4 Aralık 2022 - Hoşgeldiniz

Çanakkale'nin Dünyaya Açılan Penceresi

COĞRAFYA KADER MİDİR

Sancılı bir coğrafyanın üzerinde yaşamanın bedelini çok acı ödüyoruz.

17 Kasım 2022 - 12:32

395 Kişi Okumuş
COĞRAFYA KADER MİDİR

İbni Haldun “coğrafya kaderdir” derken bizim ülkemizi kastetmiş olmalı. Sancılı bir coğrafyanın üzerinde yaşamanın bedelini çok acı ödüyoruz.

Tabi bu yaşadıklarımızı sadece coğrafî konumla ya da “kader” ile izah edemeyiz. Kuşkusuz, Atatürk’ten sonra iş başına gelen mirasyedi iktidarların, bu ülkeyi her açıdan güçlü ve söz sahibi bir ülke haline getirememesinin payı daha fazladır. Ne demişti Mustafa Kemal Atatürk“Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadî zaferlerle desteklenmezse payidar olamaz, az zamanda söner.”  Türkiye, ekonomik açıdan güçlü olabildi mi; sanayi ve teknolojisini 21. yüzyılın gerektirdiği seviyeye getirebildi mi? Hayır! Hal böyle olunca da emperyalist ülkelerin Türkiye üzerindeki emelleri sona ermiyor.

Yıllardır iç kargaşa, etnik ve mezhepsel kışkırtma ve terör belasını başımızdan eksik etmediler. İşte yine yeni bir terör saldırısıyla karşı karşıya kaldık. 13 Kasım 2022 Pazar günü, İstanbul’un en işlek caddesi olan İstiklâl caddesinde yine bomba patlatıldı. İkisi çocuk, dördü çok genç altı insanımızı kaybettik. Yetkililer, bombayı bırakanın PKK/PYD/YPG terör örgütü mensubu bir kadın terörist olduğunu açıkladılar. Terörist, örgüt tarafından özel istihbarat elemanı olarak yetiştirilmiş ve Afrin-İdlib üzerinden Türkiye’ye eylem yapmak için kaçak yollarla giriş yapmış. (Basın) Bir terörist hem kaçak yollarla ülkemize giriyor, hem de Esenler’e yerleşiyor ve dört ay boyunca bir tekstil atölyesinde çalışıyor. (Basın) Kadının kıyafeti bile normal bir türbanlı ya da çarşaflı kadının tercih etmeyeceği bir askerî kamuflaj kıyafeti…

Ülkemizin sınırlarının âdeta bir “yolgeçen hanına” döndüğünü dünya âlem biliyor. Milyonlarca Suriyelinin, yüz binlerce Afganlının ve sayıları her geçen gün artan Afrika kökenli zencilerin ülkenin dört bir yanında koloniler halinde yaşadığı bunun en açık göstergesi. Türkiye, Cumhuriyet tarihinde böyle bir göç dalgasıyla karşılaşmadı. Ülkenin demografik yapısı değiştirildi. Belki bir 10-20 yıl sonra Türkiye nüfusunun 1/5’i Suriyeli olacak. Tabi Suriyeli nüfusu Afganlılar ve Afrikalılar takip edecek; çünkü her ailede en az üç-beş çocuk var ve de hızla çoğalıyorlar.

Suriyeli seçmen sayısının on kat arttığını belirten Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş şöyle diyor; “Sadece Reyhanlı’da en son açıklanan Türk nüfusu 98 bin 500, Suriyeli nüfus ise 131 bin civarında. Reyhanlı’da 12 ilçemizin nüfusundan daha fazla Suriyeli yaşıyor. Suriyelilerin doğum oranı da oldukça fazla.” Sanırız sırf bu açıklama bile Türkiye’deki mülteci tehlikesinin boyutlarının anlaşılması için yeterli olacaktır.

Patlama olayına geri dönecek olursak… 2016’dan itibaren böyle acılar yaşamıyorduk. Ne oldu da terör tekrar gündemimize girdi; şimdilik bilemiyoruz ancak bildiğimiz bir şey var ki gerçekten de çok sancılı bir coğrafyada yaşıyoruz. Şimdi biraz geriye dönelim ve bugünleri neden yaşadığımızın cevabını o günlerde arayalım.

1918 yılı Osmanlı İmparatorluğu’nun tam teslimiyet fermanı olan Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı uğursuz bir yıldır. Anlaşma, 30 Ekim 1918 tarihinde, İtilaf Devletleri adına İngiliz Akdeniz Filosu komutanı Amiral Calthorpe ile Osmanlı Devleti adına Rauf, Reşat Hikmet ve Sadullah Beyler tarafından imzalanır. İmparatorluğun başında, son padişah VI. Mehmet yani Sultan Vahdettin bulunmaktadır. İngilizler hiç vakit kaybetmeden, Musul’u işgal ederler. (3 Kasım 1918) Ortadoğu petrollerinin ele geçirilmesi için ilk adım atılmış, petrol zengini Musul ele geçirilmiştir.

Almanya I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıktığı için Osmanlı Devleti de “yenilmiş!” sayılmıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. ve 24. Maddeleri gereği Türk toprakları işgal edilir. Mütarekeye en sert tepki, o tarihte Adana’da bulunan Mustafa Kemal’den gelir. Mustafa Kemal, bu hükümler aynen uygulandığı takdirde vatanın işgal ve istila edileceğini bildirerek yetkilileri uyarır. İngilizlerin Musul’dan sonra İskenderun’a da asker çıkaracağını öğrenince, İngiliz kuvvetlerine karşı mücadele edeceğini bildirir. Bunun üzerine telaşlanan hükümet, Yıldırım Ordu grubunu lağvederek, Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırır. Mondros Antlaşması gereği itilaf devletlerine ait büyük bir filo İstanbul Boğazı’na girerek şehri işgal eder. İngiliz donanmasına ait zırhlılar toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirirler. Bu duruma bizzat şahit olan Mustafa Kemal yaverine, “Geldikleri gibi giderler!” diyecek ve haklı çıkacaktır.

1919 yılına gelindiğinde Mustafa Kemal artık kararını verir. Kurtuluş hareketini Anadolu’dan başlatacaktır. Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrılır; 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a ayak basar.  22 Mayıs l919 tarihinde ise Sadaret’e bir rapor göndererek şöyle der: “… Millet yekvücut olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef kabul etmiştir. Artık yaydan çıkan okun geri dönüşü yoktur! Bağımsızlık mücadelesinin meşalesi Samsun’da yakılmıştır.”

1920 yılına gelindiğinde Türkiye istiklâli için savaşırken işgalci devletler de boş durmamaktadır. Türk topraklarında sözde Kürt devleti kurulması için önce Londra’da bir toplantı yaparlar. Buradan bir sonuç alınamayınca, bu kez İtalya’nın San Remo kentinde toplanırlar ve bölgede bir “özerk Kürt devleti” kurma kararı alırlar. Karar, San Remo Antlaşması’nın 5 sayılı toplantı eki ile dünyaya ilan edilir. Bu kararla söz de Kürdistan sınırı, “Fırat’ın doğusunda, Ermenistan’ın güney sınırlarının güneyinde, Suriye ve Irak-Mezopotamya kuzey sınırlarının kuzeyinde çoğunlukla Kürtlerin bulunduğu bölgeler” olarak belirlenir. Yani bugünkü Irak, İran, Suriye ve Türkiye topraklarında bulunan bölgeler… Anlaşmanın uygulanması için İngiltere, Fransa ve İtalya hükümetlerinin oluşturacakları bir de ortak komisyon görevlendirilir. 1922 yılında İngiliz Malaya zırhlısı ile ülkesinden kaçacak olan Padişah Vahdettin; Kral Hüseyin’in çağrısı üzerine önce Mekke’ye gidecek, burada aradığını bulamayınca da ilginç bir tesadüf eseri Türkiye’nin parçalanma anlaşmasının imzalandığı San Remo’ya yerleşecektir…

Mondros Anlaşması’nın üzerinden iki yıl geçmiştir. Bu kez 10 Ağustos 1920 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını ve emperyalist devletler tarafından paylaşılmasını sağlayan 433 maddelik Sevr Antlaşması imzalanır. İflah olmaz bir Türk düşmanı olan İngiliz Lloyd George, 29 Ekim 1919’da Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada şunları söyler: “Dünyanın en zengin topraklarından biri olan geniş bir ülkeyi (Türkiye) Türk’ün mahvedici nüfuzundan azad eyledik. Medeniyet yüzlerce yıl bu yolda başarısızlığa uğradıktan sonra İngiltere bunu gerçekleştirdi.”

İşte Sevr Antlaşması, bu Türk düşmanı kafaların yıllardır üzerinde çalıştıkları bir emperyalist planın uygulamasıdır.  Bütün amaçları, Türkleri Avrupa’dan dolayısıyla da Anadolu’dan kovmak; bereketli topraklarının üzerine oturmaktır. Ancak ve ne yazık ki, mütareke basınının, Veliaht Abdülmecit’in, hatta Tevfik Paşa’nın bile isyan ettikleri Sevr Antlaşması, “Mevcut durumu korumanın, tamamen mahvolmaktan daha uygun olacağı” düşüncesine sahip olan Osmanlı Padişahı Vahdettin tarafından onaylanır. 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayı’nda toplanan Saltanat Şûrası’nda, Sevr’in maddeleri oylanırken, Damat Ferit şu sözleri söylemiştir; “Paris’te imzalamamız istenen antlaşma, İstanbul’u ve küçük bir toprak parçasını bize bırakıyor. Antlaşmayı imzalarsak, iyi kötü bu kadar bir varlığımız olacak. İmzalamazsak dünya haritasından silinmekle tehdit ediliyoruz. Bu antlaşmanın imzasını oya sunuyorum. Susanlar ‘imzalayalım’ demiş sayılacaktır.”

Sevr Antlaşması, Bizzat Vahdettin’in huzurunda, Saltanat Şurası’na davet edilen 43 kişinin 42’si tarafından kabul edilir. Hâdi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis beylerden oluşan Osmanlı heyeti; 10 Ağustos 1920’de Fransa’da, Paris’in banliyösündeki Sevr kentinin porselen imalâtıyla ünlü fabrikasının çinili konferans salonunda, bu utanç belgesini imzalarlar. San Remo Anlaşması’nın yukarıda belirtilen “Kürt maddesi” de Sevr Anlaşması’nın 62. 63. ve 64. maddesi olarak benimsenir. Bu maddelere göre; Sevr Antlaşması’nın “Kesim III, Kürdistan” başlıklı bölümündeki 62-64. maddelere göre Kürdistan’a önce “özerklik” sonra “bağımsızlık” verilecekti.

62. maddeye göre Sevr Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden sonraki 6 ay içinde İstanbul’da İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinden üçer kişilik bir komisyon toplanıp “Suriye, Irak ve Türkiye sınırının kuzeyinde Kürtlerin sayıca üstün olduğu bölgelerin yerel özerklik planını” hazırlayacaktı. 63. maddeye göre Türkiye, bu komisyonların “Özerk Kürdistan” kararını kendisine bildirildikten sonra üç ay içinde yürürlüğe koymayı kabul edecekti. 64. maddede ise açıkça “Bağımsız Kürdistan” dan söz ediliyordu. “Kürtler bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak” Milletler Cemiyeti’ne başvurursa ve Milletler Cemiyeti de bunu kabul edip Türkiye’den, “bu bağımsızlığı” kabul etmesini isterse, Türkiye bu bölgeler üzerindeki bütün haklarından vazgeçecekti. Maddenin devamında da Musul’daki Kürtlerin bu “Bağımsız Kürt Devleti” ne katılmalarına Müttefik devletlerin hiçbir şekilde karşı çıkmayacağı belirtiliyordu.

Devam edecek…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 14 Kasım 2022

Yararlanılan Kaynak:
Tülay Hergünlü; İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne -Türkiye’nin Hafızası- 1914-2002

……………………………………………………………………………………………………………..

Coğrafya kader midir (2)

Mustafa Kemal Nutuk’ta o günlerde ülke içinde faaliyet gösteren ve uzantıları günümüze kadar gelecek olan işbirlikçi ihanet kuruluşlarından da bahsediyor. Bu kuruluşlar arasında Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti ve İngiliz Muhipler Cemiyeti (İngiliz Severler Cemiyeti) de vardır. Cemiyet’in resmi kurucusu İngilizlerle işbirliği yapan Sait Molla’dır.  Cemiyet’in amacı; “biricik kurtuluş yolumuz, Anadolu’da İngiliz manda ve himayesinin gerekliliğini savunarak, bunu gerçekleştirmeye çalışmaktır…” şeklinde açıklanmaktadır.

İngiliz Muhipler Cemiyeti’ni her ne kadar Sait Molla kursa da cemiyetin üç büyük yöneticisi İngiliz’dir. Bunlardan birisi de Papaz Robert Frew isimli kişidir. Sait Molla’nın, İngiliz rahibi Frew’e yazdığı ihanet mektupları Nutuk’ta yer almıştır. Bu yazışmalardan haberdar olan Mustafa Kemal, Rahip Frew’a bir mektup yazar. Mektupta Sait Molla ile uygulamaya çalıştıkları planın İngiltere ulusunun kınayacağı bir nitelikte olduğunu,  İngiliz subayı Nowill’ in Diyarbakır dolaylarında, Müslüman Kürt halkını kışkırtmak için pek çok çalıştıklarını, bir din adamı olarak siyaset oyunlarında hele de boğazlaşmayla sonuçlanacak işlerde rol oynamak sevdasına kapılmaması gerektiğini anlatır. Ancak İngiltere Türkiye üzerindeki oyunlarına devam edecektir.

  1. Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa, gizlice imzaladıkları Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu’yu bölüşürler; Irak’ın ve dolayısıyla da Musul’un bir İngiliz sömürgesi olmasını karara bağlarlar. Mustafa Kemal Paşa, 1 Mayıs 1920 tarihinde Meclis’te yaptığı konuşmada, Misak-ı Millî sınırlarını tarif ederken Musul’u da içine alan şöyle bir açıklamada bulunur:

Hep kabul ettiğimiz esaslardan biri ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz, İskenderun’un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur!”

  1. İnönü, II. İnönü zaferleri; Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz neticesinde emperyalist plan İzmir de Yunan askerleriyle birlikte denize gömülür ve Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları tescillenir.

Gazi Mustafa Kemal, Lozan ile ilgili şu sözleri sarf eder; “… Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla ikmal edildiği zannedilmiş, büyük bir suikastin yıkılışını ifade eder bir vesikadır. Osmanlı Devrine ait tarihte örneği bulunmayan bir siyasî zafer eseridir.

Ve yine Mustafa Kemal’in söylediği gibi; dün İstanbul’u zorla işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’nin yedi yüz senelik hayat ve hâkimiyetine son verenler, Lozan ile Türk milletinin vatanını, hayat ve istiklâl hakkını iade etmek zorunda kalmışlardır. Türkiye’nin başını ağrıtan ve sonraki yıllarda da ağrıtmaya devam edecek olan “Kürdistan” meselesi Lozan’da tamamen devre dışı bırakılır ve söz konusu bile ettirilmez.

Lozan’da; Musul, Kerkük ve Hatay, sınırlarımızın dışında kalmıştır. Hatay, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüne kadar verdiği eşsiz bir diplomasi mücadelesi ile tek kurşun atılmadan topraklarımıza katılır. Musul ve Kerkük ise Hatay kadar şanslı olamaz; çünkü Atatürk hayata erken veda etmiştir.

Türkleri Avrupa’dan atma ve “Kürt devleti” kurma planları, Türk Kurtuluş Savaşı zaferi ile durdurulsa da, başta İngiltere olmak üzere Batılı ülkeler Türkiye üzerindeki planlarından asla vazgeçmeyeceklerdir.  Mustafa Kemal ve silah arkadaşları bir taraftan vatanı emperyalist ülkelerden geri almaya çalışırken, diğer taraftan da Kürt iç isyanlarına karşı mücadele vermişlerdir.

Kürt isyanlarının ilki Osmanlı döneminde Musul’da, Babanzade Abdurrahman Paşa tarafından çıkarılır. (1806) Bu isyanlar Osmanlı-Rus savaşının (1806-1812) ve Sırp isyanlarının çıktığı döneme rastlamaktadır. Yani Osmanlı’nın hem toprak hem de güç kaybetmeye başladığı dönem… 1912 yılında tekrar başlayan Kürt isyanları, Cumhuriyetin ilanı ile aşırı bir hız kazanır.  Hakkâri’de başlatılan Nasturi isyanını (1924)  başta Şeyh Sait, Seyit Taha ve Seyit Abdullah isyanları (1925) olmak üzere, 1936 yılına kadar başka isyanlar izler.

1937-1938 yılında da Dersim isyanları gerçekleşir. Tunceli isyanları, ilerleyen yıllarda pek çok tartışmaya neden olacak; hem içeride hem de dışarıda “Türkler Dersim’ de Kürtleri katletti!” çığlıkları atılacak; ancak, bu isyanın neden Hatay görüşmelerinin en kritik aşamalarında çıkarıldığı, arkasında hangi ülkelerin yer aldığı konusu sorgulanmayacaktır.  Nitekim sonraki zamanlarda tıpkı önceki isyanlarda olduğu gibi Dersim isyanının arkasından da İngiltere çıkacaktır.

1945 yılı, Atatürk’ün izlediği iç ve dış politikalarda bir kırılma noktası sayılabilecek uygulamaların başlangıç yılı olur. Bu yıl, Atatürk’ün üzerinde titizlikle durduğu, bağımsızlık çizgisi terk edilir. Özellikle, ABD ile gerçekleşen yakınlaşmalar çerçevesinde imzalanan anlaşmalarla, siyasî ve ekonomik anlamdaki özgürlüklere son verilecek adımlar atılır. Türkiye rotasını, tamamen ABD ve Batı’ya odaklı bir siyasî yapılanmaya çevirir. 1952 yılında Türkiye NATO’ya üye olur. Kendisine biçilen ilk görev; “Ortadoğu’da İslam Birliği temelinde bir Ortadoğu Birleşik Devletleri (Yeniden Osmanlılaştırma)” kurmaktır.

1957 yılı Mart ayında ABD Başkanı Dwight Eisenhower, ABD Temsilciler Meclisi’nden yetki alarak kendi adıyla bir doktrin (öğreti) yayınlatır. Buna göre ABD, bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Orta Doğu ülkelerine talepleri halinde ekonomik ve askerî yardım yapacaktır. Yine bu ülkelerin istemeleri şartıyla herhangi bir komünist ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında ABD’nin silahlı kuvvetleri kullandırılacaktır.

22 Mart’ta Türkiye, Eisenhower Doktrini’ne katıldığını, doktrinin bölgedeki amaçlarını gerçekleştirebilmek için yardımcı olacağını açıklar. Eisenhower Doktrini ile ABD, Sovyetlerin Ortadoğu’daki etkisini önlemeyi amaçlamıştır. Bu bahaneyle de Türkiye’den üs kullanım hakkı alır. Türkiye’nin ABD’ye üs kullanım hakkı vermesi, SSCB ve Ortadoğu’daki İslam ülkelerinin tepkisini çeker.

1965 yılı geldiğinde Türkiye’de Süleyman Demirel Başbakandır. Batı’nın “Kürt Devleti” kurma planları ise canlılığını korumaktadır. ABD, Başbakan Süleyman Demirel’in ağzını arayarak, İran- Irak ve Türkiye Kürtlerini içeren bir “Türk-Kürt Federasyonu” kurmasını “rica” eder. Demirel konuyu Genel Kurmay’a bildirir. Askerlerin şiddetli karşı çıkışı sonucunda ABD’nin federasyon önerisi rafa kalkar.

Batı’da tek bir şey değişmemektedir; Sevr Anlaşması’nın Kürt ve Ermenistan maddelerinin hayata geçirilmesi amacı… ABD ve diğer Batılı ülkeler tarafından Sevr’in yeniden diriltilmesi çabaları, Orgeneral Turgut Sunalp’i oldukça endişelendirmektedir. Yaptığı konuşmada endişelerini şöyle dile getirir; “Sırtımızdan meydana getirilecek bir Kürt devleti, birçok dost ülkenin de emellerine hizmet edecektir. Ermeniler Türk topraklarında kuracakları Ermenistan’ı Doğu Anadolu’da mı yoksa Kilikya’da mı kuracaklarını tartışıyorlar… Bütün bu faaliyetler maalesef gözümüzün önüne bir Sevr haritası sermektedir… Maalesef bugünlerde Sevr Muahedesi’nin yaşayan hukukî bir belge olduğuna ve uygulanması gerektiğine dair cılız da olsa bazı sesler işitilmektedir…

ABD, İngiltere’den sadece dünya jandarmalığı görevini değil, yanı sıra sözde “Ermenistan ve Kürt devletleri” hayalini de devralmıştır. Geçmişte İngilizlerin yaptığı gibi Türkiye’yi içeriden ayrıştırmaya çalışacak adımları atmaya başlar. İlk olarak etnik kimliklere dayalı terör örgütlerini Türkiye’nin başına bela eder. 1973’de ASALA (Ermenistan Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu) ve 1974’de de PKK (Kürdistan İşçi Partisi 1974) bizzat ABD eliyle kurulur.

  1. Yüzyıl da Ermeni ve Kürt kartı bu kez ABD eliyle açılmıştır.

Devam edecek…

Tülay Hergünlü

22 Kasım 2022

Yararlanılan Kaynak:
Tülay Hergünlü; İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne -Türkiye’nin Hafızası- 1914-2002

…………………………………………………………………………………………………………………..

Coğrafya kader midir (3)

Batı’nın, özellikle de ABD’nin Türkiye üzerinde her zaman bir B ve C hatta D planı vardır…

1975 yılında ASALA terör örgütü sahneye sürülür… Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu (Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia- ASALA) örgütünün amacı, Türkiye’de işgal altında olduğunu iddia ettikleri sözde Ermeni topraklarını kurtarmaktır. ASALA, 22 Ekim 1975’te Viyana’da, Türkiye’nin Avusturya Büyükelçisi Diplomat Hüseyin Daniş Tunalıgil’i öldürmekle adını duyurur. İki gün sonra yine Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez ve makam şoförü Talip Şener öldürülür.

Örgüt, Türk hariciyecilerine karşı bir suikast kampanyası başlatmıştır; 1983 yılına kadar kanlı eylemlerini sürdürür ve Türkiye’nin yabancı ülkelerdeki kırk iki diplomatını katleder. Ayrıca Türkiye’de yaptığı eylemlerde; İstanbul, Yeşilköy Havaalanı’na ve Sirkeci Garı’na patlayıcı madde atılması sonucunda dört kişiyi, Kapalı Çarşı’daki bombalama eylemlerinde iki kişiyi, Ankara Esenboğa Havaalanı’na otomatik silah ve bombalarla saldırarak da dokuz kişiyi katleder. Son eylemini ise 1983’te Paris’teki Orly Havaalanı’nda gerçekleştirir. Örgüt, THY’nin bankosuna bomba koyar ve patlama sonucunda ikisi Türk olmak üzere sekiz kişi hayatını kaybeder. Türklerin dışında Fransız, Amerikalı ve İsveçli kurbanların da olması Avrupa’da özellikle de Fransa’da öfkeye neden olur. Çuvaldız kendilerine dönünce Batılı dostlarımız (!) harekete geçer ve katiller yakalanır. ASALA, bazı iddialara göre Türk gizli servislerinin müdahalesi sonucunda ortadan kaldırılır ya da görevini tamamlayarak sahneden çekilir. Onun yerine PKK terör örgütü sahne alır.

1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde, “Partiya Karkerên Kurdistanê”, Türkçe adıyla Kürdistan İşçi Partisi (PKK) kurulur ve birinci kongresini yapar. Abdullah Öcalan başkan, Cemil Bayık başkan yardımcısı seçilir. PKK terör örgütünün amacı; Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu, Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeydoğusu ve İran’ın kuzeybatısını kapsayan bölgede bir Kürt devleti kurmaktır. Size de tanıdık geldi mi?

12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyar. 12 Eylül darbesi;1970’li yılların CIA Türkiye şefi Paul Henze tarafından “Bizim çocuklar başardı!” cümlesiyle ABD Başkanı Jimmy Carter’a bildirilir. ABD Başkanı Jimmy Carter, başkanlık görevinden ayrıldıktan sonra yaptığı açıklamayla;12 Eylül ile ABD’nin rahatladığını, Afganistan ve İran’dan sonra Türkiye’nin istikrarının da kendileri için son derece önemli olduğunu ifade eder.  Artık “istikrardan” ne anlıyorlarsa…

PKK, ilk silahlı eylemini 15 Ağustos 1984’te Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde gerçekleştirir; ordu ve polis binalarına saldırır. Türkiye’nin ilk PKK terör şehidi, Eruh baskınında hayatını kaybeden Erzincanlı Komando Er Süleyman Aydın’dır. İkinci şehidimiz Astsubay Memiş Arıbaş ise yine Eruh baskınında ağır yaralanmış ve olaydan beş gün sonra hayatını kaybetmiştir. PKK, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ilk saldırısını gerçekleştirdiğinde Başbakan Turgut Özal tatildedir. Olayı ciddiye almaz; “üç-beş çapulcu” deyip geçiştirir. Özal, fena halde yanılmıştır. Bu eylem, PKK terör örgütünün Türkiye’deki ne ilk ne de son eylemi olacaktır. Ülkenin nice Süleymanları teröre kurban gidecektir.

15 Ağustos 1986’da Türk savaş uçakları Irak topraklarına girip PKK kamplarını bombalar. (Bu bombalamalar 2022 yılına kadar sürecek ancak, PKK’nın kampları yerinde kalacaktır.) PKK’nın lideri Abdullah Öcalan (APO) ise Lübnan’daki karargâhındadır.

21 Mart 1990’da Nevruz’u bahane eden Örgüt üyeleri; İstanbul, Ankara, Adana, Diyarbakır, İzmir ve Erzurum’da üniversitelerde gösteri düzenler, meydanlarda ateş yakar ve “Bağımsız Kürt Devleti istiyoruz!” şeklinde bağırırlar. Yine Cizre’de Cuma namazından çıkan yaklaşık beş bin kişi, iki saat süreyle gösteri ve yürüyüş yapar. Kadınların da katıldığı gösterilerde; “Kahrolsun Türkiye”“Kahrolsun Atatürk”“Yaşasın Kürdistan”“Yaşasın PKK”“Yaşasın Apo” diye sloganlar atılır…

1991’de ABD Irak’a, adına “Çöl Fırtınası Harekâtı” da denilen bir harekât başlatır; 1. Körfez Savaşı… ABD’ye; İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Suriye ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu kırka yakın ülke destek vermektedir. Iraklı Peşmergeler, yüz binler halinde Türkiye’ye yığılır. Turgut Özal “Onlar bizim vatandaşlarımızın soydaşları, Bulgaristan’dan da almıştık, bunları da alacağız!” diyerek Kürt mültecileri Türkiye’ye kabul eder. Irak birlikleri; yüz binlerce Kürt, Şii ve rejime direnen sivili, İran ve Türkiye’ye sürer. Aralarında kaç teröristin ülkeye sızdığını ise zaman gösterecektir.

ABD, Kuzey Irak’ta mülteciler için güvenli bölgeler ilan eder ve Türkiye’nin güneyine de çok uluslu “Acil Müdahale Gücü” yerleştirir. ABD’li Çekiç Güç, (ABD-İngiliz-Fransız hava grubu) Kuzey Irak’ta istikrarı sağlamak, Saddam’ın zulmünden kaçan Kürtlerin can güvenliğini temin etmek bahanesiyle İncirlik ve Batman’da üslenir. Ayrıca Irak’ın kuzeyindeki Zaho bölgesinde de askerî karargâh oluşturulur. Sonraki yıllarda, sınırımıza “Truva atı” gibi yerleştirilen bu Çekiç Güç’ün, PKK’lı teröristlere yardım ettiği, lojistik destek sağladığı, helikopterlerle erzak ve askerî malzeme paketleri attığı, Türkiye’den kaçan teröristleri kamplarda sakladığı ortaya çıkacaktır.

Çekiç Güç’ün asıl amacının Kuzey Irak’ı da içine alan bir “Kürt devleti” kurmak olduğunu Mısır’daki sağır sultan anlayacak ancak Türkiye’yi yönetenler bir türlü anlamak istemeyecektir. Kulaklarının üzerine yatmayı tercih eden dönemin iktidar partileri, on iki yıl boyunca Çekiç Güç’ün görev süresini uzatmak için âdeta birbirleriyle yarışacak, sadece Ecevit, “Türkiye’ye zarar vermeyecek yeni bir düzenleme garantisi” olması konusunda ısrarcı olacak, ancak o da sözünü kimseye dinletemeyecektir. Çekiç Güç’ün görevi Irak’ın kuzeyinde “Irak Kürt Bölgesel Yönetimi” adı altında yarı bağımsız bir yönetimin kurulmasıyla 1996 yılında sona erecek;  1997 yılında bu harekâtın devamı olan Kuzeyden Keşif Harekâtı (Operation Northern Watch) uygulayan Birleşik Görev Gücü devreye girecek ve bu harekâtın da görevi 2003 yılında sona erecektir.

Körfez krizi sürerken Avrupa Konseyi Göçmenler ve Mülteciler Komisyonu’nda bir rapor kabul edilir. Buna göre, Körfez Savaşı sonrasında çözülecek sorunlar arasında yer alması gereken Kürt sorununun, Sevr Antlaşması’nda belirtilen “kendi kaderini tayin hakkıyla” ortadan kaldırılabileceği ifadesi yer almaktadır. Raporu hazırlayan Komisyon’un İngiliz üyesi David Atkinson’dır. Komisyonun Türk üyeleri karara sert tepki gösterirler. Mükerrem Taşçıoğlu“Biz, Sevr’i geçersiz kılmak için harp ettik, Lozan Antlaşması’nı çıkarttık. Şayet o döneme tekrar dönülecekse, İngilizlerin, Fransızların o bölgeye dönmesi, bizim de Osmanlı İmparatorluğu zamanında sahip olduğumuz topraklar üzerinde hak iddia etmemiz gerekir!” der. İsmail Cem ise, “Bu girişimi dikkate almıyorum. Eskiye dönecek olursak, Osmanlı topraklarının bir bölümünün (Kerkük ve Musul) Lozan Antlaşması’na rağmen Türkiye’den koparılışını da tartışmalıyız.” şeklinde konuşur.

Avrupa Konseyi Göçmenler ve Mülteciler Komisyonu’nun raporunun ardından bu kez de İsveç’in Stockholm kentinde bir Kürt Konferansı toplanır. Üç gün süren konferansın sonunda bir de bildiri yayınlanır. Adına “Stockholm Deklarasyonu” denilen bu bildiride; “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını da içeren insan hakları için Kürt halkının mücadelesine şu şekilde destek olunacaktır” başlığı altında bakın hangi kararlar alınır:

“Kürtlerle ilgili dayanışma komitelerini, dünya genelinde yaygınlaştırmak. Uluslararası platformlara Kürt sorununu taşımak ve gündemde kalmasını sağlamak. Kürt sorununun hükûmetler düzeyinde tartışılmasını sağlamak, hükûmet dışı kuruluşların ilgisini Kürt sorununa çekmek. Dünya medyasında, Kürt sorununun insan hakları boyutu ön plana çıkarılarak destek sağlamak ve medya kuruluşlarına sürekli enformasyon vermek.”

Batı’ya göre ortada bir PKK sorunu değil “Kürt sorunu” bulunmaktadır. SSCB, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de bulunan Kürtlerin bir sorunu vardır ve Batı bu sorunu sözde “insanî” boyutta ele alıp destek verecektir. “İnsanî” boyutla varmak istedikleri nokta ise; bu ülkelerde yaşayan Kürt kökenli vatandaşların “kendi kendilerini yönetme hakkı” ya da yaşadıkları bölgelerde “özerk bölgeler” oluşturularak kendi öz yönetimlerini kurmalarını sağlamaktır. Tam da San Remo Anlaşması’nın 5 Sayılı Toplantı Eki’nde yer alan “Kürt maddesi” ve Sevr Anlaşması’nın, “Kesim III, Kürdistan” başlıklı bölümündeki 62. 63. ve 64. maddelerinde olduğu gibi.

Bitmiyor, bitmez, bitirtmeyecekler…

Devam edecek…

Tülay Hergünlü

Yararlanılan Kaynak:
Tülay Hergünlü; İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne -Türkiye’nin Hafızası- 1914-2002

BENZER HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK HABERLER

ÇANAKKALE’DEKİ BAZI BARAJLARDA SU SEVİYESİ YÜZDE 50’NİN ALTINA DÜŞTÜ

ÇANAKKALE’DEKİ BAZI BARAJLARDA SU SEVİYESİ YÜZDE 50’NİN ALTINA DÜŞTÜ

COĞRAFYA KADER MİDİR

COĞRAFYA KADER MİDİR

TOPLU TAŞIMA ÜCRETLERİNE ZAM

TOPLU TAŞIMA ÜCRETLERİNE ZAM

BİR SEVGİ İNSANI; MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

BİR SEVGİ İNSANI; MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

https://www.burasicanakkale.com ©  2000  - Bütün hakları Saklıdır.