden mi?
Hatırlayın, sanayi dönemi işçiliğinden
bilgi çağı işçiliğine geçmek zorundasınız…”
***
Bütünü göremeyip ayrıntılara takılan
zihniyet, Devrim projesini rafa kaldırdı, Devrim’i de
bir depoya tıktı…
1946 yılından itibaren 12-18 Aralık
tarihleri arasında kutlanmakta olan Yerli Malı
Haftası’nın 1983 yılında yani Turgut Özal iktidarında
ismi değiştirilerek “ Tutum, Yatırım ve Türk Malları
Haftası” oldu. Daha sonra da unutturuldu…
Küresel sermaye bulabildiği her yerde dev
alış veriş merkezleri inşa ediyor. Ekmek sepetinden
tutunda, limon sıkacağına kadar neredeyse tüm mutfak
malzemeleri, oyuncaklar, giysiler ve daha pek çok yabacı
malzeme bu alışveriş merkezlerinin raflarını süslüyor…
E5 karayolunun Cevizlibağ’dan
Büyükçekmece’ye kadar olan uzantısının iki yanında
sayıları yirmiyi geçen dev alışveriş merkezleri
yükseldi. Bulabildikleri her yeşil alana bir alış veriş
merkezi inşa ediliyor. Fabrikalarımız âtıl hale
getirilip yerini alış veriş merkezlerine bırakıyor. İşte
size İstanbul’dan bir kaç örnek;
Bakırköylüler bilirler, eski Vita
Fabrikası’nın yerinde ve karşısında dev alış veriş
merkezleri yükseliyor. Tekstilimizin gururlarından Aksu
Fabrikası ve Zeytinburnu’ndaki Sümerbank Bez Fabrikası
kaderine terk edildi. Aksu fabrikasının yerine konut
inşa edileceği söyleniyor. Yine Bakırköy’ün eski adliye
sarayı ve önünde eskiden lunaparkın kurulduğu büyük
arazinin yerine de 23 katlı binalar ve alış veriş
merkezi yapılacağı söylentisi yaygın… Bakırköy’ün
simgesi olmuş İncirlideki Ömür Restaurant’ın yerinde
yeller esmiyor, alış veriş merkezi yükseliyor…
Bahçelievler’in girişinde yükselen, güneşini kesen dev
alış veriş merkezinin yerine hastahane yapılacağı
söylenmişti ama nedense olmadı… Beylikdüzü girişinde beş
alış veriş merkezi bir arada. Semtin içindekilerden söz
etmiyorum. Barzani’nin ülkesine satılan çocukların oyun
yeri Tatilya’nın yerine ise yine dev bir alış veriş
merkezi yapılıyor…
***
Yıllardır yazarız, söyleriz: Biz Avrupa
Birliği’ne giremeyiz. Çünkü biz aç bir pazarız ve onlar
bizim bağrımıza Gümrük Birliği hançerini dayamışlar,
soluğumuzu kesiyorlar…
Bu işsizlikte nasıl bu kadar çok alış
veriş merkezi ayakta kalmayı başarıyor diye soracak
olursanız işte size cevabı; Cebimizdeki onlarca kredi
kartı ile…
İlk Cumhurbaşkanını, Millî Marşını
bilmeyen, ülkeyi yönetenleri, başbakanı ve
Cumhurbaşkanını tanımayan, yerel ve genel seçimlerin ne
için yapıldığından haberdar olmayan, günde onlarca dizi
izleyen, çöpçatan programlarından başını kaldıramayan,
işsizlikten ve ekonomik sıkıntılardan bunalmış, asabi
siyasetten sinirleri bozulmuş bir milletten yeniden
vatandaşlık bilinci yaratmak zordur ancak imkânsız da
değildir.
Yeniden bir vatandaşlık bilinci yaratmak,
yeni bir Kuvayi Milliye yaratmak ile eş anlamlıdır.
Ve ilk olarak öğretilmesi gereken, Tema
Vakfı Onursal Başkanı Sayın Hayrettin Karaca’nın o basit
ama her harfinden vatandaşlık bilinci yükselen cümlesi
olmalıdır:
“Biz almazsak satamazlar”
***
Evet, bu kitapta yer alan Japon şoförler
örneği vatandaşlık bilincine çok iyi bir örnektir… İki
atom bombası yiyen Japonya bugün dünya devlerinin
arasındaki yerini işte bu vatandaşlık bilinciyle
almıştır…
Her şey bizde yani halkta bitmektedir.
Önce kendimizi yetiştirmeliyiz…
“Yerli malı Yurdun malı”
“Biz almazsak satamazlar”
“Biz seçmezsek yönetemezler”
“Biz istemezsek bölemezler”
“Biz bilirsek kandıramazlar”
Yetişmiş insan neyi aldığını, kimi
seçtiğini, neden seçtiğini bilen insandır... Yetişmiş
insan düşünen, araştıran, hesap soran, hakkını arayan,
tepki koyan, özgür ve tarafsız düşünebilen insandır…
Kapanan her fabrika küresel sermayeye yer
açmaktadır…
Devrim’i tıkıldığı depodan çıkartamazsak,
o depoya millet olarak bizi tıkacaklarını bilmek,
dokunulmaz olmanın gereğidir…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 27.01.2011
YALAN!..
Günlerdir bir “ucube” tartışması sürüp
gidiyor. Başbakan Erdoğan’ın Kars’ta ki insanlık anıtına
“ucube” demesi ile gündem bir anda değişti. Burada
heykelin sanatsal durumunu tartışacak değiliz. Zaten
günlerdir yazılan yazıldı, çizilen çizildi… Ancak bir
şey var ki o göz ardı edildi;
Halka yalan söylendi!
Başbakan’ın heykel için “ucube” dediğini
ekranlar aynen verdi, gazeteler yazdı. Ancak Kültür
Bakanı Ertuğrul Günay çıktı ve 70 milyon Türk
vatandaşının gözünün içine baka, baka, “Başbakan heykel
için ucube demedi, çevredeki yapılar için söyledi” dedi…
Halka yalan söyledi!
Gözlerimize, kulaklarımıza mı inanalım,
yoksa Ertuğrul Günay’ın sözlerine mi?
Neyse ki Başbakan çıktı da “ucubeyi
heykel için söyledim” dedi.
Başbakan bu sayede, milletin Kültür
Bakanı tarafından aptal yerine konulmasına da engel
oldu… Başbakan Erdoğan’ı seversiniz ya da sevmezsiniz
ama en azından söylediği sözün arkasında durdu.
Burada vahim olan hükûmetin bir bakanının
çıkıp halka yalan söylemesidir. Başbakanını korumak için
söylemiş olabilir ancak sonuçta Kültür Bakanı Ertuğrul
Günay hem bu millete yalan söylemiş hem de aptal yerine
koymuştur… Ayrıca Başbakan’ın korunmaya ihtiyacı
olduğunu sanmıyoruz. O, kendisini maaşallah pek de
güzel savunuyor…
Üzücü olan ise bir Allah’ın kulunun çıkıp
ta, “Sayın Bakan, biz Başbakan’ın heykel için ‘ucube’
dediğini ekranlardan izledik. Modern iletişim çağında,
kameralar önünde, ağızdan çıkan her sözün milyonlara
aynı anda ulaşması imkânına sahibiz çok şükür. Ve zâtı
âliniz nasıl oluyor da bizim duyduğumuz ‘ucube’
sözcüğünü duymuyor? Siz bu milleti aptal mı
zannediyorsunuz? Kendinize gelin!” demiyor.
İktidarın ağır topu Bülent Arınç bile,”
Allah kimseyi Ertuğrul Günay’ın durumuna düşürmesin”
diyerek olayın vahametini ortaya döküyor. Ama Bakan hiç
oralı olmuyor. Pişkin pişkin kameralara tebessümler
atıyor, Kendisini istifaya davet eden CHP Genel Başkanı
Kemal Kılıçdaroğlu’na; “ aç tavuk kendisini buğday
ambarında görürmüş” veciz cümlesiyle son derece
seviyeli(!) bir cevap veriyor…
İstifa etse ne olacak? Gidecek başka yeri
de yok. Öyle ya bir insan kaç kez 360O
derece dönebilir ki… Eh bakanlık koltuğu bu, insana her
zaman nasip olmaz! Hem biz Millet olarak böyle onurlu
eylemlere alışık değiliz. Türkiye’de onuruyla istifa
eden kaç siyasetçi tanıdık? Birkaç gün sonra da unutur
gideriz…
Başbakan Erdoğan’ın yakınındakilere sahip
çıktığı bilinen bir gerçek. Her fırsatta “ben valimi,
bakanımı, polisimi v.b. kişilerimi kimseye ezdirmem”
demesiyle ünlüdür… Evet, kimseye ezdirmez ama bir müddet
sonra o kişi bir anda gözden düşer, silinir, yok olur.
İşte size bir örnek; Kemal Unakıtan... Gelmiş geçmiş en
cingöz Maliye Bakanı’ndan bir eser var mı? Hani, nerede?
***
Bu devran hep böyle dönmez, bu iktidar
tahtı her zaman aynı kişilere bâki kalmaz… Rüzgârların
ne zaman yön değiştireceği ise hiç belli olmaz… Sırası
gelen gider… Dünya da hiçbir saltanat sonsuza kadar
sürmez…Yalanla iman da bir arada durmaz…
Yalan üzerinden siyaset üretenler, bir
koltuk uğruna bu milletin gözünün içine baka baka yalan
söyleyenler, bir gün bunun hesabını sandıkta verirler…
“Yalan atla gider, hakikat ise yürür, ama
yine de tam zamanında yetişir. “Japon atasözü.
Bu milleti aptal yerine koyanlar, bunu
akıllarından çıkarmasalar iyi olur!
Unutmadan, Başbakan'ın Sarıkamış’ta şehit
düşen dedesini de çok merak ediyoruz...
Tülay Hergünlü
İstanbul, 16.01.2011
TARİH BU İKİ OLAYI AFFETMEYECEKTİR!
Cumhuriyet tarihinde bu milletin
vicdanını sızlatan çok olay gerçekleşmiştir. Ancak iki
olay var ki adeta vicdanları kanatmıştır.
Habur karşılaması ve Hizbullah
karşılaması…
Habur’dan vatan topraklarına, elini
kolunu sallaya sallaya giren bölücü terör örgütü
mensuplarının davul zurna ile karşılanmasının şok
görüntüleri henüz hafızalardaki tazeliğini korurken,
şimdi de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile
yargılananların serbest bırakılması ve yüzlerce insanın
tekbir getirerek halay çekmesi vicdanları kanattı…
Elbette, uzun tutukluluk sürelerinin
cezaya dönüşmesi, olası suçsuz insanların, yıllarca
süren davaları sonucunda hapislerde sürünüp, daha sonra
da “pardon siz suçsuzmuşsunuz” diyerek serbest
bırakılması, insan haklarıyla bağdaşmayacak bir
uygulamadır. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir.
Tutukluluk sürelerinin AB standartlarına çekilmesi için
geç bile kalınmıştır. Ancak cinayetle yargılanan,
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alması beklenen
kişilerin davalarının bir sonuca bağlanmadan
salıverilmelerinin, insan haklarıyla bağdaştığı da
söylenemez.
Tutukluluk sürelerini kısaltan Ceza
Muhakemeleri Kanunu (CMK)’ nun 102. Maddesi’nin,
1 Ocak 2011 tarihinde yürürlüğe girmesi ile katilleri,
mafya babalarını uzun tutukluluk süreleri nedeniyle
salıverenlerin vicdanları rahat mı bilemiyoruz.
Bildiğimiz bir şey varsa o da kafalarda biriken soru
işaretlerinin cevaplanmayı beklediğidir.
İktidar istediği kadar, modern ve devasa
adliye binaları yapmakla övünsün, buralarda iş
bitirecek, tutukluluk süresi dolmadan karar verecek ve
uygulayacak sistemi oluşturamadıktan sonra neye yarar?
Sizler sistemi iyileştiremeyin, yıllarca
davaları sonuçlandıramayın, kâğıt üzerinde yapılan hukuk
düzenlemeleri ile adalet dağıtmaya (!) kalkışın, sonuçta
da katilleri, mafya mensuplarını, kadın, çocuk demeden
tetiğe basan canileri, insafsızları dışarı çıkartın!
Adama sormazlar mı?
Bu nasıl bir adalettir?!
Bu nasıl bir hukuk sistemidir?
Başka sorular da kafamıza takılıyor;
2004 yılında hazırlanan bu yasa neden
şimdi yürürlüğe giriyor? Neden altı yıl bekleniyor? Ve
aradan geçen altı yıllık sürede, bu kanundan
yararlanacak kişilerin kimler olduğu ve sonuçları neden
tespit edilemiyor?
Tutuksuz yargılanmak üzere salıverdiğiniz
bu kişiler, suçlu bulunursa ve yurt dışına çıkmayı da
başardıysa ne yapacaksınız?
CMK 102 ile bölücü terör örgütü
mensupları da serbest bırakılacak mı? Bu yasanın
kıyısından kenarından İmralı’da yatan örgüt başına da
bir pay çıkabilir mi?
Uzun tutukluluk sürelerinin makul bir
seviyeye çekilmesi bahanesi, “genel af” için bir zemin
hazırlığı olabilir mi?
Sizce güzeller güzeli Münevver’i hayattan
koparanlar da serbest kalabilir mi?
Ya Gonca Kuriş’in çocukları? Onların
gözlerinin içine nasıl bakacaksınız? Bu çocukların
adalete güvenmelerini nasıl sağlayacaksınız?
Peki, AB’ nin insan hakları havarileri bu
olaya ne diyor?
Sonuçta biz vatandaşız. Hukuktan da
anlamayız. Bu sorular ister istemez kafamızda yer ediyor
ve yanıtlarını arıyor… Sonuçta hukukçular bile fikir
birliği edemezken, Adalet Bakanlığı ‘nın Yargıtay’ı,
Yargıtayın’da Adalet Bakanlığı’nı suçladığı da
düşünülürse… Biz gariban vatandaşın kafasında bir sürü
soru işaretinin oluşması çok normal değil mi?
***
Kim ne derse, nasıl savunursa savunsun,
Türkiye’de hukuk sitemi ağır bir yara daha almıştır…
“Devran döner, zaman değişir. Bizim
halkımız ‘balık hafızalıdır’ üç gün sonra hepsini
unutur, biz kaldığımız yerden devam edelim, ” diye
düşünenlere naçizane bir çift sözümüz olacak:
Evet, çok haklısınız halk unutur, ama
nasıl unutur?
Geçmişte olduğu gibi, gelecekte de daha
çok iktidarı seçim sandıklarına gömer… Arkasını döner ve
unutur…
Ancak, bu iki karşılama görüntüleri tarih
sayfalarındaki yerini almıştır. Sorumluları da…
Tarih ise unutmaz ve affetmez…
Bu şekilde tarih sayfalarında yerini
almak istemeyenlerin “atı alanın Üsküdar’ı geçmesinden”
önce gereğini yapması, bu vahim hatadan geri adım atması
gerekmektedir.
Zararın neresinden dönülürse kârdır…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 05.01.2011
SAYENİZDE… HAMDOLSUN! (3)
Sadaka siyasetini öğrendik…
İhaleci, iş bitirici, zengin tüccar
siyasetçilerimiz çoğaldı…
Dünyanın sayılı zenginleri arasında yer
aldığı iddia edilen bir başbakana sahibiz…
Emek sömürüsü arttı… Emekli silindir gibi
ezildi…
İşsizlik aldı başını gitti… Her üç
gençten ikisi işsiz…
35 yaşın üstündeki emek gücü sizlere
ömür…
Esnaf ve KOBİ’ ler can çekişiyor…
Topla, tüfekle işgal edilemedik ama
küresel sermayenin oluşturduğu, Alış Veriş Merkezleri (AVM)
ler, dört bir yanımızı sardı…
İngiliz yanımızda, Fransız karşımızda,
Alman arkamızda...Çin malları ise her yerimizde!..
Avrupa Birliği (AB)’ne giremedik ama 70
milyonluk dev bir pazar olduk! Her şeyi alıyoruz…
Üniversite mezunlarımızdan tezgâhtar
ordusu yetiştirdik…
Sıcak para cenneti haline geldik…
Merkez Bankası bile korktu!
Elin yabancısı ümüğümüze çöküp, düşük
kur, yüksek faizden malı götürüyor…
“Ben ülkemi âdeta pazarlamakla
mükellefim” diyen bir başbakana sahip olmak her
ülkeye nasip olmaz…
Millî değerlerimiz, bankalarımız,
topraklarımız, limanlarımız, koylarımız v.b. babalar
gibi yabancılara satıldı…
Türk sularının özelleştirilmesi, Fırat ve
Dicle’nin uluslar arası kullanıma açılması da sırada…
Yeni Maden Yasası ve uygulama
yönetmeliğini bilenler yorumluyor;
“Ulusal madenler sömürü ve talana
açılacak!”
Çiftçilik ve hayvancılık can çekişiyor!..
Dünyanın tahıl ambarı Türkiye, buğdayını,
pamuğunu, şeker kamışını dışarıdan ithal ediyor!..
Tohumumuzu ABD ve İsrail’den alıyoruz…
Kısır tohumlar toprağımızı da kısırlaştırıyor…
ET’e ettiklerini ise ne siz sorun ne de
biz söyleyelim…
Sayenizde… Hamdolsun!
***
Hidro Elektrik Santralleri (HES) ile
ülkenin sularını kurutma, topraklarını bataklığa çevirme
yolunda ciddi adımlar atıldı…
Güzelim Karadeniz’in yemyeşil yaylaları,
İkizdere ve diğerleri tehlike altında…
Allianoi ve daha kim bilir nerelerdeki
Allianoi’ lerimiz toprağa verildi…
İstanbul’un su havzaları da imara açıldı…
Denilen o ki; Ordunun elindeki bazı
araziler de golf sahalarına ve imara açılacakmış!..
Yemin etmişler bir kere, memlekette bir
karış yeşil alan bırakmayacaklar!..
Başlangıçta fakir fukaraya konut yapmak
için kurulan TOKİ, ahtapot gibi maşallah! Kolları tüm
ülkeyi sarıp, sarmaladı…
TOKİ
Kondu’larımız ve TOKİ Getto‘ larımız oldu…
Eski site devletleri gibi, büyük site
semtler kuruldu…
Evimizin altında sauna, bahçemizde
havuzlarımız var, çok şükür…
AGA diyor ki; “10 bin getir, daireyi
götür”
(…)
Sayenizde… Hamdolsun!
***
Dış siyaset bir ileri iki geri;
Önce gürleyip, sonra “peki” diyoruz…
ABD komşu kapımız oldu…
Obama emretti, emirler birer, birer
yerine getirildi…
Ermenistan ile koşulsuz protokol
imzalandı…
Ruhban okulu açılıyor, Ekümenik Patrik
yolda..
Akdamar’a Haç takıldı… Sümela ayine
açıldı…
Füze kalkanı ile ABD’ ye tam teslimiyet
sağlandı…
“Komşularımız ile sıfır sorun” dedik,
Irak ile kanka, İsrail ile düşman olduk…
Mavi Marmara, “Filistin ‘e yardım
götüreceğim” dedi, İsrail ise,“gelme vururum” dedi ve
vurdu:
Sonuç; 9 şehit…
Dost ve kardeş Azerbaycan ile aramız
bozuldu…
Sözde “Ermeni soykırım” kararı almayan
ülke neredeyse kalmadı…
Sayenizde… Hamdolsun!
***
Günde 60 dizi izleyen, düşünemeyen bir
toplum yaratıldı…
Ülkede yoksulluk, yolsuzluk, hırsızlık,
gasp, cinayet, şiddet almış başını gidiyor…
Silahlanıyoruz! 18 yaşını dolduran
herkese beş silah!
Atış serbest… Artık kime isabet ederse…
Akıl almaz vahşet haberleriyle
sarsılıyoruz. İnsanlar kadın, çocuk demeden yakınlarını
boğazlıyor…
Öğrenciler yine kıpırdamaya başladı…
Korku dağları bekletirmiş! Polis
üniversitelerde kamp kurdu… Cebinde bir yıllık arama
izni belgesi ile…
Yeni Osmanlıcılık yolda…
Başkent Ankara yalnızlığa mahkûm
ediliyor;
Merkez Bankası ve Vakıflar Baş Müdürlüğü
İstanbul’a taşınıyor…
Başta İslam ülkeleri olmak üzere tüm
yabancı misafirler İstanbul’da ağırlanıyor…
Dolmabahçe ağırlama merkezi oldu…
İstanbul’un payitaht olmasına az kaldı,
Allah’ın izniyle…
Yurdumuzun kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin
kurucusu, tek önderimiz ve ebedî liderimiz,
başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’e tahammülsüzlük o
kadar belirginleşti ki;
91 yıl sonra Atatürk’e “Ankara’ya gelme!”
dediler;
Atatürk Garnizon Koşusu’na, Ankara
Seğmenlerinin yürüyüşüne izin vermediler…
Sayenizde… Hamdolsun!
***
Bugün yılbaşı, eski yılın son günü. Ülke
olarak yeni yılımızı kutlayacağız…
Nişantaşı, Beyoğlu, Bağdat Caddesi
coşacak…
Bu yıl Noel Baba ve çam ağaçlarının
dışında parlak kovboy şapkaları da ithal etmişiz…
Ne güzel!
Noel ağaçlarımızı süsleyecek,
çocuklarımıza Noel Baba ve Noel Anne kıyafetleri
giydirecek, Amerikan Kovboyu’nun parlak şapkasını
başımıza geçirip, sırtımıza 479 milyon dolar dış borç
hediye çuvalını yükleyip, yanımıza 4 milyon işsizimizi
alacak, cebimizde sefalet ücretimiz ve kredi kartı
borçlarımız ile Mehter Marşı eşliğinde Noel Baba’nın
geyiğine binecek ve yeni yıla girişimizi kutlayacağız…
Sayenizde… Hamdolsun!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 31.12.2010
SAYENİZDE… HAMDOLSUN! (2)
Yasama, yürütme, yargı tekelleşti,
kuvvetler ayrılığı ilkesi ortadan kalktı...
Yargı tarafsızlığını büyük ölçüde
yitirdi… Yandaş hukuk sistemi oluşturuluyor…
Cumhuriyet tarihinin ahenkle dans eden,
en uyumlu ikilisi bizde:
Yürütme “tak” çıkartıyor, Çankaya “şak”
onaylıyor…
“Ergenekon” adında bir kara delik
oluşturuldu, gazeteciler, ordu mensupları, paşalar,
bilim adamları, rektörler, avukatlar ve pek çoklarını
yuttu, daha da kimleri yutacağı bilinmiyor…
Dünyada hiç olmadığı kadar “yandaş ve
mütareke basın” ordusuna sahip olduk…
Ekranlarda koro halinde, “demokrasi
türküleri” söyleniyor;
“Türk Kürt kardeştir, iki bayrak, iki
dil, vermeyen kalleştir”
“Kahramanı kadar, haini de bol bir
milletiz”
diyen büyük Atatürk, ne kadar da haklıymış!
Sahi ne kadar da çok Atatürk ve ordu
düşmanına sahipmişiz, şimdi anladık…
Sayenizde… Hamdolsun!
***
Yasal düzenleme beklenmeden
üniversitelerde türban serbest bırakıldı…
Yasalara ne gerek var?
Türban ilköğretime kadar girdi, sırada
bebekler var…
“Çarşaf içinde, peçe altında ve
kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihte aramak
lazım gelecektir.” diyen Mustafa Kemal Atatürk
belli ki yanılmış!
Özgürlük verdiği kadınlar, “istemezük”
dediler…
“Laik- anti laik” olarak bölündük…
Din, hayatın her safhasında siyasete alet
edildi...
Din’de riya had safhada…
Dinle uzaktan yakından ilgisi olmayanlar
bile dindar kesildi…
Ekrana her çıkanın dilinde “hamdolsun! …
Yıllanmış sanatçı (!) lar, ilâhi
kasetleri çıkartmak için birbiriyle yarışıyor…
İkbal’de türbana girdi, kaymak gerdan
meydanda…
Cübbeli sarıklı Jet Fadıl, Fadime’nin
Müslüm’ü canlı yayınlarda baş konuk…
Ekranlar evlere şenlik! Türkiye’yi
tanımayan İran zanneder…
Ne kadar da çok İslam âlimi (!) miz
varmış meğer…
Bir tarafta Cübbeliler, diğer tarafta
cemaatçiler…
Nurlar içinde kaldık!
Sayenizde… Hamdolsun!
***
Tülay Hergünlü
İstanbul, 26.12.2010
SAYENİZDE… HAMDOLSUN! (1)
Anayasa’nın üçüncü maddesini çiğnediler…
“Kürtçe” ikinci bir dil olarak hayata geçirildi…
Sırada,
sözde “Kürdistan” bayrağı var…
Onlar
sözde “Özerk Kürdistan” larını ilan ettiler…
Kendi
ordularını kurdular (PKK )…
Kendi
sözde “öz güvenlik” polis güçlerini oluşturuyorlar…
Kendi
siyasi oluşumlarını tamamlamak üzereler (KCK)
Kendi
başkanları var (İmralı’da) ve muhatap alınıyor…
Sıfır
terör devraldınız, şimdi ise sokaklara taştı.
İmralı,
örgütün üssü haline geldi…
Yakalandığı an, “emrinizdeyim” diyen İmralı sakini hiç
olmadığı kadar güçlendi, devleti tehdit eder hale geldi.
Emrindeki avukat ordusuyla ve kendisine sağlanan esnek
çalışma ortamı sayesinde 24 saat demeçleri yayınlanıyor,
sanki içeri de değil de dışarıda gibi…
Devlete
baş kaldırıyorlar… Bunun adına da “ sivil başkaldırı”
diyorlar…
BDP’li
vekil elindeki bastonu göstererek adeta tüm kinini
kusarcasına; “ bu benim T.C. kimlik numaram”
diyebiliyor… Bu sözlerin ardına saklanan gerçek ise
“K.C. kimlik numarası” talebidir…
Aynı
vekil “bin yıllık kapıları açtık, içeri girdiniz,
paylaştık” diyerek tarihi saptırıyor, “biz sizden önce
vardık” demeye getiriyor, Anadolu’daki binlerce yıllık
Türk varlığını ve Türk kimliğini inkâr ediyor, hayaller
peşinde koşuyor…
TBMM’
den ve başka yerlerden devlete hakaret ediyorlar, TSK’
ne saldırıyorlar…
Ülkenin
sokakları, tıpkı 80 öncesinde olduğu gibi yine savaş
alanına döndü…
“Sizin
ordunuz”, “sizin devletiniz” diyerek ayrı bir devlet
yolunda hızla ilerliyorlar…
Yarattığınız korku imparatorluğu sayesinde herkes
susuyor…
Türklük, Milliyetçilik, Atatürkçülük, Ulusalcılık suç
oldu!
Hukuk
işlemez oldu…
Sevr’in
başaramadığını, başarmak üzereler…
Cumhuriyetin savcıları ise yumurta atan öğrencileri
içeri tıkmakla meşgul…
Sayenizde… Hamdolsun!
Tülay
Hergünlü
İstanbul, 17.12.2010
|