9 Aralık 2022 - Hoşgeldiniz

Çanakkale'nin Dünyaya Açılan Penceresi

“ŞU ZAVALLI MİLLETİN YAKASINI ARTIK BIRAKIN!”

Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar tarikat, cemaat ve siyaset üçgenine doğru yolculuk

15 Temmuz 2022 - 13:11

1554 Kişi Okumuş
“ŞU ZAVALLI MİLLETİN YAKASINI ARTIK BIRAKIN!”

Geçtiğimiz günlerde İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu 93 yaşında yaşamını yitirdi. Ustaosmanoğlu’nun vasiyeti gereği “kadınların katılamadığı” Fatih Camii’ndeki cenaze törenine binlerce insan akın etti. Törene katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ustaosmanoğlu için “İlim sahibi bir önderimizi uğurluyoruz.” dedi.

Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bir tarikat liderinin cenazesine Cumhurbaşkanlığı düzeyinde katılım olunca; Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar tarikat, cemaat ve siyaset üçgenine doğru kısa bir yolculuk yapalım dedik; bakalım neler yaşanmış…

Mustafa Kemal Atatürk, 1 Mart 1924’te Meclis açılışında yaptığı tarihî konuşmada; Ulus’un, Cumhuriyet’in, şimdi ve gelecekteki bütün saldırılardan kesinlikle ve sonsuza kadar korunmuş olmasını istediğini belirterek “eğitim ve öğretimin birleştirilmesi” ile “İslam dininin, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset aracı olarak kullanılmaktan kurtarılması ve yüceltilmesinin şart olduğunu” açıklar.  Bu konuşma sonucunda Meclis’te karşı çıkışlar olur, sesler yükselir. Hilafet makamının devam etmesinden yana olanlar ikna edilir ya da onlar ikna olmuş görünürler. Sonuç olarak 3 Mart 1924 tarihinde TBMM’de kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde birlik sağlanır. Artık hiçbir ilmî eğitim vasfı kalmayan ve kendini yenileyemeyen yapısıyla Ortaçağ karanlığını temsil eden medreseler de kapatılır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün okullar, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanır.

Atatürk, 18 Eylül 1924’te Rize’de şöyle seslenir: “Şu zavallı milletin yakasını artık bırakın da vatan evladı yetişsin, yükselsin! Medreseler asla açılmayacaktır. Millete okul lazımdır. Bunu böyle bilesiniz!”

30 Kasım 1925’te bir önemli kanun daha yürürlüğe girer; tekke ve zaviyeler kapatılır. Buna göre bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılması, bunlara ait hizmetlerin yapılması, bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesi de yasaklanır.

Tüm bu uygulamaların sonucunda ülkede ne kadar tarikat, cemaat ve benzeri yapı varsa hepsi yeraltına çekilmiş olmalı ki, Atatürk’ün vefatının ardından hepsi birer birer ortaya çıkmaya başlar.  Çok partili siyasi yaşama geçildikten sonra, İslamcılar kendilerine adres olarak Demokrat Parti (DP)’yi belirlerler. Said Nursi’nin 1950’de, DP iktidara gelince, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a şu telgrafı çektiği belirtilir: “Cenabı Hak sizi İslamiyet, vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin. Nur talebelerinden ve onların namına Saidi Nursî.”

Menderes’in iktidarında Nur Cemaati güçlenir. 1957 seçimlerinde Nurcularla seçim ittifakına giren Menderes’i, Emirdağ’da yeşil tuğralı bayraklı Said-i Nursî (Kürdî) taraftarları karşılar.

DP iktidarında karşı devrimin çok önemli adımları atılırKöy Enstitüleri ve Halk evleri kapatılır. Metin Aydoğan“Küreselleşme ve Siyasi Partiler” adlı kitabında şunları söylemektedir: “Köy enstitülerinin dünya çapındaki başarısının 1945’ten sonra Türkiye’ye girmeye başlayan ABD’ nin dikkatini çekmemesi olası değildi. Nitekim ABD, o dönemdeki Türk hükümetine 12 adet ‘eğitim projesi’ kabul ettirdi ve bu kabulden sonra Türk Millî Eğitim’i çok farklı bir yöne döndü. Köy enstitüleri önce etkisizleştirildi sonra kapatıldı, yerlerine imam hatip okulları açılmaya başlandı.”

Nurcular ve diğer İslamî cemaatler, 1965 seçimlerinde DP’nin devamı olan Adalet Parti   (AP)’yi desteklerler. Bu dönemde, İslamcılar içinde Nurcular ağırlıklarını koruyorlardı. 1960’lı yılların sonuna gelindiğinde ise İslamcı hareketin siyasette daha etkin rol alması için parti içerisinde hamleler yapılıyordu. Grupta Nakşibendî tarikatı mensubu Necmettin Erbakan da vardır. 1970’li yıllarda ise tarikatlar ve cemaatler kendi partilerini kurmayı yeğlerler ve Nurcular ve Nakşibendîlerin ittifakı ile Milli Selamet Partisi (MSP)’ni kurarlar.

Demokrat Parti iktidarının başbakanı Adnan Menderes, “Şimdiye kadar baskı altında tutulan dinimizi baskıdan kurtardık. İnkılâp softalarının yaygaralarına ehemmiyet vermeyerek ezanı Arapçalaştırdık. Türkiye bir Müslüman devletidir ve Müslüman kalacaktır. Müslümanlığın bütün icapları yerine getirilecektir.” açıklamasında bulununca İslamcı şair Necip Fazıl Kısakürek fırsatı kaçırmaz ve bakın neler söyler: “…Böyle bir sözü söyleyecek başbakanın kölesi olduğumuzu söylemekten şeref duyarız. Tekrar ediyoruz; partimize, siyasi muhitimize, kabinemize, tezatlarımıza ve hatıra gelmeyen her şeyimize rağmen, en saf ve halis tarafından azat kabul etmez köleliğimizi kabul buyurunuz.”

Necip Fazıl, “Köleliğimizi kabul buyurunuz” dese de ilerleyen zamanlarda durum tam tersine döner; siyasi partiler “oy deposu olarak” gördükleri tüm cemaat ve tarikatların kölesi olur.

Söz konusu dinci kesimler, nasıl ki DP’yi iktidara taşımışlarsa, aynı şekilde Süleyman Demirel’in Adalet Partisi (AP)’ni de iktidara taşırlar. Nur cemaati ve kökleri 2. Abdülhamit dönemine kadar uzanan Süleymancılar önce DP’ye daha sonra da AP’ye yanaşırlar. Hal böyle olunca, Demirel de dinci kesimlerden oy devşiren bir başbakan olarak bu çevrelere dört elle sarılır ve ilk icraatını makam aracıyla Cuma namazına giderek gerçekleştirir. Olay basının kulağına “fısıldanır” ve namaz kılan Demirel fotoğrafı basında yer alır…

Demirel bu konuda yine bir röportajda şunları söyler: “Peki, niye gittim? Çünkü ben gidersem herkes rahat gider… Yani, herkes gönlünü gere gere ben Müslüman’ım diyebilmek kâfi değil. Onun icabını korkmadan yapabilsin…”

Demirel, Cumhuriyet’in en büyük devrim yasalarından olan Tevhid-i Tedrisat’a da karşıdır ve şöyle konuşmaktadır: “…Şayet Kur’an kursları veya din eğitimi, bu kanuna (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ters düşüyorsa yanlış olan, din eğitimi değildir; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur…”

1980 ihtilâlinden sonra, üzerlerindeki olumsuzlukları örtbas etmek için kurslarında Atatürk hatta Kenan Evren köşeleri oluşturan Süleymancılar; ilerleyen yıllarda kendisi ve ailesi de bir Nakşî olan Turgut Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP), Doğruyol Partisi (DYP) ve Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi (RP)’ni destekleyerek, bu partilerden milletvekillikleri hatta bakanlıklar kazanacaktır.

12 Eylül’ün generali Kenan Evren görünürde Cumhuriyet’i ve Atatürk devrimlerini korumakta kararlıdır ama öyle mi olmuştur? Netekim Paşa“…İlk ve ortaokullara, liselere mecburi din dersi konulacaktır!” der ve öyle de olur; 1982 Eylül ayında ilk ve orta öğretimde din dersi zorunlu kılınır. Bu arada Almanya’da faaliyet gösteren İslam Cemiyet ve Cemaatler Birliği kurucusu ve Başkanı Cemalettin Kaplan’dan ilginç bir açıklama gelir: “Evren geldi. Evren’in bir iyiliği oldu. Partilerin balonlarına bir iğne dürttü, hepsi söndü. Bir-iki sene partisiz yaşadık. O kadar rahat ki, cemaat de çoğalıyordu, cemaat de ruhen bu particilikte tedirgindi.”

Deyim yerindeyse Kenan Evren’in bıçağının iki yüzü de kesmektedir… 12 Eylül darbesi ile din üzerinden siyaset üretimi serbest kalacak, tarikat ve cemaatler rahat bir çalışma ortamına kavuşacak, muhafazakâr kesim çok daha güçlenecektir.

Ve Turgut Özal… Nakşibendî tarikatı mensubu Turgut Özal iktidarında imam hatip okulları çoğalmakta, mahalle aralarındaki denetimsiz Kur’an kursları da çığ gibi artmaktadır.

Nakşibendî tarikatı, son iki yüz yıl içinde Türkiye’deki en etkili tarikatlardandır. Cumhuriyet’ten sonra yer altına inen ve en kolay yayılan tarikat olduğu bilinmektedir. İsmailağa Cemaati, Menzil Cemaati, Arvasiler, Süleymancılar, İskenderpaşalılar, Yahyalı Cemaati ve Erenköy Cemaati en bilinen kollarıdır.

Tülay Hergünlü

12 Temmuz 2022

………………………………………………………………………………………………………………………….

“Şu zavallı milletin yakasını artık bırakın!”  (2)

Özal ve ailesi hiçbir zaman tarikat mensubu olduklarını saklamak gereği duymamışlardır. Özal’ın annesi Hafize Özal vefat ettiğinde vasiyeti gereği Süleymaniye Camii haziresinde (cami bünyesindeki mezarlık) yatmakta olan Nakşibendî tarikatı şeyhi Bursalı Mehmed Zahit Kotku’nun yanına gömülür. Turgut Özal’ın kardeşi Yusuf Bozkurt Özal da vefat ettiğinde Bakanlar Kurulu kararı ile annesinin yanına defnedilir.

Necmettin Erbakan başbakan olduğu dönemde, 1997 Ramazan’ında köşkte elli civarında tarikat ve cemaat önderine iftar yemeği vermiştir. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanının bu cüretkâr hareketi “28 Şubat” ın en önde gelen gerekçesi olmuştur.

Fetullah Gülen Cemaati (sonraki yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü-FETÖ), yine Türkiye’nin en güçlü tarikat ve cemaatleri arasında yer alan Nur cemaati ya da Nurcular adıyla bilinen yapının içinde güçlenerek ortaya çıkar. Cemaatin önderi Fetullah Gülen’in, 1970’li yıllardan itibaren İzmir Kestanepazarı’nda kurduğu cemaati, Akyazılılar ve Türkiye Öğretmen Vakfı gibi kuruluşlarla başlayan örgütlenmesi zamanla büyük bir ekonomik ve siyasî güce dönüşür. Gülen Cemaati siyasî iktidarlar tarafından öylesine desteklenmektedir ki, 1980 ihtilâli yaklaşırken Turgut Özal’ın kabinesinde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunan Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli“Özal’ın Mirası” adlı kitabında Fethullah Gülen’i “…askerlerin söz dinlemediğini, darbe yapacaklarının kesinleştiğini, kendisinin saklanmasının iyi olacağını” söyleyerek uyardıklarını itiraf etmektedir.

Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, öldürülmeden iki gün önce köşe yazısında şu tespitlerde bulunmaktadır. “…Türkiye’de son yıllarda siyaset, ticaret ile tarikatlar iç içe gelişiyor. Dinsel siyaset, 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra parasal kaynağa da kavuşarak devlet içinde de köşe başlarını tuttu. Ellerinde yayın organları, yayınevleri, televizyon kanalları ve arkalarında da her gün bu gazetelere reklamlar veren Suudi kökenli İslam bankerleri var.”

12 Eylül 1980 darbesi öyle zannedildiği gibi Atatürk devrimlerini ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak için yapılmamış. Darbenin sağladığı “uygun ortam” ile tarikat ve cemaatler güçlenmiş ve buralardan yetişen siyasîler ülkenin en tepesine kadar tırmanmıştır. Görülen o ki; darbe sonrasında “Bir sağdan bir soldan astılar netekim” ancak ortaya dokunmadılar.

Gelelim birinci yazının ilk paragrafında bahsettiğimiz İsmailağa Cemaati’ne.

Nakşibendî tarikatını temsil eden oluşumlardan biri olan İsmailağa Cemaati, Mahmut Ustaosmanoğlu tarafından 1980’lerin başında kurulmuş. Yani bu cemaat de 12 Eylül ortamında yeşerdi dersek yanlış söylemiş olmayız.

Nakşîliğin Halidî kolundan olan İsmailağa Cemaati, İstanbul’da üç büyük Nakşî temsilcisinden biri. Diğer ikisi; Mehmet Zahit Kotku’nun kurucu şeyhi olduğu Hakyol Grubu, diğeri ise Erenköy Grubu olarak biliniyor.

Geçtiğimiz günlerde vefat eden İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu, cenazesine kadınların katılmaması konusunda vasiyet edecek kadar kadın karşıtı. Neler demiş bakalım:

“Kadından memur olmaz. Kadınlar mektebe gitmez!”
“Kadın sokakta gezecek bir şey değildir, erkeğe gözükecek bir şey değildir.”
“Bu düzen içinde kızınızı doktor yapmak Allah’a harp açmaktır. Yazık değil mi bir kız erkekleri muayene edecek, ovuşturacak.”
“Kadınların dükkân açmasını asla helal görmüyorum.”
“Kadınlar okullardan, dairelerden çekilmelidir. Kız çocuğunun orta mektepte, lisede işi yoktur. Kadınların vazifesi; ev işleri yapmak, efendisine itaat etmek ve millete
memlekete hayırlı evlat, asker yetiştirmek. Budur kadının vazifesi, başka yok!”

Türk siyasetinde kendilerini “kutsal davalarına” ulaştıracak yolları açacak mücahitler yetiştirenler işte bu kafalar…

Başka ne diyor hazret;

“Yeryüzündeki kum taneleri adedince hocaya ihtiyaç var! Her mahalleye bir erkek bir de kız medresesi açılsın. Erkekleri erkek, kızları da hanım hocalar okutmak kaydıyla, yediden yetmişe herkes dinini bu medreselerde öğrensin!”

Ve öğreniyor bu ülkenin çocukları İsmailağa Külliyesi’nde. Bakın neleri kapsıyor “hizmetleri”; kendi sitelerinden alıntılayalım:

10.000 kişilik sıcak yemek kapasiteli aşevi. Tekâmül Medreseleri. İhtisas Medreseleri. Dinî Meseleleri Danışma Hattı. Bu, Diyanet’in görevi değil mi? Sohbet, Seminer ve Toplantı Salonları ve Kütüphane. Hani değirmenin suyu nereden geliyor diye soracağız ama…

Cemaatin Tekâmül Medresesi’nin amacı neymiş yine kendi sitelerine müracaat edelim: “Hakikî kurtuluşun yolu olan Ehl-i Sünnet’in muhafazası ve sonraki nesillere aktarılması.” Tekâmül Medresesi tıpkı bir üniversite gibi çalışıyor. Yani bir Millî Eğitim Bakanlığı (MEB)’ na bağlanmadığı kalmış. Yoksa bağlanmış mı; öyle ya, Diyanet’in MEB ile eğitim anlaşması yaptığını düşünecek olursak…

Bakın neler yapılıyor:
Beş senelik medrese eğitimini gerek yurt içinde gerek yurt dışında muhtelif medreselerde tamamlamış olan mezunları, gerçekleştirmiş oldukları yazılı sınavların ve heyet değerlendirmesinin ardından Tekâmül Medresesi’ne kabul ediyorlar. Buradan mezun olan hocalar, yurt içi ve yurt dışı hoca ihtiyacına göre vazifelendiriliyor.

Cemaatin İhtisas Medresesi ise İslamî ilimler eğitimi vererek Akaid-Kelâm, Hadis, Fıkıh ve Tefsir alanlarında mütehassıs birer âlim yetiştiriyor. Görünen o ki Kur’an burada da göklere çekilmiş. İyi de İlahiyat Fakülteleri ne güne duruyor? Ayrıca hocaları görevlendirmek Diyanet’in görevi değil mi? Yoksa bu cemaat hem İlahiyat Fakültelerine hem de Diyanet’e alternatif bir kurum olmak için mi hazırlanıyor? Aklımızda deli sorular…

Önemli bir ayrıntı; Öğrenciler “ihtisas” eğitimlerini tamamlayıncaya kadar külliyeden ayrılamıyorlar. Her türlü ihtiyaçları karşılanıyor.

İsmailağa Külliyesi, büyümek, daha da büyümek ve çok daha fazla âlim (!) yetiştirmek için üç adet parsel anlaşması yapmış. Böylece Ehli Sünnet Âlimlerinin istirahatı sağlanacakmış. Vatana millete hayırlı olsun. Ordu’dan Sakarya’ya atanan laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin valisinin tarikat mensuplarıyla birlikte tekbirler eşliğinde makam odasına uğurlandığını düşünecek olursak, çok hayırlı (!) olacağı kesin…

Rıza Zelyut’un kitabına dönelim. “Bugün çeşitli kollar halinde Türkiye’yi kuşatan Nakşibendilik, Halidîlikten başka bir şey değildir. Giderek azmanlaşan bu hareket AKP’yi kurmuş, onu iktidara taşımış ve şimdi de bu iktidara yön vermektedir… 1945’ten sonra yeniden piyasaya sürülen bu gerici örgütü hemen hemen bütün iktidarlar el altından desteklediler. AKP’nin iktidara gelmesinden sonra Halidîlere açıktan açığa belediyeler üstünden ve hatta hazineden muazzam kaynaklar aktarıldı,  bunların müritlerinin devlet kadrolarına yerleşmeleri sağlandı. Halidî gericiliğin ulaşamadığı  noktalara el atmak için ise sivil toplum görüntülü parti tarikatları kuruldu, bu yapılar hızla yaygınlaştırıldı.”*

Ne demişti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; “Cumhuriyet’le medreselerin kapatılması daha büyük boşluğa neden olmuştur.”**

O boşlukları cemaatler çok iyi bir şekilde dolduruyor ve laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler bu durumu teşvik ediyorlar, üstelik devrim yasaları hâlâ yürürlükteyken…

“Şu zavallı milletin yakasını artık bırakın!” 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17 Temmuz 2022

 

Yararlanılan kaynaklar:

*Rıza Zelyut, Tarikat Kuşatmasındaki Türkiye- Halidî Cehennemi, Kaynak Yay. Ekim 2019

**https://www.cnnturk.com/turkiye/cumhurbaskani-erdogan-konusuyor85

Tülay Hergünlü, Amerikan Bezi’nden Amerikan Çuvalı’na, Klaros Yay. Mart 2022

BENZER HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK HABERLER

KENT KONSEYİ SEÇİMLİ GENEL KURULU GERÇEKLEŞTİRİLDİ

KENT KONSEYİ SEÇİMLİ GENEL KURULU GERÇEKLEŞTİRİLDİ

ÇANAKKALE’DEKİ BAZI BARAJLARDA SU SEVİYESİ YÜZDE 50’NİN ALTINA DÜŞTÜ

ÇANAKKALE’DEKİ BAZI BARAJLARDA SU SEVİYESİ YÜZDE 50’NİN ALTINA DÜŞTÜ

COĞRAFYA KADER MİDİR

COĞRAFYA KADER MİDİR

TOPLU TAŞIMA ÜCRETLERİNE ZAM

TOPLU TAŞIMA ÜCRETLERİNE ZAM

https://www.burasicanakkale.com ©  2000  - Bütün hakları Saklıdır.