3 Ekim 2022 - Hoşgeldiniz

Çanakkale'nin Dünyaya Açılan Penceresi

yazar

Zeynep Pelin Ataman 18 Mart 2022 - 22:11 - 1582 Kişi Okumuş

ÇANAKKALE SAVAŞI

Çanakkale Savaşı’nı canlı bir tanıktan dinlemiştim küçükken. Babaannemden… Bayrak çıkana kadar televizyon seyreden, bir siyasetçiye kızınca Atatürk olsaydı bunların hiç biri bunları yapamazdı diye nutuklar atan çakmak çakmak mavi gözlü babaannemden…

Babaannem 1904 doğumluydu. Babası Çimenlik Kalesi’nde görevli Topçu Yüzbaşı İstanbullu Uzun Cemal… Rütbeli askerler aileleri ile gelirlermiş savaşa… Yabancı bir kaynakta, bu sayede  Kurtuluş Savaşı sırasında da Türk askerlerinin morallerinin hep yüksek olduğunu okumuştum. Babaannem 11 yaşında… Daha sonra Kurtuluş Savaşı’nda cephe cephe gezecek, silah taşıyacak, yemek yapacak annesi Nuriye Hanım ile birlikte  gündüzleri yürekleri ağızlarında babasını bekliyorlar. Uzun Cemal’in yanında savaşan, çok sevdiği bir Mehmet’i var.

Ancak Mehmetçiğe top isabet edince, erin kafası kopuyor ve kopan kafanın halen ‘komutanım, komutanım’ dediğini görüyor Uzun Cemal…İşte tam orada Uzun Cemal’e felç geliyor. Savaşın kaçıncı günüymüş, bilmiyorum. Küçükken hikayeyi dinlerken masal gibi geldiğinden, sanki büyüyü bozmamak için, hiç bir şeyi merak etmemem gerekliymiş gibi, bir şey sormazdım babaannem anlatırken. Babası bir vinç yardımı ile bir gemiye konulmuş ve hep beraber bu gemi ile İstanbul’a dönmüşler savaş bitmeden. Babasının bu duruma çok üzüldüğünü ve o olaydan sonra tam anlamı ile kendisine gelemediğini söylerdi. Herşeye rağmen daha sonra iyileşen Uzun Cemal, Kurtuluş Savaşı’na üç oğlu ile katılmış birisidir.

Babaannem, babasının vinç ile gemiye taşınması sırasında onu düşürmelerinden çok korktuğunu, annesinin, asker kızı öyle herşeyden korkmaz, diyerek kendisini teselli ettiğini de anlatırdı. Gerçekten de çok cesur, dirayetli bir kadındı babaannem. 86 yaşına kadar kendi başına yaşamışlığı ve gece evine camdan girmeye çalışan hırsızın kafasına odunlar atarak kovalamışlığı vardır.

Uzun Cemal, yarım asır sonra torununun, o savaştığı Kale’de, Cumhuriyet’in bir savcısı olacağını, babaannem ise benim Kale için her fırsatta kalem kullanacağımı bilse daha rahat uyurlardı belki. Pera Pelas dizisinde kullanılan fantastik kurguyu kendi hayatım için hayal ettiğimde, o zamanki Kale’ye gidip, bu acıları boşuna yaşamadınız diye kulaklarına fısıldamak isterdim. Ancak onlar zaman tüneline girip de geleceğe yani bugüne gelmek isteseler … 1915 Köprüsü’nün üstüne konsak bugün, hep beraber mesela… Uzun Cemal, babaannem, babam ve ben… Ne derlerdi ?

Uzun Cemal’den gazi diye geçiş ücreti almazlardı, herhalde.

Babaannem, Atatürk’ün onca fakirlik içinde inşa ettiği onca şey ile bize  iş, aş verdi, üzerine biz para vermedik diyerek geçiş ücreti ödemek istemezdi. Sonra bastonunu kaldırıp etrafta köprünün inşaatına katkıda bulunan varsa ona nutuk atardı muhtemelen.

Babam cimrilik yapar, anneme dönüp ‘Sema, ben bu köprüden geçmek için bu kadar para veremem ; uzun yoldan İstanbul’a dönelim ; biz en iyisi bu parayla Nejatlar ile Klüpte yemeğe gidelim dedemin ruhuna’ derdi.

Ben ne mi derdim ?

  • Babacığım, geçsen de geçirecekler ; geçmesen de… En iyisi gel, sen daha fazla üzülmeden, biz kısa yoldan, Karacaahmet’e dönelim.

Kalem’i geçilmez kılan herkesin ruhu şad olsun.

ZEYNEP PELİN ATAMAN

18.03 2022

…………………………………………………………………………………………

RADYODAN BAYRAM ŞARKISI

RADYODAN BAYRAM ŞARKISI

‘Bayram’ demek, birlikte eğlenmek demek… Birlikte ağlamak ve birlikte gülmek, bir topluluğu ‘toplum’ yapan özelliklerin belki en yücesi… Ancak bu his, ‘organize’ bir şekilde yaşamaya yetmiyor.

Devlete bu yüzden ihtiyaç duyuyoruz. İşte bireylerin biçimlendirdiği ‘Devlet’ denen nihai sonucun taşlarını döşeyen kurumlar sayesinde Devlet, devlet oluyor. Sağlık gibi… Eğitim gibi … Hukuk gibi… Bunlar, bir devlet örgütlenmesini hem meşru kılan, hem meşruiyet içinde ‘sürekli’ olmasını sağlayan kurumlar …

İşte, 14 Mart Tıp Bayramı Sağlık Kurumu’nun aktörlerine adanmış bir gün Türkiye Cumhuriyeti’nde. Bugünün gerçek bir bayram günü ve bu yazının da bir bayram yazısı olmasını çok isterdim. Yurdun dört bir yanında şenliklerle kutlanan, hekimlere çiçeklerin verildiği, ikramların yapıldığı, davullar, zurnalar, balolar eşliğinde kucaklandığı bir gün olmasını dilerdim. Komedyen Cem Yılmaz’ın hekimlerin mesleki yüklerinin ağırlığını hicvederken söylediği gibi …

‘Her yerde dansöz var’ kıvamında bir eğlencenin özneleri olarak anılmalarını istediğimiz bugünde, yine gönül isterdi ki kıymetli oldukları konusunda kimseyi ikna etmeye mecbur bırakılmasınlar. Alacaklı iken, borçlu çıkartılan ve mülkten kovulan evsahibi konumuna düşmesinler.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’ni takiben 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edilmiş. Bu, travmanın başlangıcı işgal, adeta ‘hasta adam’ karikatürünün imzası… Canlı bir tanıktan dinlediğim için biliyorum. 1904 doğumlu babaannem İstanbul’un o günlerini hep korku ile resmederdi. İşte işgal kuvvetlerinin korku yaydığı o günlerde Genç Askeri Tıbbiyeliler, yatılı okudukları Haydarpaşa’daki ihtişamlı barok yapıdan, yani Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’den, boğaza demirliyen işgal donanmasını gözyaşları ile izlemişler muhtemelen.

Tıbbiye binası, İngilizler tarafından kısa süre sonra karargah olarak kullanılmaya başlanmış; öğrenci askerlerin üniforma giymeleri yasaklanmış; yatakhaneleri işgal kuvvetlerine tesis edilmiş.  Üniformalarından başka kıyafetleri olmayan öğrencilerin, sadece gecelikler ile bina içinde dolaşmalarına izin verilmiş. Üçüncü sınıf öğrencilerinden Sırrı, Kazım, İsmail, Yusuf, Müfit ve Hikmet adlı öğrenciler, Tıbbiye’nin kuruluş yıldönümünü bahane ederek, ancak işgal kuvvetlerinden izin almak suretiyle, 14 Mart 1919 günü, bilimsel bir toplantı tertip edebilmişler.

Bu toplantı sırasında, binanın iki kulesi arasına daha önceden gizlice astıkları Osmanlı Bayrağı’nı, öğrencilerin çoşkulu bakışları arasında tüm binayı kaplayacak şekilde çatıdan aşağıya sermişler. Daha sonraları ise, aralarından temsilci olarak seçtikleri öğrenci Hikmet’i gönderdikleri Amasya Kongresi’nde manda fikrini kati surette reddetmişler. Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabeyi kaleme alırken, muhtemelen gözünün önüne gelenler işte bu tıbbiyeliler…

Kısaca Tıbbiyeliler, emperyalizme karşı çıkarak, bağımsız Türkiye’nin sağlık kurumunun temelini, cesaretleri ve idealizmleri ile daha o günlerde atmışlardır. O yüzden Tıbbiyeliler bu ülkenin gelip geçici, ikame edilebilir değil, kurucu unsurlarıdır. Hepimizin hayatına hem ağladığımızda, hem güldüğümüzde dokunandır onlar. Sadece insanları değil, hem insanlığı, hem de ulusal kurtuluşları, devrimleri, ezilenleri korumuş ve kollamışlardır. Köylerde eşek sırtında doğuma gidenler, kendi ceplerinden sağlık ocaklarını diriltenler, bir simit parasına 36 saat nöbet tutanlar… Hep onlar…

Benim şahsi hikayeme gelince… Bir çok defa benim ve tanıdıklarımın hayatını kurtaran ve kaybettiğim yakınlarımın son zamanlarını daha yaşanılır kılan bir çok hekimle yollarım kesişti. Hepsinde bilgeliğe rastladım. Bazen bir çift bir sözle, bazen bir çift gözle, bazen yaramı deşerek, bazen irini akıtarak, bazen kabule geçmemi sağlayarak bedenimde ve ruhumda yarattıkları iyileşmeye hep minnettar kaldım. Her birinin ayrı bir hikayesi vardır hayatımda. Bayram tadında kutlanması gereken bugün, bir istek şarkısı istiyorum radyodan.

Tıbbiye’den Hikmet ve diğerleri için… Güftesi ve Bestesi Hüsnü Arkan’a ait … Zaman tünelinden geçip İstanbul’u işgal eden kuvvetler için… O bayrağı asan Tıbbiyelilerin ağzından yazılmış gibi… Herkes söylüyor : GİDERLER

Biz bu mülkün sahibiyiz oooo
Lale sümbül mor menekşe ooo
Beyler misafir gelirler giderler
Beyler misafir giderler

Burası çiçek çarşısı ooo
Hükümetin tam karşısı ooo
Alıp satanlar gelirler giderler
Beyler misafir giderler

Bahçedir insan dediğin bahçe
Eker biçerler hüküm ferman olur
Düğün Bayram olur
Derde derman olur
Ooooo

Geceler üst üste gelsin ooo
Şu gelen beyler gelsin ooo
Nice geldiler gittiler giderler
Beyler misafir giderler

Biz bu mülkün sahibiyiz oooo
Lale sümbül mor menekşe ooo
Beyler misafir gelirler giderler
Beyler misafir giderler

Bahçedir insan dediğin bahçe
Eker biçerler hüküm ferman olur
Düğün Bayram olur
Derde derman olur
Ooooo

  Zeynep Pelin ATAMAN
14.03.2022

…………………………………………………………………………………………………………………………………

BOĞAZLAR’I DÜŞÜNÜYORUM, GÖZLERİM KAPALI…

Bugünlerde gündeme gelen Montrö Sözleşmesi’nin değerini anlamadan önce biraz dünya yakın tarihine bakmak gerekiyor.

ABD’nin yakın geçmişte Irak, Libya ve Suriye’de oyunlar kurduğu, hepimizi malumu… Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Sovyetler Birliği (SSCB)’nin çöküşünden sonra tüm dünyayı kendi emelleri doğrultusunda şekillendirmek için kolları sıvadı.

O günden bu yana ‘demokrasi götürüyorum’ kılıfı ile kendi çıkarlarına uygun, yeni bir dünya haritası çizmekte…

Pekiyi,  Eski Sovyetler, yeni Rusya ABD karşısında boş durur mu?

O da eski kulağı kesiklerden… ABD yeni stratejik oyunlar kurarken, Rusya küllerinden yine bir imparatorluk inşa etmeye başlamıştı. Mesela, Sovyetlerin eski parçalarını, Ukrayna’yı ve Gürcistan’ı, NATO şemsiyesi altına girmeyi çalışsalar da, müdaheleleri ile (2008’de Gürcistan’ı; 2014’te Ukrayna’yı) sallamıştı bile.

Eski Sovyetlerin parçası bu yeni ülkeler batı eksenli çıkışlarında neye güvenmekteydiler?

ABD’ye…  Ancak bu flört eski sahiplenmeci aşık Rusya’nın hoşuna gitmemekteydi… Rusya bu ülkelerin NATO’ya üyelik süreçlerini mümkün olduğunca erteleyerek, uzun süreden beri bu toprakların batı ile yakınlaşmasını engellemekte… Sovyetler’in dağılmasıyla, Ukrayna 24 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etmişse de, Rusya’nın Kırım topraklarında gözü olması bu bağımsızlığı çok anlamlı kılmıyordu. Kırım’ın Rusya’ya katılması sağlanmalıydı. Rusya en kansız (!) yolu seçti.

Önce Kırım’daki Ruslara bağımsız bir Kırım Cumhuriyeti ilan ettirildi. Ardından, Kırım, Mart 2014’te Rusya’ya katılma kararı aldı. Kırımlılar kendi kaderlerini kendileri tayin (!) ediyordu. Ukrayna, geçtiğimiz 25 Mart’ta, sevgilisi Kırım’ı kurtarmayı amaçlayan bir *Askeri Güvenlik Stratejisi *ortaya koydu. Böylelikle NATO üyesi olmadan NATO’ya ve ABD’ye göz kırpıyordu.

Şimdi ne olacak?

ABD, önümüzdeki Mayıs-Haziran aylarında, Doğu Avrupa ve Baltık bölgesinde Soğuk Savaş’tan beri süregelmiş en büyük tatbikatı (DEFENDER EUROPE-2021) düzenliyor. Bu tatbikatın bir bölümünde, NATO yer alıyor. Ayrıca, tatbikata NATO üyesi olmayan, ancak NATO ortağı statüsünde bulunan Bosna Hersek, Gürcistan, Moldova ve Ukrayna da katılıyor.

Bu güç gösterisi ne anlama geliyor?

NATO, Ukrayna’ya destek olmak için güç kullanabilir mi? Hukuksal açıdan hayır… Ukrayna NATO üyesi olmadığı için (Barış İçin Ortaklık statüsünde) NATO, ortaklığının birinci maddesi kapsamında güç kullanamamakta… Buna rağmen ABD, Karadeniz’de ağırlığını hissettirmeye ve AB-NATO’ yu kendi yanında ve Rusya’ya karşı  birleştirmeye çalışmakta…

Türkiye, Rusya-Ukrayna krizinin neresinde ?

Yakın tarihli ilişkilere bakarsak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Şubat 2020 Ukrayna ziyaretinde imzaladığı, Türkiye-Ukrayna arasında askeri ve ekonomik işbirliği anlaşması dikkat çekiyor. Ayrıca Ukrayna Cumhurbaşkanı da, 12 Nisan 2021 günü Türkiye’yi ziyaret edecek. Türkiye, şimdilik ABD ve NATO yönünde ağırlığını koymuş durumda…Bir taraftan da Rusya’nın doğalgazını Avrupa’ya taşımak için Türk Akımı Projesi tasarlanmakta…

ABD ne yapmaya çalışıyor ?

ABD, Ukrayna gerginliğini tırmandırıyor.  Oyununu kurarken de, AB’yi Rusya karşısında ve ABD yanında konumlandırmak istiyor. Karadeniz’in önemli anahtarını ele geçirirse yani Boğazlar’ı da açarsa… Tadından yenmez ! Önündeki tek engel Montrö Boğazlar Sözleşmesi… Yoksa OK, Sergey, Ukrayna Tamam… Böylelikle Rus doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıması planlanan Türk Akımı projesi de suya düşmüş olacak. Büyük Ağabey de kendi doğal gazını Avrupa’ya satacak.  Bu da işin maddi kaymağı… Bu proje başlı başına başka bir yazının konusu olabileceğinden burada sadece varlığına dikkat çekmek yeterli…

Ve çiçeği burnunda Başkan’ın heyecanı…

Montrö Sözleşmesi özetle, diplomatik olarak da, Çanakkale’yi geçilmez kılıyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 103 emekli amiral yayınladıkları bildiri ile halka bunu anlatmaya çalışsalar da, bu yazı kaleme alınırken darbeye teşebbüs’ suçlaması ile  gözaltına alınmaktalar…

Şimdi çiçeği burnunda ABD Başkan’ı Biden’i düşünüyorum da… ‘Bizim çocuklar olsaydı, böyle olmazdı’ diye mi aklından geçiyordur ? Yoksa, boynuna takılan yüz üç görümlüğü ile, pardon yüz görümlüğü ile Karadeniz’de düğüne, pardon tatbikata, mi hazırlanıyordur ?

Halkımız bunu anladı mı diye soracak olursanız… Sivas topol’ı Sivas’ın bir ilçesi sanan insanların konuştuğu bir sokak röportajını hatırladım. Bence onlar da benim gibi Boğaz’ın erguvanları düşünüyorlardır. Gözlerim kapalı…

Zeynep Pelin Ataman

05.04.2021

 

BENZER HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK HABERLER

GEÇMİŞ GELECEĞİN AYNASIDIR

GEÇMİŞ GELECEĞİN AYNASIDIR

CHP’Lİ ERKEK SEÇİM SONRASI YAPILACAKLARI ANLATTI

CHP’Lİ ERKEK SEÇİM SONRASI YAPILACAKLARI ANLATTI

ROTA ÇANAKKALE…

ROTA ÇANAKKALE…

ATAŞEMİLİTERLİKTEN, BAŞKOMUTANLIĞA

ATAŞEMİLİTERLİKTEN, BAŞKOMUTANLIĞA

https://www.burasicanakkale.com ©  2000  - Bütün hakları Saklıdır.