3 Ekim 2022 - Hoşgeldiniz

Çanakkale'nin Dünyaya Açılan Penceresi

GEÇMİŞ GELECEĞİN AYNASIDIR

Mustafa Kemal Atatürk: “Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler menfur kimselerdir.” 

08 Eylül 2022 - 12:21

630 Kişi Okumuş
GEÇMİŞ GELECEĞİN AYNASIDIR

Geçmiş geleceğin aynasıdır (1)

Mustafa Kemal Atatürk: “Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler menfur kimselerdir.”

Din, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının ardından derhal devreye sokulan bir araç olmuş ve Atatürk’ten sonra işbaşına gelen neredeyse tüm iktidarlar tarafından halkın üzerinde afyon tesiri yaratan bir baskı aracı olarak kullanılmıştır.  Biz de yakın tarihe doğru kısa bir yolculuk yapmak ve 1945-1960 döneminden kısa alıntılar yaparak benzerliği gözler önüne sermek istedik.

Yok aslında birbirinden farkları…

4 Aralık 1945 günü, İstanbul Üniversitesi’nde birileri, ellerinde Tanin gazetesiyle sınıflara girip öğrencilere “Kalkın ey ehl-i vatan!” diye bağırır. Kısa sürede bütün öğrenciler Beyazıt Meydanı’nda toplanır ve Cağaloğlu’ nda bulunan Tan Matbaası’na doğru yürüyüşe geçerler. Sol görüşüyle bilinen ve Türk- Sovyet ilişkilerinin gelişmesini savunan Tan Gazetesi’nin yazarları Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel hedef haline gelmiştir. İçlerinde büyük ölçüde Turancı ve İslamcı öğrencilerin yer aldığı grup, binanın camlarını kırıp, matbaaya girer ve içeride ne var ne yoksa hepsini parçalayıp bazı malzemeleri de pencerelerden dışarıya atarlar.

Öfkesini alamayan gençler Tan Matbaası’nın yanında yer alan ABC Kitapevini de yağmalayıp, Tünel’e doğru yönelirler. Kumbaracı Yokuşu’nda, Yeni Dünya’yı basan La Turquie gazetesi ile Parmakkapı-Taksim arasındaki Berrak Kitabevi de bu yağmadan payını alır. Taksim’de toplanan öğrenciler, “Allah! Allah!”, “Kahrolsun komünistler! Biz Yeni Dünya istemiyoruz! Bize eski dünyamız yeter!” sloganları atarlar.  Çok sayıda insanın yaralandığı saldırının ardından Tan Gazetesi yayın hayatına son verir.

Bazı tarihçilere göre Tan Matbaası baskınının ardında, Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu gençliği yer almaktadır. Nitekim Necip Fazıl, Tan Matbaası baskını konusunda şunları söylemektedir;

“…Bu istidadın aksiyon plânında ilk kımıldanışı ‘Tan’ Gazetesi baskını… Bu gazetede karargâh kuran komünizma… birdenbire Anadolulu ve kökçü üniversite gençliğinin pençesine düştü; eşyası toz gibi havaya savruldu ve makineleri makarna gibi didik didik edildi… Bu gençler Büyük Doğu idarehanesinin önüne gelerek tezahürlerini göklere çıkarmışlar, Sabık Şair’i (Necip Fazıl) pencereye çağırmış ve hitabını çılgın alkışlar içinde dinlemişler ve yara berelerini aynı idarehanede tedarik ediliveren pansuman malzemesiyle sarmışlardır… Ve işte, hemen başlarına yıkılan ‘Tan’ gazetesi… Ve işte, o gün boy göstermeye başlayan ilk Büyük Doğu gençliği!”

1950 yılı geldiğinde Türkiye, tek partiden çok partili sisteme geçmiştir. Adnan Menderes’in Demokrat Parti (DP)’si iktidardadır. İlk icatları, 1932 Ramazanından itibaren Türkçe okunan ezanları, salâları ve tekbirleri yeniden Arapçalaştırmak olur. Radyoda Kur’an okutulmaya başlatılır.  Okullarda, seçmeli olarak uygulanan din dersleri zorunlu hale getirilir. Yeni iktidarın hedefinde kadınlar da vardır. DP’li Abdurrahman Boyacıgiller şöyle der; “… Yalnızca lüksü için çalışan kadınlar işsizliğe neden olmaktadırlar; bunların yerine aydınların çalıştırılması gerekir.

” DP’li Talat Vasfi Öz ise; “… Hükümetin önünde bir kadın memur davası vardır… ahlâk bakımından aile bağlarını gevşetici, sarsıcı, tahripkâr… sonuçları vardır…”açıklamasında bulunur. Başbakan Adnan Menderes de bu tarz konuşmalardan geri kalmaz; “Şimdiye kadar baskı altında tutulan dinimizi baskıdan kurtardık. İnkılâp softalarının yaygaralarına ehemmiyet vermeyerek ezanı Arapçalaştırdık. Türkiye bir Müslüman devletidir ve Müslüman kalacaktır. Müslümanlığın bütün icapları yerine getirilecektir.”

Türk dili de bazı kişilerde rahatsızlık yaratmaktadır. Bir gün Eski Kuva-yı Milliyeci Sinan Tekelioğlu  “Anayasanın dilini kimse anlamıyor. Ulus ne demek? Egemenlik ne demek?”  der ve dildeki Türkçeleşmeye son verilmesi kararı alınır.  Hemen bir kanun çıkarılarak Anayasa’nın adı yeniden “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” haline getirilir. Arap harfleriyle eğitim verme yasağı kaldırılır. İmam Hatip okullarının yeniden açılması kararlaştırılır. Amaç, ”aydın din adamı” yetiştirmektir. Menderes ve şeriklerinin din üzerinden siyaset yapmanın doruklarına çıkmak ve Cumhuriyet devrimlerini ters yüz etmek için olağanüstü bir çaba sarf etmekte ve hiçbir fırsatı kaçırmamaktadır.

Konya Kadınhan İlçe Kongresinde bir delege şu taleplerde bulunur: “Fes ve sarık giyilmesine izin verilmesi, hafta tatilinin yeniden Cuma gününe alınması, kadınların açık saçık gezmelerinin yasaklanması, birden çok kadınla evliliğe izin verilmesi… Devletin dinînin İslam olarak yer alması, kadınların çalıştırılmaması,  evlenme, boşanma ve mirasta erkeklere daha fazla hak verilmesi, kızların ilköğretimden sonra okutulmaması, baloların ve kadın resimlerinin yasak edilmesi, kadın memurların işten çıkarılması, devrimlerin faydasız ve zararlı olduğu, eğitimin Arap harfleriyle verilmesi, tekke ve zaviyelerin yeniden açılması…”

1951 yılı âdeta Atatürk heykellerine ve büstlerine saldırı yılı olur. Menderes bir taraftan Atatürk’ü koruyor görünürken diğer taraftan da Atatürk ve devrim düşmanı ne kadar yazar-çizer ve yayın varsa hepinse kol kanat germektedir. Bunların içerisinde en saldırganı şüphesiz Necip Fazıl Kısakürek’in yönetimindeki Büyük Doğu Dergisi’dir.  İslamcı yayınların en fazla yoğunlaştığı dönem 1945-1960 yılları arasıdır.

“Adıdeğmez” takma adıyla kaleme aldığı yazılarında; CHP, İsmet İnönü, Falih Rıfkı Atay, Tevfik Sağlam gibi siyasî figürleri, Atatürk heykelleri, genç kızlar arasında kürtajın artışı, kadının çalışması, okul müsamerelerinde ve ulusal bayramlarda genç kızların kısa etek ya da şort giymeleri gibi konuları sert şekilde eleştirir. Bu dergi, iktidar tarafından örtülü ödenekten beslenmekte ve DP’nin yayın organı gibi işlevini sürdürmektedir.

Necip Fazıl, kendi düşüncelerini yayabilmek için iktidarın tüm olanaklarını kullanmaktadır. Başbakan Adnan Menderes’e yardım talebinde bulunmak için yazdığı mektubu ve 1951-1959 döneminde çeşitli tarihlerde aldığı 147.000 TL.’lik örtülü ödenek desteği, Yassıada yargılamalarında ortaya çıkmıştır. Necip Fazıl sadece DP döneminde değil, Atatürk döneminde de parasal destek bulabilmişti. 1936 yılında dergi çıkaracağı gerekçesiyle kapısını çaldığı Celal Bayar, o yıllarda herkesin ulaşamayacağı büyüklükte bir tutarın (1.600 TL) Necip Fazıl’a ödenmesini sağlamıştı.

Aynı zamanda da bir Amerikan sevdalısı olan Necip Fazıl, Ortadoğu İslam Federasyonu’nu ya da Yeni Osmanlıcılık çerçevesinde bir İslam Birliği’ni Amerikan siyaseti şemsiyesi altında hararetle savunmaktadır. Necip Fazıl’ın Atatürk, Cumhuriyet, laiklik ve CHP düşmanlığını, halkı nasıl kin ve nefret ile kışkırttığını, Büyük Doğu Dergisi’nin 38. Sayısının kapağındaki şu cümle çok iyi yansıtmaktadır; “27 yıl millet fare oldu, fare kedi. Bizimle 27 yıl böyle oynayan küfür sıçanını gebertmeden evinize huzur girmez!”

Cumhuriyet dönemini yerden yere vuran ve “ahlak açısından en kötü dönem” olarak suçlayan Necip Fazıl, talihin cilvesine bakınız ki bir alkol ve kumar bağımlısıdır. Paris’te yaşadığı “sefil” hayatı kendisi de kabul etmektedir. 1949’ da gazeteler, “Büyük Doğu Dergisi sahibi Necip Fazıl Kısakürek, kumar oynarken polis tarafından yakalandı.” başlığıyla çıkmıştır. (Necip Fazıl, 1951 yılında da bir kumarhanede yakalanmış ve para cezasına çarptırılmıştır)

1950’lerin sonuna doğru ekonomik durumun bozulmasıyla güç kaybeden DP, dinî içerikli sloganlara daha fazla ağırlık vermeye başlar ve 1957 seçimlerinde Nurcularla seçim ittifakına girer. Başbakan Menderes, 19 Ekim 1958’de Emirdağ’da yeşil tuğralı bayraklı Said-i Nursi taraftarlarınca karşılanır.

Said-i Nursi gerçeğini Cengiz Özakıncı da şöyle kaleme alır; “Said-i Nursi hem eski Almancı, yeni Amerikancı, hem İslam birliği yandaşı, hem Osmanlıcı, hem Kürt, hem hilafetçi olması bakımından Amerika’nın Bullit* tarafından kurallaştırılan soğuk savaş stratejisinin Türkiye’deki kanaat önderi ve ruhani lideri olup çıkmıştır.

İlerleyen yıllarda Said-i Nursi, toplumun büyük kesimi tarafından kabul görecek, kurduğu Nur Cemaati, ülkenin dört bir yanında faaliyet gösterecektir. Said-i Nursi’yi uluslararası alana taşıyan ise Amerikan üniversitelerinde görev yapan Prof. Dr. Şerif Mardin olacaktır.  Atatürk’e attığı onlarca iftirayı ardında bırakarak, 1960 ihtilâlini göremeden Şanlı Urfa’da ölen Said-i Nursi’den boşalan yeri Fethullah Gülen dolduracak; o da tıpkı Nursi gibi Amerika’dan beslenecektir.

1954 yılına gelindiğinde, iktisadi planlamayı reddeden, Atatürk’ün kalkınma planlarını ise elinin tersiyle iten DP iktidarında, rastgele yapılan yatırımlar, hesapsız harcanan krediler, enflasyon ve döviz darboğazı kendini iyice belli etmeye başlar.  Hal böyle olunca da dış kredi arayışına girişilir.

Muhalefetin, kredi borçları nedeniyle yaptığı eleştirilere Adnan Menderes şöyle cevap vermektedir;  “Onlar hâlâ ninelerimizin ‘İşten artmaz, dişten artar’ düsturunu gütmektedirler. Hâlbuki dişten biraz artar, asıl artış işten olur. Süratle geliştirmek ve kalkındırmak kredinin mucizevî vasfıdır. Bugünkü medeniyet, kredi üzerine kurulmuştur, kredi medeniyetidir. Amerika,  İngiltere, Fransa kredi yüzünden,  kredi sayesinde bugünkü seviyelerine yükselmişlerdir. Bizim de çeyrek asır yerimizde saymamız onların (yani CHP’ nin) bu sakim (hastalıklı) ve köhne düsturları yüzünden olmuştur.”

İstanbul’da yakacak, et, ekmek ve çeşitli gıda maddeleri sıkıntısı bir türlü önlenememektedir.  İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay halka,  “Evlerinizde odun, kömür istifçiliği yapmayın, haftada iki defadan fazla et yemeyin, yiyebileceğinizden fazla ekmek almayın!”  çağrısında bulunur…

Ne kadar tanıdık değil mi?

Tülay Hergünlü

İstanbul, 7 Eylül 2022

* William Christian Bullitt: “Dine Dayalı Soğuk Savaş’ın”   kuramcısı ABD’ li diplomat ve yazar.

Kaynak: Tülay Hergünlü’nün “İngiliz Sicimi’ nden Amerikan Bezi’ne- Türkiye’nin Hafızası- 1914-1980) ” adlı eserinden derlenmiştir. Klaros Yay. 2022

……………………………………………………………………………………………………………………..

Geçmiş geleceğin aynasıdır (2)

Mustafa Kemal Atatürk: “Hükümetlerini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir.”

Artık kendi yağıyla kavrulan bir Türkiye değil, hibeler ve ABD kredileri ile ekonomi çarkını döndürmeye çalışan bir Türkiye vardır…

Kasım 1954’te ABD, buğday ithali için Türkiye’ye 2 milyon 300 bin dolar kredi açar. “Sen üretme benden satın al” politikası, giderek ivme kazanmaktadır. ABD, bir taraftan Türkiye’yi borçlandırmakta diğer taraftan da, kendi ürünlerinin satın alınmasını sağlamaktadır. Borçlandır, borç verdiğin krediyi satış vasıtasıyla geri al… Çifte vurgun… Nitekim 1956 yılında Menderes’in davetlisi olarak Türkiye’ye gelen ABD’li iktisatçı ki, zaten her konuda Amerikan heyetleri Türkiye’de konuşlanmışlardır, Max Weston Thornburg (meşhur Thornburg raporunu hazırlayan zâtı muhterem) şöyle diyecektir; “ABD’nin Türkiye’ye yardım yapması kendi lehinedir.”

1955 yılına gelindiğinde bazı malların bulunmasında sıkıntı baş gösterir. Örnek; çuval, sicim, pulluk, demir, tekel maddeleri, şeker, gazyağı, lastik, çimento, kahve gibi bazı ihtiyaç maddeleri ortadan kalkmıştır. Ülke, nal çivisi bile ithal edemez duruma düşer.  İstanbul’da hane başına yüz gram kahve, iki yüz elli gr. şeker dağıtımına başlanır. Menderes ise muhalefeti,  “şu veya bu madde yok” diyerek “suni buhranlar yaratmakla… karaborsayı tahrik etmekle” suçlamaktadır.  İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, evlere şenlik bir açıklama daha yapar ve ete 5 Lira narh (fiyat) konulduğunu söyler ve “Her gün et yemeyin, yumurta da çok yararlıdır!” der… Yıllar ve yıllar sonra bir AKP’li vekilin, “Ayda 2 kilo et yiyorsak, yarım kilo yeriz.” sözüyle ne kadar benzeşiyor değil mi?

Yok, aslında birbirlerinden farkları…

6 Eylül 1955 günü İstanbul’da bir gazetede Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı haberi çıkar. İstanbul ve İzmir aynı anda ayağa kalkar. Rumlara ait ne kadar ev ve işyeri varsa hemen hemen hepsi yağmalanır ve tahrip edilir. Çok sayıda Rum vatandaş Türkiye’den kaçmak zorunda kalır. Tarihe 6-7 Eylül olayları adıyla geçecek olan bu utanç verici hareketin azmettiricilerinin DP yöneticileri olduğu ileri sürülür. Nitekim iddialara göre Celal Bayar, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık!” demiştir. Bu konudaki tartışmalar günümüzde de devam etmektedir.

CHP’lilere saldırılar da devam etmektedir. Polis, CHP’nin Isparta’da gerçekleştirdiği İl Kongresi’ni dağıtır. Konuşma yapmakta olan Genel Sekreter Kasım Gülek kürsüden indirilir. Gazete ve gazetecilere baskılar da sürmektedir. Sıkıyönetim Komutanlığı, İzmir’de Sabah Postası gazetesini kapatır, başyazarı Orhan Rahmi Gökçe tutuklanır. Ankara’da başı dertten kurtulmayan Ulus gazetesi süresiz kapatılır. İstanbul’da ise Hergün, Hürriyet ve Tercüman gazeteleri 15 gün süreyle kapatılır.

1953 ve 1954 düzenlemeleri ile basına getirilen kısıtlamalar ve artırılan cezalar, Menderes ile basının arasında onarılmaz bir uçurum açar. Sıkıyönetimin de katkılarıyla sık sık kapatılan ve toplatılan gazeteler, gözaltına alınan, tutuklanan, yargılanan gazetecilerin durumu; özellikle Ulus ve Akis gazeteleri ile yazarlarına yapılan muameleler bu uçurumun daha da derinleşmesine neden olur. CHP Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın’ın önce dokunulmazlığı kaldırılır, sonra da hapse atılır; Yalçın 79 yaşında hapse girmiştir.

1956 yılında, hükümetin hazırlayıp sunduğu yeni Basın Kanunu, Meclis’te kabul edilir. Hürriyet Partisi adına konuşan Turan Güneş, “Bu kanunla, değil basın özgürlüğü, basın bile kalmayacak!” der ve öyle de olur. Gazeteler kapatılır, dergiler toplatılır; gazeteciler hapse atılır.  Karadeniz gezisinde olan Kasım Gülek, Rize’de bazı dükkân sahiplerinin sıra ile ellerini sıktığı için bir gösteri yürüyüşü yaratmakla suçlanmaktadır. Gülek bu suçtan dolayı altı ay hapse mahkûm edilir.

Mart 1956 tarihinde İzmir’de bir mitingde konuşan Başbakan Menderes “Bu gazeteler demokrasi devriminin matbuatı olmak vasfına sahip değildir!” sözleriyle âdeta basın camiasına savaş açar.

1958 yılına gelindiğinde Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, 4 yıl içinde basın suçundan 238 gazetecinin mahkûm olduğunu açıklayacaktır.

Yıllar ve yıllar sonra da durum değişmeyecektir. İktidarlar kontrol altına alamadıkları medya kuruluşlarını satın alacak, kalemini satmayan gazetecileri de hapisle cezalandıracaktır. Avrupa Konseyi’nin 2018 yılında kamuoyuna açıkladığı bir raporda şu bilgi yer alacaktır: “Türkiye, dünyada en fazla gazetecinin hapiste olduğu bir ülkedir.”

1956 yılında, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine de kısıtlama getirilir. 27 Haziran’da çıkarılan bir kanun ile siyasal partilerin, seçim propaganda devresi dışında açık hava toplantısı yapmaları yasaklanır. Kapalı toplantılar da yörenin en büyük mülkiye amirinin iznine bağlanır. Suç sayılan toplantıların dağıtılması için polise “hedef gösterilmeksizin” ateş açabilme yetkisi sağlanır.

Yıllar ve yıllar sonra Fetullah Gülen Cemaati’nin oluşturduğu Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’nün kalkıştığı askerî darbe girişiminin ardından iktidarın eline harika bir fırsat geçecektir. Bu çerçevede ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile iktidar ülkeyi âdeta bir sıkıyönetim ortamına sokacak; grevler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, festivaller hatta spor yarışmaları bile yasaklanacaktır. Beş-on kişinin bir araya gelmesine bile izin verilmeyecektir.

Ne kadar tanıdık değil mi?
Yok aslında birbirlerinden farkları…

Türkiye’yi “din devletine dönüştürme” projesi ABD’nin olmazsa olmaz projelerinden biridir. Nitekim Eisenhower Doktrini ile ABD’nin, Ortadoğu’da İslam’ı kullanacağı açıkça ortaya çıkmıştır. Dikkat edilirse, ABD ile yapılan her anlaşma sonrasında Türkiye bağımsızlığını biraz daha yitirmektedir. DP ise dini siyasete âlet etmeye ve bu sayede oy devşirmeye devam etmektedir. Ancak ABD, DP’den memnun değildir. Menderes’in DP’si, ABD’nin istediği din devletine dönüşümü gerçekleştirememiştir. ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles 1956’ da şöyle bir demeç yayınlar: “Din ve siyaset birbirinden ayrılmaz. Dünya meselelerini halletmek hususunda seçeceğimiz yol, dînî görüştür. …”

DP’nin yasakçı tutumu toplumun ve muhalefetin aşırı tepkilerine neden olmaktadır. TBMM’nin 27 Haziran 1956 günlü oturumunda -Menderes iktidarının toplantı ve gösteri yürüyüşlerine kısıtlama getiren yeni düzenlemesinin tartışıldığı oturumda- İsmet İnönü kürsüye çıkar ve bu tasarının demokrasilerdeki hak ve özgürlüklere aykırı olduğunu söyler. Konuşma arasında DP Sivas Milletvekili Nurettin Ertürk oturduğu yerden laf atar ve “Vatandaşın hak ve özgürlüğü lafı senin ağzına yakışmıyor İsmet Paşa.” der.  İsmet İnönü’nün tarihe geçen cevabı şöyledir: “Aramızdaki farkı bilelim, biz mutlakiyetten bugüne geldik. Siz ise bugünden mutlakiyete gidiyorsunuz.”

Evet, bugün Türkiye, John Foster Dulles’ın daha 1956’da sarf ettiği “din ve siyaset birbirinden ayrılmaz” görüşünü destekleyen bir yola girmiştir. AKP iktidarı ise rahmetli İsmet İnönü’yü haklı çıkaracak bir “kutsal dava” da hızla sona; “mutlakiyet”* e doğru koşmaktadır.

İşte bu nedenle 2023 seçimleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin beka seçimi olacaktır.

 Tülay Hergünlü

İstanbul, 12 Eylül 2022

BENZER HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK HABERLER

GEÇMİŞ GELECEĞİN AYNASIDIR

GEÇMİŞ GELECEĞİN AYNASIDIR

CHP’Lİ ERKEK SEÇİM SONRASI YAPILACAKLARI ANLATTI

CHP’Lİ ERKEK SEÇİM SONRASI YAPILACAKLARI ANLATTI

ROTA ÇANAKKALE…

ROTA ÇANAKKALE…

ATAŞEMİLİTERLİKTEN, BAŞKOMUTANLIĞA

ATAŞEMİLİTERLİKTEN, BAŞKOMUTANLIĞA

https://www.burasicanakkale.com ©  2000  - Bütün hakları Saklıdır.